Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Şüphesiz, göklerde ve yerde, inananlar için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) nice deliller vardır.1
Allah, kâinattaki her şeyle bizlere kendisini tanıtmakta ve bildirmektedir. Öyleyse insana düşen vazife, Rabbimize işaret eden bu sayısız delilleri ibretle düşünmek ve O’nun ne kadar yüce olduğunu görmektir. Böylece insan, Allah’ın her şeyin tek sahibi olduğunu anlayacak ve O’nun rızası doğrultusunda bir hayat sürecektir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle söylemektedir:
Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sâhibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihâyet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?2
Küçük bir köyün muhtarsız olması, basit bir iğnenin ustasız ve sahipsiz kalması, hatta tek bir harfin dahi bir kâtip tarafından yazılmadan ortaya çıkması mümkün değildir. En basit nesnelerin bile bir yapıcıya ve ustaya ihtiyaç duyduğu açık bir gerçekken, her köşesi sonsuz derecede düzenli, dengeli, harikalı, ve sanatlı olan şu kâinatın bir hâkiminin, bir idarecisinin olmaması nasıl mümkün olabilir? Elbette akıl ve mantık, bu kadar muazzam bir düzenin tesadüfe bırakılamayacak kadar kusursuz bir ilim ve kudret eseri olduğunu tasdik eder.
Allahı Ve Melekleri Niçin Göremiyoruz?
İnsan gözü, sınırlı görme özelliğine sahiptir. Çıplak gözle duvarın arkasını göremediğimiz gibi, karanlıktaki varlıkları da göremeyiz. Belirli uzaklıktaki nesneleri göremediğimiz gibi, çok küçük nesneleri de görme yeteneğine sahip değiliz. Varlığından kesin emin olduğumuz, fakat gözümüzle göremediğimiz çok şeyler vardır. Onun için, bir şeyi göremiyor olmamız, onun olmadığı anlamına gelmez. Mesela elektriği göremeyiz, ama varlığından da şüphe etmeyiz. Aklımızı gözümüzle göremeyiz, ama var olduğunu kesin biliriz.
Öncelikle şunu iyi bilmeliyiz ki, evrende görmediğimiz o kadar çok şey var ki saymakla bitmez. Üstelik insanın kulağı ancak 20-20.000 Hz frekans arasındaki sesleri duyabilir, gözü de bunun gibi birçok şeyi göremez. Dünyanın dönüş sesini, bir karıncanın ayak sesini duyamaz veya bakterileri, X ışınlarını veya onun altındaki varlıkları veya ruhu ve duygularımızı (şefkat, ses, sevgi) göremeyiz. Biz bunları ancak tesirleri yani sonuçları ile veya belli araç ve gereçlerle tespit edebiliriz. Kendimizdeki yetenek, bilgi ve akıl ile bunları tespit eder görmüş ve duymuş gibi biliriz.
Bugün uzayda galaksiler arası genişlemenin nasıl olduğunu tespite çalışırken bunun görünmeyen bir enerji ile yani karanlık enerji ile gerçekleştiğini ifade etmişlerdir. İnsanoğlu, bu görünmeyen fakat var olan karanlık enerjiyi ancak belli araç ve gereçlerle tespit etmiştir.
İşte insan da Allah’ın varlığını iman, kalp ve vicdan denen manevi araçlarla bulabilir ve bilebilir. Demek gerçeği bilmek ve anlamak sadece baş gözü ve kulak ile olmamaktadır. Çok fazla gerçek ve hakikat var ki, bunların çoğu insandaki maddi olmayan manevi araç ve gereçlerle tespit edilir. Çünkü insan sadece göz ve kulaktan ibaret bir varlık değildir. Tüm bilgi edinme yollarını sadece göze ve kulağa indirgemek, bilgi edinme yollarını tamamen kapatmak demek olur ki, bu bilim için bir facia olur. Hatta bazen gördüğümüzü zannettiğimiz bazı gerçekler var ki asırlarca gerçeği fark edememişiz yani yanlış görmüşüzdür. Mesela asırlarca güneşin dünyanın etrafında döndüğünü bizzat gözümüzle görüp inanmıştık. Fakat sonraki dönemde gelen bilim insanları, bu gözümüzle gördüğümüz gerçeğin böyle olmadığını, aslında dünyanın döndüğünü ispat ederek şu anda gözümüzle gördüğümüz gibi olmadığını ispat etmişlerdir. Akıl gözü gerçeği, böylece baş gözünden ayırmış, gözümüzün gördüğünü yanlış çıkarmıştır. Demek gözümüzle gördüğümüz doğru bir bilgiyi, araştırma, deney ve gözlem ile tersine çevirebiliriz.
Allah’ı bu dünyada göremiyor olmamız da (hâşâ) onun olmadığı manasına gelmez. Allah’ı göremiyoruz, çünkü her şeyi göremeyen insan, Allah’ı bu dünyadaki maddi gözü ile göremez. Bizim görme yeteneğimiz sınırlı, Allah ise sınırsız ve sonsuzdur. Sınırlı bir şey sınırsız bir şeyi kuşatamaz. Dolayısıyla Allah’ı görmeye hem bizim maddi gözümüz, hem de şu dünya şartları imkan vermez. Çünkü Rabbimiz Hâlık, biz mahlûkuz. Allah yaratan, bizler ise yaratılanlarız. Nasıl ki yazılan yazının varlığı, onu yazanın vücuduna benzemez, sanatkâr bir ressam resmin içinde aranmaz, sanatlı bir kubbenin ustası o kubbenin taşlarından farklı birisidir. Öyle de Allah da yarattığı varlıklara benzemekten uzaktır. Ve kâinat türünden bir şey değildir. Çünkü o ezelidir, sonsuzdur, nuranidir. Onun için bizler Allah’ı şu dünya gözümüzle göremiyoruz. Ancak O'nu yarattığı eserlerle tanıyabiliriz. Eserleri olan bütün varlıkların diliyle onu anlayabilir, ibadetimizle ona muhatap olabiliriz. İnşallah bütün mü'minler, Cennet'te Yüce Allah'ı bizzat görme şerefine nail olacaklardır.
Demek şu iki kaide her daim aklımızda olmalıdır:
1. Görmemek olmamaya delil değildir. (Adem-i rü'yet, adem-i vücuda delil olamaz)
2. Bilmemek olmamaya delil değildir. (Adem-i ilim, adem-i vücuda delil değildir)
Casiye, 45/3.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 6.

