Soru

Kurandaki Emir Ve Nehiy Bildiren Ayetlerdeki Belagat

Kur'an'da emir ve nehiy bildiren ayetlerde belagat, fesahat, cezalet gibi mucizevi özellikler var mıdır? Mesela Bakara Suresi 43. ayette namazın kılınması ve zekatın verilmesi emrediliyor. Benim aklıma "bir şeyi emretmek ve men etmek gayet basit kelimelerden oluyor, nasıl bu kelimelerde belağat, cezalet fesahat gibi mucizevi özellikler bulunabilir?" sorusu gelmektedir.

Tarih: 17.04.2020 13:28:55
Okunma: 762

Cevap

Kur’an’daki belağat, fesahat, cezalet gibi mucizeleri anlayabilmek için, edebi sanatlar noktasında uzman olmak gerekmektedir. Özellikle bu noktada Arapçanın dil, edebiyat ve gramer bilgisine vakıf olmak gerektir. Yoksa her Arapçayı her bilen kişi Kur’an’daki ayetlerin bu belagat yönlerini göremez.

Bir kişi dil bilimci değilse, bir metindeki en basit kelimeden en zor kelimelere kadar sanat özelliklerini tam kavrayamaz.  Türkiyedeki bazı şairlerin de biyografilerinde görüyoruz ki; 3-4 beyitlik bir şiir için yıllarını, hatta bazen bu şiirin bir kelimesini bulmak için uzun yıllarını vermişler. Bu bekleyiş en uygun kelimeyi ve sanatı kullanabilmek içindir. Mesela “ZERDEYLE ZIRVA” kelimesini buna örnek olarak inceleyelim: Ünlü tarih ustası Sürurî'nin bir beyti vardır. Der ki:

Fodulsun ey kemerbaşı fodalayı beğenmezsin,

İmarette pişen zerdeyle zırvayı beğenmezsin.

 Şair, fodul kelimesini "faziletli" veya tam zıddı olan "hiçbir şeye yaramaz" anlamlarıyla; fodalayı ise "fazilet sahipleri" ve "fodla" manalarıyla tevriyeli (her iki anlamı da beyte uygun) kullanıyor. İkinci dizedeki zerde, malûm tatlının adıdır. Zırva ise yine zerdeye benzeyen bir tür tatlıdır. İmaretlerde pişirilen zırvalar önceleri incir, üzüm, hurma, şeker ve pirinçten yapılırmış. Sonra sonra sadece pirinç kullanılarak lapamsı bir tür pilâva dönüşmüş ve üzerine şeker ekilerek yenilir olmuş. Zırva kelimesinin mecazen "abes ve manasız söz" demek olduğuna bakılırsa zırvanın da uydurma bir tatlı olduğu tahmin edilebilir. [1] Basit bir kelimedeki sanatı bile anlamak için bu kadar şerhe ihithaç duyuyorsak elbette yüce kitabımız için de derin açıklamaya ve ilme ihtiyacımız vardır.

Kur’an’daki ebebi mucizelikler, başka dillere olan çevirilerinde veya Türkçe’de tam manasıyla görünemez. Çevirilerde özelliklerin bir kısmı kaybolur. Tam anlamak için Arapçanın inceliklerine vakıf olmak gerektir.

Edebiyat kaidelerinde bir cümlenin, yerinde-yeterince ve zamanında kullanılması iyi bir edebi metnin özelliklerindendir. Bu yüzden Kurandaki bir kelimenin mucizeviliğini anlamak için, Arapça dil ve edebiyatının en ince gramer özelliklerini, tarihi arka planını, ayetlerin sebeb-i nüzulünü vb. buna benzer birçok ilim dalını bilmek ve bu alanlarda ihtisas sahibi olmak gerektir.

Hatta bugün Türkçeyi çok iyi bilen insanlar dahi Necip Fazıl’ın bazı şiirlerini tam anlayamamaktadırlar. Oradaki söz sanatlarını anlamak için izah ve şerhe ihtiyaç duymaktadırlar.

Normal şiirde dahi böyle olan edebiyat özelliklerini kavramak için bir ilme ihtiyaç varsa elbette icaz ve i’cazda eşşiz Kur’an-ı Kerim’deki sanatları anlamak için derin bir ilme sahip olmak gerekmektedir. Yoksa birçok ayet kişiye göre haşa basit gibi görünebilir.

 İcaz ve belagat demek, sadece sırlı, gizli, gizemli, bilimin keşfettiği veya edeceği şeyler demek değildir. Burada bir yanlış anlaşılma vardır; Asıl icaz ve belagat, zahiren basit gördüğümüz cümlelerde bile yer almaktadır. Mesela normal bir cümle gibi görünen “Onlara rızık olarak verdiğimizden bağışta bulunurlar.” [2] ayet-i kerimesindeki bu cümledeki yüzer hakikatten bazılarını sırlamak gerekirse:

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Bu âyette infak yani zekât ve sadaka verilirken dikkat edilmesi gereken altı konuya işaret edilmiştir:

 1 ) مِمَّا lâfzındaki (مِنْ) teb'îz ifade ettiği için, infak malın hepsini değil bir kısmının olması gerektiğini, diğer ifadeyle sadakaya muhtaç olacak derecede verilmemesi gerektiğini gösterir.

2 ) مِمَّا  lâfzındaki (مَا) umumiyet ifade ettiğinden, geniĢlik ifade eder. Yâni sadaka mal ile olduğu gibi, ilim ile, söz ile, fiil ile, nasihat ile de olur

3 ) رَزَقْنَاهُمْ “Bizim onlara rızık olarak verdiğimiz” ifadesi, infakın bizzat kendi malından olması gerektiğini, Ali'den alıp Veli'ye vermek şeklinde olmaması gerektiğini ifade eder.

