İlgili yer Risale-i Nur’da şöyle geçmektedir:
Hiç mümkün müdür ki, gökte, yerde, karada, denizde, yaş kuru, küçük büyük, âdî âlî her şeyi, kemâl-i intizâm ve mîzân içinde muhâfaza edip, bir türlü muhâsebe içinde netîcelerini eleyen bir hafîziyet, insan gibi büyük bir fıtratta, hilâfet-i kübrâ gibi bir rütbede, emânet-i kübrâ gibi büyük vazîfesi olan beşerin rubûbiyet-i âmmeye temas eden amelleri ve fiilleri muhâfaza edilmesin? Muhâsebe eleğinden geçirilmesin? Adâlet terâzisinde tartılmasın? Şâyeste cezâ ve mükâfât çekmesin? Hayır, aslâ!1
Bu paragrafın özeti şöyledir. Cenab-ı Hakk, kâinatta her şeyi muhafaza ediyor. Bütün bitki ve hayvanların, tohum ve çekirdeklerinde yaratılışlarına dair bilgilerin korunması, bu muhafazaya örnek olarak ele alınıyor. Böylesine kapsamlı bir hafîziyetin (muhafaza ediciliğin) bulunduğu kâinatta, insan gibi yüksek kabiliyetlerle donatılmış ve sorumluluk yüklenmiş bir varlığın amellerinin karşılıksız ve hesapsız bırakılması, İlâhî hikmet ve adaletle bağdaşmaz. Dolayısıyla “hilâfet-i kübrâ” sadece bir üstünlük unvanından ibaret olmayıp, insanın hesaba çekilmesini gerektiren büyük sorumluluğunun da gerekçelerinden biridir.
Hilâfet kelimesi Arapça خلافة kökünden gelir. Halef olmak, birinin ardından gelmek, bir makam veya vazifeyi üstlenmek gibi anlamlarla ilişkilidir. Hilafet-i kübra ise, insana verilen vazife, sorumluluk, yeryüzündeki tasarruf imkânı ve İlâhî emirler doğrultusunda hareket etme mükellefiyeti çerçevesinde anlaşılır. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîmde şöyle buyrulur:
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖی جَاعِلٌ فِی الْاَرْضِ خَلٖیفَةً
(Ey Habîbim!) Bir zaman Rabbin, meleklere: “Şübhesiz ki ben, yeryüzünde (insanı) bir halîfe kılacak olanım” buyurmuştu.2
Kur’ân'ın bu ayette açıkça bildirdiği husus, yeryüzünde bir halife yaratılacağıdır. Bu hilâfetin bütün mahiyeti ve sınırları ise tefsirlerde farklı açılardan açıklanmıştır.
Kübrâ, büyük, en büyük veya daha büyük anlamı taşıyan bir sıfattır. Bediüzzaman Hazretlerinin “hilâfet-i kübrâ” ifadesiyle insanın vazifesinin büyüklüğünü vurguladığını söyleyebiliriz. İnsanın yaratılışında akıl, kalp, vicdan, irade, hafıza, hayal, sevgi, korku, ümit ve daha pek çok kabiliyet vardır. İnsan bu kabiliyetleriyle yalnızca kendi maddî hayatını devam ettirmekle kalmaz. Kâinat üzerinde tefekkür eder. Cenab-ı Hakk'ın isimlerini tanımaya çalışır. Yaratılışın hikmetlerini araştırır. Diğer varlıkların tesbihatını kendi şuuru ve diliyle ifade edebilir. İbadet ve dua eder. Kendisine verilen imkânları hayırda veya şerde kullanabilir. İşte hilâfet-i kübrânın büyüklüğünü öncelikle bu kapsamda anlamak mümkündür.
Bir makam için kübrâ deniliyorsa, bunun karşılığında suğrâ (küçük) veya vustâ (büyük) bulunması gerekir mi? Dil bakımından bu derecelendirmenin mümkün olması, İslâmî olarak bu sınıflandırmanın bulunması gerektiğini göstermez. Hilâfet-i kübrâ ifadesinden zorunlu olarak hilâfet-i vustâ ve hilâfet-i suğrâ adında iki mertebe daha çıkması gerekmez. Mesela “kıyamet-i kübra” vardır ama “kıyamet-i vusta” yoktur. “Şefaat-i uzma” vardır ama “şefaat-ı suğra” yoktur. Fakat “hilâfet” vazifesinin gerçekleşme dereceleri bulunduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü insanların kabiliyetleri, bilgileri, sorumlulukları ve bu sorumlulukları yerine getirme dereceleri aynı değildir.
Cinler topluluğuna gelecek olursak, cinler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِیَعْبُدُونِ
(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!3
Bu ayette insan ve cinlerin ortak yaratılış gayesi olarak ubudiyet/kulluk zikredilmektedir. Demek ki cinler de Cenab-ı Hakk'ı tanımak, O'na ibadet etmek ve emirlerine muhatap olmak bakımından insanlar gibi sorumluluk taşıyan varlıklardır. Fakat ubudiyet ile hilâfet aynı şey değildir. Cenab-ı Hakk'a kulluk eden her varlığın aynı hilâfet makamına sahip olması gerekmez. Bakara suresinin 30. Ayetine baktığımızda, hilâfet-i kübrânın doğrudan insanlığa verilen bir rütbe olduğu anlaşılır. Bu şekilde bir delil olmadan cinlerin de insanla aynı hilâfet makamında bulunduğunu kesin olarak söyleyemeyiz.
Melekler topluluğuna gelecek olursak, melekler kâinatın pek çok dairesinde vazifeli olmalarına rağmen Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Âdem'in hilâfeti anlatılırken farklı bir konumda yer alırlar. Bakara sûresinin 30-34. Ayetlerinde şu sıralama görülür:
Önce Cenab-ı Hakk, meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağını bildirir. Melekler, yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek bir varlığın yaratılmasının hikmetini sorarlar. Cenab-ı Hakk, onların bilmediği şeyleri bildiğini buyurur. Ardından Hz. Âdem'e isimler öğretilir. Sonra meleklere Hz. Âdem'e secde etmeleri emredilir.
Görüldüğü gibi Hz. Âdem'e hilâfet vazifesi verilirken, melekler ise Allah'ın emrine itaat etmekte ve Hz. Âdem'in yaratılışındaki hikmete şahit olmaktadır. Bu sebeple meleklerin de Hz. Âdem gibi bir hilafet-i kübra ile vazifelendirildiklerini söyleyemeyiz.
Risale-i Nur'dan Yirmi Dördüncü ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde bahsedildiği gibi, meleklerin bir kısmının ibadeti doğrudan tesbih ve zikir şeklinde, bir kısmının ise kendilerine verilen vazifeleri yerine getirmek şeklindedir. Özellikle yeryüzündeki canlılar ve bitkilerle ilgili meleklerin vazifelerini açıklarken nezaret kavramı kullanılır. Nezaret ve hilafet kavramlarını birbiriyle karıştırmamalıyız. Hilâfet, insan açısından geniş kabiliyetler, tercih, sorumluluk ve temsil vazifesiyle ilişkilidir. Meleklerdeki nezaret ise Cenab-ı Hakk'ın emriyle belirli varlıkların yaratılış hikmetlerini müşahede, onların tesbihatını temsil ve kendilerine verilen hizmeti yerine getirme şeklinde açıklanır. Bu iki kavram arasında bazı benzerlikler olsa da aynı şeyler değildir. Dolayısıyla meleklerde hilafet-i kübra vardır diyemeyiz.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 36.
Bakara, 2/30.
Zâriyât, 51/56.

