Bahsi geçen yer Risale-i Nur'da şu şekilde geçmektedir:
Cenab-ı Hakk’tan maada, mahlukāta yapılan muhabbet iki çeşittir. Birisi, yukarıdan aşağıya nazil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki: Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği her şeyi sever. Ve mahlukāta taksim ettiği muhabbeti, Allah’a olan muhabbetini tenkis etmez, tezyid eder. İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever. Ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazen kuvvetli bir esbaba rast gelir. Onun muhabbetini ma‘na-yı harfiden ma‘na-yı ismiye çeker. Helakine sebeb olur. Şayet Allah’a vasıl olsa da, vusulü nakıs olur.1
Bir insanın sevgisinin merkezi Allah olmaz da önce sebepler olursa, o sevgi sağlam kalmaz. Bir müddet devam etse bile sonunda bozulur ve dağılır. Yani “topluluğunu muhafaza edemez” ifadesi, sevginin düzenini, bütünlüğünü ve istikametini koruyamaması demektir. Yani kalpteki muhabbet tek bir hakikate bağlanıp derli toplu durmaz; çeşitli sebeplere dağılır. Kimi zaman bir insana, kimi zaman bir nimete, kimi zaman bir makama, kimi zaman bir güzelliğe fazla bağlanır. Bunların hepsi değişken ve fani olduğu için, onlara bağlanan sevgi de sürekli sarsılır.
Metinde anlatıldığı üzere iki türlü sevgi var:
Önce Allah sevilir; sonra her şey Allah hesabına sevilir.
Önce eşya ve sebepler sevilir; sonra onların üzerinden Allah’a ulaşılmak istenir.
Birinci yol sağlamdır. Çünkü merkezinde Allah vardır. İnsan, anne babasını, dostlarını, nimetleri, güzellikleri sever; fakat hepsini Allah’ın ihsanı olduğu için sever. Böyle olunca sevgi dağılmaz. Çünkü hepsinin arkasında tek bir merci vardır: Allah.
İkinci yolda ise kalp önce sebeplere takılır. Yani insan, nimeti verenden çok nimetin kendisine; güzelliği yaratandan çok güzelliğin zahirine; dostluğu verenden çok dostun şahsına bağlanır. Sonra da buradan Allah sevgisine geçmeye çalışır. Fakat bu yol tehlikelidir. Çünkü kalp önce fani ve değişen şeylere yerleşmiştir.
Bu yüzden topluluğunu muhafaza edemez. Yani sevgi bir merkez etrafında toplanıp korunamaz. Dağılır. Mesela, sevdiği bir insan değişirse sevgisi kırılır. Bir nimeti kaybederse huzuru bozulur. Bir makam elinden giderse muhabbeti nefrete dönebilir. Dış güzellik kaybolursa bağlılığı azalabilir.
Çünkü sevginin dayandığı şey sağlam değildir. Kalp de o sağlam olmayan şeylerle beraber sarsılır. Aşağıdaki iki örnek ile konuyu daha iyi anlayabiliriz:
1. Misal: Mesela bir kişi, güneşin aks ettiği binlerce ayna görür. O kişinin, ilk önce muhabbetini gökteki güneşe vermesi lazım gelirken, aynalara bu muhabbeti dağıtarak zarar eder. Işığın asıl kaynağına muhabbet etmeyip sadece ışığı yansıtan aynalara muhabbet etmek ve muhabbetini onlara dağıtmakla insan zarar eder. Çünkü o aynalar çok çabuk kırılıp çatlayabilir. Böylece muhabbete sebep olan güzellikler de ayna ile beraber yok olup gider. Kırılan her bir ayna sayısınca içinde bir hüzün ve keder oluşacaktır. Halbuki o kişi, aynalara dağıttığı bu muhabbetleri toplayıp ilk önce gökteki güneşe verseydi yani topluluğunu muhafaza etseydi, o aynaların kırılması ile üzülmezdi. Çünkü o aynalardaki ışığın asıl kaynağı Şems-i Ezeli olan Allahu Teala’dır. O ebedi olan Şems-i Ezeli, o muhabbeti zayi etmez, ebedi olan cennette devam ettirir.
2. Misal: Diyelim ki ticari bir mekanda işyerinin sahibi ile bir iş üzerinde anlaştık. İşyeri sahibi sonra bu işi yapmak üzere birçok işçi gönderir. Fakat görüyoruz ki bu işçilerin bu işleri yapacak ne kudretleri ne de ilimleri var. İşçiler günlerce çalışıp işlerini yapmaya başlarlar. Biz de bu işçileri çoğu zaman izliyor, yaptıkları işlere hayran olup onlara bir muhabbet besliyoruz. Halbuki bu işçilerin bütün yetenek ve maharetleri kendilerinden değil, onların işyeri sahibi olan patronlarından gelmektedir. Aslında bütün o maharetler ve güzellikler, harika sanatlı işler, “O”nun ilmi ve kudreti vesilesiyle olmaktadır. Fakat biz gafletimizden dolayı bunları unuttuğumuz için, ilk önce muhabbetimizi ve sevgimizi işçilere veriyor ve onları asıl işi yapan olarak görüyoruz. Belki işyeri sahibini de biliyoruz fakat bu, biraz yüzeysel olarak zihnimizde yer ediyor. Şimdi asıl mal sahibi varken, onun ilmi ve iradesi ile işler yürüyorken, kalkıp ücretleri hakiki sahibine değil de gerçekte iş bilmez işçilere dağıtırsak zulmetmiş oluruz. Bu muhabbet ve ücret, böylece gerçekte hiçbir kıymeti ve değeri olmayan yüzlerce işçiye dağıtılmış olacak. Böyle bir muhabbet, tek olan hakiki sahibine gitmediği ve onda toplanmadığı için, hiçbir getirisi olmayacak şekilde bölünür, parçalanır, zayi olur gider. Halbuki o muhabbetler tek olan Zat’ta toplanmış olsaydı zayi olmayacaktı. Çünkü bütün o işçilerin sahibi ve iş gördüreni odur. “O” Zat istediği zaman işçilerini senin emrine verip istediği şekilde sana hizmet ettirebilirdi.
Muhabbet hakiki sahibine verilmediği takdirde o kadar çok teşekkür etmesi gereken varlıklar olur ki, hiçbir insan bunun altından kalkamaz. Sayısızca sebeplere muhabbeti dağıttığı zaman sermayesi biter. Çünkü o sebepler geçicidir, fanidir. Sebeplerin çürüyüp gitmesi gibi muhabbeti de onlarla beraber çürür gider. Karşılığını bulamaz.
Özetle, sevgi önce Allah’a bağlanmazsa, kalpte düzenli ve sağlam kalamaz; fani şeylere dağılıp parçalanır. Ama önce Allah sevilirse, diğer sevgiler de ölçülü olur, bozulmaz.
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016,s.67

