Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟
Allah, onların kalplerine ve kulaklarına (küfürlerindeki inatları yüzünden) mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde ise bir perde bulunur. Ve onlar için (pek) büyük bir azap vardır.1
Bediüzzaman Hazretleri, bu ayetin tefsirinde Allah'ın kalpten sonra kulağa işaret ettiğini vurgulayarak bunun bir hikmetini şu şekilde izah etmektedir.
Sual: Kalbden sonra tercihen sem‘in zikredilmesi, neye binaendir?
Elcevab: Melekat ve ma‘lumat-ı kalbiye, alelekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu i‘tibarla sem‘, kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihat-ı sitteden ma‘lumat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz, yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.2
Hz. Üstad'ın da ifade ettiği üzere, kalbin manevi beslenmesinde işitmenin çok mühim bir yeri vardır. İnsan birçok hakikati, nasihati, zikri, Kur’an’ı ve ilmi önce kulak yoluyla alır; bunlar da kalbe tesir eder. Bu sebeple sem‘, yani işitme duygusu, kalbe yakın gösterilmiştir.
Melekat ve ma‘lumat-ı kalbiye ifadesi, kalpte yerleşen istidatlar, manevi kabiliyetler, hisler ve bilgiler demektir. Bunların çoğu, ekseriyetle dinleme ve işitme vasıtasıyla kalbe girmekte, yani kulak bir nevi kalp penceresi olmaktadır. Çünkü insan, görmediği birçok şeyi işiterek öğrenir; vahiy, irşat, nasihat ve ders de çoğu zaman kulakla alınır. Kulak, doğrudan doğruya manaları taşımada kalbe daha kuvvetli bir yol olur.
Cihat-ı sitte, altı yön demektir: sağ, sol, ön, arka, üst ve alt. Göz esasen ön tarafı görür; fakat kulak, sesleri her taraftan alabilir. Bu yönüyle kulak, her taraftan gelen mana ve tesirleri kabul eden kalbe benzetilmiştir.
Buradan hareketle melekat-ı kalbiye; kalpte meleke haline gelmiş sıfatlar, istidatlar ve alışkanlıklardır. Mesela iman, muhabbet, haşyet, huzur, teslimiyet, tefekkür meyli, merhamet gibi haller kalpte yerleşirse birer “meleke” olur. Yani gelip geçici bir his olmaktan çıkar, kalbin daimi bir vasfı haline gelir.
Ma‘lumat-ı kalbiye ise kalbin anladığı, taşıdığı ve manen tanıdığı hakikatlerdir. Bunlar yalnız zihni bilgi değildir. Bazen insan bir şeyi aklen bilir; fakat kalben hissetmez. Kalbi ma‘lumat ise mananın kalpte makes bulması, tesir etmesi ve bir nevi kalbin şuuru ve idraki haline gelmesidir.
Bu sebeple, aynı hakikati işiten iki kişiden birinde yalnız malumat artar; diğerinde ise hem malumat hem meleke meydana gelir. Mesela biri merhamet hakkında bir söz işitir, bilgi olarak bilir; diğeri aynı sözü işitir, kalbi yumuşar ve merhamet onda yerleşik bir hal alır.
İşitilen şeylerin kalbe tesiri hem maddi hem manevi cihetten olur. Şöyle ki:
1- Maddi cihet: Kulak bir sesi alır; ses, sinir sistemi vasıtasıyla insanda dikkat, heyecan, korku, sevinç veya sükunet gibi haller uyandırır. Güzel bir ses insanı rahatlatabilir; sert ve çirkin bir ses sıkabilir. Demek ki işitme, beden ve ruh üzerinde doğrudan tesir bırakır.
2- Manevi cihet: İşitilen söz yalnız ses olarak kalmaz; manası kalbe geçer. Kur’an tilaveti, ezan, zikir, hak söz, nasihat ve ilim kalbi nurlandırır. Gıybet, yalan, küfür, fuhşiyat ve menfi telkinler ise kalbi yaralar, karartır veya katılaştırır. Çünkü kalp, işitilen manalardan müteessir olur.
Dolayısıyla kulak, mananın kapılarından biridir. Eğer işitilen şey sık tekrar edilirse bu tesir daha da kuvvetlenir. Sürekli hak söz dinleyen bir kalpte zamanla imani incelikler, haşyet, huzur ve istikamet inkişaf eder. Sürekli menfi sözlere maruz kalan kalpte ise ülfet, kasvet, gaflet ve dağınıklık artabilir. Yani işitilen şey önce ma‘lumat olur, sonra tekrar ve kabul ile meleke haline gelebilir.
Özetle; ma‘lumat-ı kalbiye kalbin taşıdığı manevi bilgiler; melekat-ı kalbiye ise o bilgilerden ve tesirlerden doğan yerleşik kalbi sıfatlardır. Kulak da bu manaların kalbe giriş yollarından en mühimlerinden biridir.
Bakara, 2/7.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s 72.

