İnsan, ahiretin elmas kıymetindeki nimetlerini ve lezzetlerini bildiği, cennet ve cehennemin varlığına iman ettiği halde maalesef şeytanın vesveselerine kapılıp günaha girebilmektedir. Daha sonrasında eğer vicdanını kaybetmemişse, yaptığının yanlış olduğunu fark edip iç dünyasında ruhi ıstıraplar çekmektedir. İşte bu hal tekrar ettikçe insan imanından şüphe eder, kendisini iradesiz bir Müslüman olmakla suçlar. Belki en kötüsü, “Ben asla iyi bir kul olamam” zannıyla İslâmiyet dairesinden uzaklaşabilir ki şeytanın yapmak istediği de tam olarak budur.
Bu durumda insan öncelikle şunu bilmelidir ki günah ve şer tamamen tahrip ve bozmak olduğundan kolaydır. Şeytanlar şerre hizmet edip insanları şer yoluna sokmak istedikleri için, şeytanların yapmaya çalıştıkları iş aslında kolaydır. Hayır ve iyilik ise imar ve tamir manası taşıdığından emek ve gayret ister. Sabır ve mücadele ister. Mesela namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetler bir gayret ister. Harama girmemek sabır ve irade ister. Neticesinde insan, hakka ve hakikate yönelmiş olur.
Bununla beraber kişi tembellik ederek hiçbir gayret göstermeyip ibadeti terk etse, şerre hizmet edip günaha girmiş olur. Şeytan, zayıf bir vesvese ile insanı bazen günaha sevk edebilir. Müslümanlar olarak ümitsizliğe kapılmak yerine Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünneti çerçevesinde hayatımızı yaşamaya gayret etmeliyiz. Ayrıca Rabbimizin sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu hatırlayıp şeytanın vesveselerinden her an Allah’a sığınmalıyız.
İnsanı günaha sevk eden bir diğer düşman da her an kötülüğü emreden nefsidir. Bediüzzaman Hazretleri Şualar isimli eserinde konuya ilişkin şu ifadeleri kullanmaktadır:
Âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti, ilerideki bir batman lezzetlere tercîh eden hissiyât-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefâheti sefâhetinden kurtarmanın yegâne çaresi; ehl-i sefâhetin ayn-ı lezzeti içinde, elemini gösterip hissini mağlûb etmektir.1
İnsan bazen sonunu düşünmez; hemen eline geçecek küçük bir zevki, ileride kazanacağı büyük fayda ve lezzetlere tercih eder. Çünkü o anda duygu ve hevesler, akıl ve düşüncelere galip gelir. Nasıl ki bir çocuk şekeri fazla yediği takdirde karın ağrısı çekeceğini bilir. Fakat sırf ağzında hissettiği anlık lezzet için yine de yemekten vazgeçmez. Öyle de muzır bir çocuk gibi olan insan nefsi de sonunu düşünmeden istediğini elde etmek için koşar durur. Bu sebeple günahlara dalmış kimseyi sadece nasihatle vazgeçirmek zor olur. Onu uyandırmanın en tesirli yolu, işlediği günahın içinde görünen zevkin aslında gizli bir acı ve zarar taşıdığını göstermektir.
Burada nefsine engel olamayan insan şunu düşünmelidir: “Ben rahatım veya zevkim için bu fiili yapıyorum ve İlâhî emirlere itaat etmiyorum. Yani amacım rahatlık ve zevk. Lakin benim bu fiilim amacıma hizmet etmiyor. Aksine huzurumu ebediyen bozacak, zevkimi de acılaştıracak sonuçlar getiriyor. Dolayısıyla amacım ve fiilim birbirine zıt düşüyor. Madem huzur bulmak ve keyif almak istiyorum. O halde zehirli bala benzeyen günahların yerine ebedi saadet ve huzura sebep olacak helal dairesinde bir hayat sürmeliyim. Ta ki ebedi huzuru ve saadeti elde edebileyim.” diyerek nefsinin kör hislerine karşı güçlü bir irade göstermesi gerekmektedir. Günahların karşısındaki irade ise ancak insanın imanını kuvvetlendirmesiyle olur.
Bir kişinin imanını kuvvetli hale getirmesi ise ilim, ibadet ve marifetullah ile mümkündür. Mü'min, hassasiyetle ve sabırla ibadetlerine devam ederse iman esasları ruhunda ve aklında kuvvetli hale gelir. Çünkü her bir ibadetin temelinde itaat vardır. İbadet ehli olan bir kul, Rabbine itaatini, yani aczini ve fakrını kabul edip O’na teslim olduğunu gösterir. Rabbi ise ibadetlerindeki ihlasına göre bu teslimiyete rahmetiyle muamele eder. Bu sayede iman esaslarının kişi üzerinde tesiri artar. O tesir ile manevi olgunluğu elde etmeye başlar. Kalbi ve ruhu imanın nuruyla beslenir. Öyle ki ruhu bedenine yani nefsine galip gelir ve insan artık geçici lezzet ve zevkleri bırakıp o İlâhî huzurda hakiki lezzetlerle lezzetlenir.
Marifetullah ise kısaca Allah’ı bilmek ve tanımaktır. Kul, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettikten sonra O’nu isim ve sıfatlarıyla tanımaya başlarsa davranışlarını ona göre şekillendirir. Mesela Rabbimizin sonsuz adalet sahibi olduğunu bilen birisi kul hakkına girmekten korkar. Bilir ki Rabbi ondan hesap soracak. Allah’ın her şeyi görür ve işitir bir kudrete sahip olduğunu dem ve damarlarında hisseden insan, kapalı kapılar ardında nefsine uyup günaha dalmaktan çekinir.
Kısacası Cenab-ı Hakk’ın azametini, büyüklüğünü, azabının şiddetini ve merhametinin genişliğini idrak eden bir kimse, her an ilahi azaptan korktuğu gibi rahmet-i ilâhiden de ümitvar olur. Günah işlemeye kalksa, O’nun azabından korkarak o günahtan vazgeçer. Gafletle hata edip günah işlese, ilahi rahmetin genişliğinden ümitlenir; tevbe eder ve tekrar helal dairesine döner.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 163.

