Soru

Allah'ın İndirdiği İle Hükmetmeyenler
Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir ayetini açıklar mısınız?Burda Hükmetmekten kasıt nedir?
Tarih: 19.12.2022 16:11:55
Okunma: 837

Cevap

Artık kim Allah'ın indirdiğiyle (inkâr ederek) hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Maide 44)

Bu âyetle, 45. ve 47. âyetlerde geçen “kâfirler, zâlimler ve fâsıklar” sıfatlarından birincisi, inkâr edenleri; diğer ikisi ise, îmânı olduğu hâlde bunun gereğini yapmayan kimseleri ifâde eder. Zirâ Hz. İkrime (ra)’den gelen rivâyete göre, “Onlar kâfirlerin ta kendileridir” ta‘bîri, hem kalben hem de lisânen ilâhi hükümleri inkâr edenleri içine alır. Hâlbuki Allah’ın hükümlerini kalbiyle bilip, lisânıyla da bunu ikrâr ettiği hâlde buna zıt olan amelleri işleyen kimseler yâni zâlimler ve fâsıklar, aslında Allah’ın indirdiği ile hükmetmiş ama onu bi’l-fiil yapmamış olurlar. Dolayısıyla böyle kimseler sırf bu amellerinden dolayı kâfirler sınıfına dâhil olmazlar. (Râzî, c. 6/12, 6-13)

Bugün bazı kesimler bu ayet-i kerimeyi kullanarak müslümanaları küfürle itham etmektedirler. Halbu ki dinimizde kafir olanın durumu ve şartları bellidir. 

Küfür Ve Tekfir

Sözlükte "küfür" "bir şeyi örtmek,[1] perdelemek, gizlemek ve nimete nankörlük etmek"[2] anlamındadır. Dini bir terim olarak; Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) ve O’nun (s.a.v) Allah'tan getirdiği kesinlikle sabit olan emirleri yalanlamak, tevatür yoluyla bize ulaşmış bulunan hükümlerden birini ya da tamamını inkâr etmek demektir. Bu anlamda "küfür", "imân" kavramının zıddıdır.[3]  Bu tarifin içinde, Cenab-ı Hakk’a lâyık olmayan sıfatlar yakıştırma, Kur’an’dan bir âyet veya kesin bir hükmü inkâr etme; meleklere, ahirete, Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği kitaplara ve peygamberlere inanmama gibi mevzular da bulunmaktadır.

Tekfir ise; küfre nispet etme, küfür isnad etme, birinin bir söz veya fiilinden dolayı küfrüne hükmetme4] yani kâfir olduğunu kabul etmek demektir. 

Küfür, en büyük günahtır. Bir insanın iman edilmesi gereken hususların hepsini inkâr ettiğinde küfür eylemini işlemiş olacağı gibi, birini hatta bir âyette yer alan bir hükmü, bir helalı, bir haramı, bir emri veya bir yasağı inkâr etse, yalanlasa, hatta beğenmese, küçümsese veya alay konusu etse yine küfre düşmüş olur.

Yukardaki küfürle alakalı izaha uygun düşen kimselere kafir denilebilir. Fakat, iman sahibi bir kimsenin küfür alameti taşıyan bir hareketini veya sözünü hemen tekfir etmemek daha iyidir. Eğer tevili mümkün ise küfürle itham etmemek lazımdır. Çünki bir kimseye kafir denildiği zaman o kişi kafir değilse, onu tekfir edene döner. Hem insanları tekfir etmekte İslam adına bir fayda yoktur. 

"Tefsiri kebire ve "Essıracül münir"de yazılı olduğu üzere bir kimse Allah'ın hükmünü kalben kabul etmez onu bile bile diliyle inkâr ederse o takdirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik ettiği halde tek eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur. Nitekim büyük âlim Ikrime de demiştir ki: Her kim Allah Teâlâ'nın hükmettiği ile onu bilerek inkâr ettiği halde hükmetmezse kâfir olur. Fakat her kim onu ikrar ettiği halde onunla hükmetmezse o fasıktır, zâlimdir, yoksa kâfir değildir. Bu husustaki üç âyeti kerime böyle yorumlanmaktadır. Zahir olan da budur. (Ömer Nasuhi Bilmen)

 “Haricîler, "Allah'a isyan eden, (yani günah işleyen) herkes kâfirdir" derken, âlimlerin ekserisi durumun böyle olmadı­ğını söylemişlerdir. Haricîler, bu âyeti görüşlerine delil geti­rerek, "Bu, Allah'ın indirdiği hükümden başka bir hükümle hükmeden herkesin kâfir olduğu hususunda bir nasstır. Günah işleyen herkes, Allah'ın indirdiğinden başka bir hükümle hükmetmiş olur ve binaenaleyh kâfir olması gerekir" demişlerdir. ” (Tefsiri-i Kebir, F. Razi)

