Bediüzzaman Hazretleri, Haşir Risalesi olarak bilinen eserinde, Allah’ın el-Hafîz ismi üzerinden ahiretin varlığını ispat etmektedir. Soruda geçen ilgili bölüm şöyledir:
Acaba hiç kābil midir ki, insan hilâfet ve emânetle mükerrem olsun, rubûbiyetin külliyât-ı şuûnuna şâhid olarak kesret dâirelerinde vahdâniyet-i İlâhiyenin dellâllığını i‘lân etmekle, ekser mevcûdâtın tesbîhât ve ibâdetlerine müdâhale edip zâbitlik ve müşâhedelik derecesine çıksın da, sonra kabre gidip rahatla yatsın ve uyandırılmasın? Küçük büyük her amellerinden suâl edilmesin? Mahşere gidip mahkeme-i kübrâyı görmesin? Hayır ve aslâ1
“Tesbihat ve ibadetlerine müdahale etmek” ifadesi, diğer varlıkların Allah’ı zikretme ve kendilerine verilen görevi yapma haline insanın şuurlu bir şekilde temas etmesi demektir. Burada kastedilen şey, insanın onların ibadetini bozması veya onların yerine ibadet etmesi değildir. İnsan; akıl, şuur ve irade sahibi olduğu için, kâinattaki bu büyük kulluk düzenini fark eder, onu okur, ondan faydalanır ve onu Allah hesabına değerlendirir.
“Zabitlik” burada, bir nevi kayıt tutmak, toplamak, düzenlemek ve vazife başında bulunmak manasına gelir. “Müşahidlik” ise görüp fark etmek, şahit olmak demektir. Yani insan, varlıkların yaptığı tesbih ve vazifeleri başıboş seyreden biri değil; onları anlayan, onlarla ilişki kuran ve onların neticelerini değerlendiren bir memur gibidir.
Mesela arının bal yapması, ineğin süt vermesi, ağacın meyve yetiştirmesi, toprağın mahsul vermesi; hepsi Cenab-ı Hakk’ın emriyle yapılan fıtri vazifelerdir. Bunlar bir yönüyle o varlıkların ibadetidir. İnsan da arıya bakıcılık yaparak, hayvanları besleyip yönlendirerek, tohumu ekip biçerek bu işlere temas eder. Fakat bu temas, işi yaratmak manasında değildir. İnsan balı yaratmaz, sütü yaratmaz, mahsulü yaratmaz. Bunları yaratan Allah’tır. İnsan sadece sebepler dairesinde çalışır, vesile olur ve neticeden istifade eder.
Bu bakımdan, arıcılık yapmak, hayvancılıkla uğraşmak, çiftçilik yapmak, tabiattaki nimetleri toplamak ve kullanmak; eğer helal dairede ve şükür duygusuyla yapılırsa, bu ifadeye dahil edilebilir. Çünkü insan bu işlerde, diğer varlıkların yaptığı vazifelere temas etmekte, onları sevk etmekte, onların ürünlerini toplamaktadır. Ancak burada çok önemli bir ölçü vardır: İnsan sahip gibi değil, emanetçi gibi hareket eder. Yani her şeyi kendinden bilmez; hepsini Allah’ın yarattığını ve görevlendirdiğini kabul eder.
Meselenin bir de manevi tarafı vardır. İnsan namaz kılarak, tefekkür ederek ve Allah’ın nimetlerini düşünerek, diğer varlıkların yaptığı tesbihi anlar ve ilan eder. Yani sanki bütün kâinatın yaptığı kulluğu şuurlu bir dille ifade eder. Bu sebeple insan, sadece kendi ibadetini yapan bir kul değil; aynı zamanda kâinattaki ibadeti anlayan ve onu bilinçli şekilde Allah’a arz eden bir varlıktır.
Haşir Risalesi’ndeki bu ifade de şunu anlatır: Madem insan, bu dünyada varlıkların vazifelerine bu derece temas ediyor, onları görüyor, faydalarını topluyor ve onların taşıdığı manaları anlıyor; elbette vazifesi yalnız dünya hayatıyla bitmez. Böyle bir insanın Mahşer’e gitmesi, büyük mahkemeyi görmesi ve yaptığı vazifelerin hesabını vermesi gerekir.
Kısaca söylemek gerekirse; bu cümledeki “müdahale”, bozmak veya sahip çıkmak manasında değil; anlayarak ilişki kurmak, hizmet ettirmek, faydalanmak, temsil etmek ve bütün bunları Allah hesabına yapmaktır.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37-38