4 ) رَزَقْنَا kelimesindeki (نَا ) “Biz” zamiri, infak esnasında fakire minnet edilmemesi gerektiğini, çünkü rızkı verenin Allah olduğunu, infakta bulunanın Allah‟ın malını yine Allah‟ın kuluna verdiğini bilmesi gerektiğini ifade eder.

5 ) رَزَقْنَاهُمْ ifadesi aynı zamanda, infakın Allah namına olması gerektiğini ifade eder. Yâni "Mal benimdir, kendi namınıza değil benim namıma veriniz!" Denilmektedir.

6 ) يُنْفِقُونَ “infak ederler” lâfzı, alan Ģahsın da aldığı malı nafakasına sarfetmesi gerektiğini, bu yüzden sefâhete sarfedenlere sadaka verilmemesi gerektiğini ifade eder.[3]

 

Söz sanatları olarak; Fesahat, cezalet, belagat gibi sanatların herbiri eşşiz incelik ve özelliklere sahiptir.

Mesala, sadece fesahatten örnek verecek olsak bile; bir satırlık cümlenin içerisinde en başta sıralayacağımız hataların hiçbirinin olmaması gerekmektedir.

  1. Tenâfür. Bir kelime veya cümlenin zor telaffuz edilmesidir.
  2. Kelimenin morfolojik yapısının kural dışı olması. Buna kıyasa muhalefet de denir. 
  3. Lafzî ta‘kīd. Bir ibareyi oluşturan kelimelerin maksadın anlaşılmasını güçleştirecek şekilde sıralanmasıdır.
  4. Kelimenin veya cümlenin kulak tırmalayıcı bir söylenişi olması (kerâhet-i sem‘).
  5. Harf veya hecelerinin fazlalığı sebebiyle kelimenin uzun olması. Arapça “süveydâvât”, “müsteşzirât”, Türkçe “kararlaştırılmaksızın”, “sersemleştirilmek” gibi.
  6.  Za‘f-ı te’lîf. Cümleyi oluşturan öğelerin sıralanışının söz dizimi kurallarına aykırı olmasıdır.
  7. Gereksiz tekrarlar. Cümlede herhangi bir kelimenin hoşa gitmeyecek ve yeni bir anlam katmayacak biçimde tekrar edilmesiyle tekit, atıf, sıfat türü kelimelerde eş anlamlıların tekrarı cümlenin fasih sayılmasına engel olur.
  8. Zincirleme isim tamlamaları (tetâbu‘-i izâfât)
  1. Garâbet. Kimsenin duymadığı, kullanmadığı, anlamı ancak sözlüklerde bulunan nâdir ve garîb kelimelerin kullanılmasıdır. 
  2. Mânevî ta‘kīd. Sözün anlamının hatalı mecaz, istiare ve kinayelerin kullanılması gibi sebeplerle kapalı olması, âdeta kördüğüm haline gelmesidir.

 

"Hattâ bir adam, سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: 'Bu âyetin harika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.' ”

"Ona denildi: 'Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.' O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada, kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü.[4]

Nitekim Üstadımız, Bakara Suresi 23 ve 24. ayet-i kerimeleri tefsir ederken şu ifadeleri kullanmıştır: “misl benzerini getirmek takatinizin fevkinde ise, beliğ bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.”[5] Şu ana kadar olan tarih şahittir ki, en kısa bir ayetine dahi sadece nazım yönünden bile misli getirilememiş ve getirilemeyecektir. Belagat dâhilerinin itiraflarıyla bu mucizelik gösteriyor ki, Kur’anın tüm ayetlerinde tüm kelimelerinde îcaz ve i’cazlı yönler bulunmaktadır.

Hem bedevî bir edip(فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرْ)
(Öyle ise emrolunduğun şeyi çatlatırcasına anlat) âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: “Sen Müslüman mı oldun?” O demiş: “Hayır, ben bu âyetin belâgatine secde ettim.”[6]

İşte, hiçbir âkıl, hususan o zamanda Ceziretü’l-Arabdaki adamlar, hususan Kureyşîler gibi zeki adamlar, birtek edipleri Kur’ân’ın birtek sûresine nazîre yapıp Kur’ân’ın hücumundan kurtulmasını temin ederek, kısa ve kolay yolu terk edip can, mal, iyâlini tehlikeye atıp, en müşkülâtlı yola sülûk eder mi?
Elhasıl, meşhur Câhız’ın dediği gibi, “Muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.”[7]

 

Kur’an-ı Kerim’in belağatı, fesahatı,cezaleti gibi îcaz ve i’cazlı yönleri tüm ayetleri kapsamaktadır. Bizim göremememiz olmadığı anlamına gelmez.

 

 

Ayrıca detaylı bilgi için ilgili bağlantıdaki makaleyi okuyunuz.

 


[1] Mustafa Armağan, İki Dirhem Bir Çekirdek, Kapı Yayınları, İstanbul, sh 245

[2] Bakara Sûresi 2/3

[3] Bediüzzaman Said Nursî, Zülfikar, Altınbaşak Neşriyat, s, 84.

[4] Şualar, Yedinci Şua

[5] İşaratul İcaz

[6] Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Zeyl

[7] Mektubat , On Dokuzuncu Mektup, On Sekizinci İşaret


Yorum Yap

Yorumlar