İlgili kısım Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
Hem bedevî bir edîb فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit, secdeye kapandı. Ona dediler: “Sen müslüman mı oldun?” O dedi: “Yok. Ben, bu âyetin belâgatine secde ettim.1
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ yani “Sana emrolunanı açıkça/çatlarcasına tebliğ et!” anlamına gelen bu ayetin belagatine / söz sanatına bakacak olursak;
Ayette geçen ( فاصدع ) "Fasda'" kelimesinin aslı olan, ( صدع ) bir şeyi aşikâre söylemek, izhar (açığa çıkarmak) etmektir. Rivayete göre bu âyet nazil oluncaya kadar Peygamberimiz (sav) gizli tebliğ yapıyordu, bu ayetin nüzûlünden sonra o ve sahabîleri açıkça tebliğ yapmaya başladılar.
Bununla beraber "Fasda'" kelimesine verilen bu mana, birkaç manadan yalnızca biridir. Kelimeye ayrıca şu manalar da verilmiştir: “Sadaa” ( صدع ), cam gibi sert bir şeyi kırmak, bir şeyi ikiye ayırmak, yarmak demektedir. Bu yüzden, karanlığı yaran sabaha, iki mekanı bölen, ayıran sele ve dağa “Sadi'" ( صادع ) denilmiştir. Baş ağrısına da –sanki ağrıdan baş ikiye ayrılacak gibi olduğundan- suda‟ ( الصداع ) denilmiştir.
İbn Ebi‟l-Esba‟, bu ayette istiare olduğunu, kalplerin kırılmasının, camın kırılmasına benzetildiğini, bu yönden mananın şöyle olduğunu söylemiştir: “Sana vahiy edilen her şeyi açıkça söyle, açıklanması emredilen her şeyi tebliğ et! Bu bazı kalplere zor gelip kırılsalar da bundan vazgeçme!” Kırılan veya çatlayan şişenin içindeki nasıl ortaya çıkıyorsa, kalplerdeki tesir de insanın yüzünde can sıkıntısı veya mutluluk olarak ortaya çıkar. Bu yönüyle bu istiarede Kur'an'ın tebliğ edilmesiyle müşriklerde oluşacak kalp kırıklığı ve yüzdeki can sıkıntısı ifade edilmiş olmaktadır. Bir bedevi Arap bu üç lafzı duyduğunda secdeye kapandı. Ona “Niçin secdeye kapandın?” denilince o da “Bu sözün fesâhatinden dolayı secde ettim” dedi. Çünkü o, ayetten kastedilen manayı uzun bir düşünce merhalesinden sonra değil, duyar duymaz hemen anlamıştı.
Yukarıdaki tariflere göre ayete şu manalar da verilmiştir:
1. “Sana emir olunanlarla onların cemaatini böl, parçala!”
2. “Sana emir olunanlarla hak ile batılı birbirinden ayır!”
3. “Sen, sana emir olunanı, onların başlarını çatlatırcasına veya baş ağrıtırcasına tam ısrar ile ve hiçbir şeyden çekinmeyerek tebliğ et!”
4. “Sana emir olunanlarla karanlığı yar!”2
Zemahşeri şöyle demektedir:
Memur olduğun şeyi onların yüzüne haykır; onu açıkça söyle, ızhar et. Bir kişi delili açıkça söylediği zaman sade‘a bi’l-hücceti denilir. Bu ifade tıpkı sarraha bi-hâ (Onu sarahaten söyledi.) ifadesi gibidir. es-Sadî‘ kökünden gelmektedir ki bu da fecr (tan yeri) demektir. es-Sad‘u fi’z-züccâce şişedeki kırık, açıklık demektir. Bir görüşe göre فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ “Memur olduğun üzere hak ile bâtılı tefrik et.” anlamında olup mâna, “Sana emredilen şeriatı haykır!” şeklindedir. Ancak şairin şu ifadesinde olduğu gibi, âyette de harf-i cer hazfedilmiştir: Hayrı emrettim -sana- ne emredildiyse yap!
Ayrıca ُبِمَا تُؤْمَرُ (memur olduğun şey) ifadesindeki Mâ’nın mastariyye olması, anlamın bi-emrike şeklinde olması da mümkündür. Bu durumda ifade, [“memuriyetinle” anlamında] meçhul fiilden mastar olmaktadır.3
İmam Suyuti ise şöyle demektedir:
O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma. (Hicr, 94.) ayetinde İbnu Ebi İşba şöyle der: Ayetin işaret ettiği mana; sana vahyedilenin tamamını açıkla, bir kısmı bazılarına ağır gelse bile, beyanı ile emrolunduğun ayetleri tebliğ et, şeklindedir. Tıpkı parçalanan camda olduğu gibi, ayetlerin tasrihi neticesinde, insan yüzünde burukluk ve sevinç, inkâr ve memnuniyet alametleri belirir. Ayetteki bu istiarenin (eğretileme sanatı) güzelliğine, icazın büyüklüğüne, ihtiva ettiği zengin manaya bakın... Rivayet edildiğine göre bazı Bedeviler bu ayeti işittiklerinde secde etmişlerdi. Niçin secde ettikleri sorulduğunda: ‘Bu sözün fesahatından dolayı secde ettik’ cevabını vermişlerdi.4 Yani sadece "anlat" denmemiş sanki batılı, sessizliği ve korkuyu yarıp parçalayan bir tebliğ benzetmesi yapılmıştır. Bu çok güçlü bir istiaredir.
Ayrıca kelimenin ses yapısı da manayı destekler. “ص” ve “د” gibi sert harfler, kelimeye kırıcı ve çarpıcı bir ton verir. Belagatta buna lafız ile mananın uyumu denir. Yani kelimenin sesi bile "çatlama" hissini yansıtır. Arapça bilen biri bu ahengi duyduğunda, lafzın manayı âdeta sesle resmettiğini hissetmektedir.
Ayetteki emir üslubu da son derece kuvvetlidir. Mekke’de baskının yoğun olduğu bir dönemde gelen bu emir, hiçbir korku ve tereddüt taşımadan "emrolunduğun şeyi açıkça ortaya koy" demektedir. Bu da söze heybet katmaktadır.
İşte bu sebeplerden dolayı Arap dili ve hitabetine vakıf bir bedevi, bu sözün sıradan bir insan sözü gibi olmadığını hissetmiş ve ifade gücündeki olağanüstülük karşısında hayranlık duyarak secde etmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 148.
İdris Tüzün, "Kur’ân’da Belâgat Örnekleri", Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 21, Sayı 35, 2016, s. 114-115.
Zemahşeri, "el-Keşşâf", Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2016, c.2, s. 924-925.
Celâleddin es-Süyûtî, "el-İtkān fî ʿUlûmi'l-Kur'ân" Hikmet Neşriyat, 1987, c.2, s. 149.