İkrime şöyle demektedir: “Hak Teâlâ’nın, “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse..." ifadesi, hem kalbi, hem de lisanıyla inkâr edenleri içine almaktadır. Kalbiyle onun Allah'ın hükmü olduğunu bilip, sonra da lisanıyla onun Allah'ın hükmü olduğunu ikrar edip de, buna zıt olan şeyleri yapan kimseye gelince, o da Allah'ın indirdiğiyle hükmetmiş; ama onu bilfiil yapmamış olur. Binaenaleyh, böyle bir kimsenin bu âyetin hükmüne dahil olması gerekmez..." İşte, sahîh olan cevap budur. (Tefsiri-i Kebir, F. Razi)

Asr-ı Saadette Tekfir Anlayışı

Resulullah Efendimiz’in, saadet asrında yaşamış müminleri tekfir ettiği bilinmemektedir. Hâlbuki Medine devrinde Müslümanlar arasında münafıkların bulun­duğu bir hakikattir.[5]  Kur'an-ı Kerim’de münafıklar, kâfirler ve müşrik­ler beraber zikredilmekte ve aynı azap ile tehdit edilmektedirler.[6]

“Ben Müslümanım” diyen bir insanı, mü­nafık da olsa, Müslümanmış gibi muameleye tâbi tutmak ve İslam cemiyetine dâhil etmek[7] Rahmet Peygamberi (s.a.v) tarafından hikmete uygun görülmüştür. Aksi takdirde “Ben Müslümanım” diyen kimseyi, “Müslüman değilsin” iddiasıyla itmek ve İslam cemiyetinden çıkarmak, su-i istimale sebebiyet verebilir. Dolayısıyla bu durum, İslam’ın bekası için isabetli bir tutum değildir.[8]

Tekfirin Tarihçesi

Mezhepler tarihine bakıldığında, İslam tarihinde insanları tekfir etme hastalığının haricilerle başladığı görülmektedir.[9] Tarih boyunca müminler arasında ihtilaflara, karışıklıklara sebebiyet veren ve Müslümanların gücünü kıran bu hastalık günümüzde de devam etmektedir.[10]

Hicrî ikinci asrın başlarında bir itikadî mezhep olarak ortaya çıkan Mu'tezile de tekfirciliğe yakın bir görüş beyan etmiştir.[11]

Müminleri tekfir tehlikelidir. Zira müminleri ayrılığa ve tefrikaya sevk etmektedir. İslam tarihi bunun örnekleriyle doludur.[12] Aynı zamanda çok mesuliyetlidir, zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Her kim kardeşine ‘kâfir’ derse bu söz nedeniyle küfür ikisinden birine döner. Eğer durum söylediği gibiyse (mesele yok) ama durum söylediği gibi değilse o kelime ona döner.[13] buyurmaktadır.

Ehl-i sünnet düşüncesinde olmayan, bidat ehli[14] olarak tabir edilen fırkalar, kendi fikrinde olmayan insanların çoğunu şirk ve küfür ile itham etmişler. Hatta bu kişiler daha da ileri giderek cennetle müjdelenenler dâhil sahabenin önde gelenlerini de tekfir etmişlerdir.[15]

Hulefâ-i Râşidînin dördüncüsü Hz. Ali. (r.a.) ile Hz. Muâviye arasında cereyan eden Sıffîn iç savaşı sırasında başı çeken Hariciler, hem Hz. Ali'yi hem de Hz. Muaviye'yi tekfir etmiştir. Bu fırkanın kanaatine göre büyük günah işleyen bir mümin hemen kâfir olur, katli gerekir.[16]

İslam tarihi incelendiğinde ehl-i sünnetin insanları tekfir etmekten veya şirk ile itham etmekten şiddetle kaçındıkları görülür.[17] “Ehl-i kıble tekfir olunmaz.”[18] Kaidesini düstur edindikleri anlaşılır.[19] Ehl-i sünnet âlimleri, kelime-i şehâdet getirip “Ben Müslümanım!” diyen insanı tekfir etmezken, Resulüllah’ın (s.a.v) fiili sünnetlerine ve şu hadislerine tâbi oluyorlardı: “Lâ ilahe illallahdiyene kadar insanlarla savaşmaya memur edildim. Bunu söyledikleri zaman hukukî vecibeler müstesna, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. İçyüzlerinin hesabı ise Allah'a aittir.[20] Bizim gibi namaz kılan, kıblemize yönelen ve kestiğimi­zi yiyen kimse, Allah'ın ve Resulü’nün teminatını elde etmiş Müslüman kabul edilir. O halde (böylelerini öldürmek suretiyle) Allah'ın verdiği teminat ve ahdi bozmayın.[21]

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) uygulamaları ve müfessirlerin ayetleri yorumlamalarına baktığımızda ehl-i sünnetin yaklaşımının son derece makul ve uygun olduğu anlaşılmaktadır.

Peygamber Efendimiz’in hayatından iki misal:

Birincisi: Peygamber Efendimiz (s.a.v) Medine’ye hicret ettikten sonra Medinelilerle bir kanun metni hazırlamış ve bu kanuna göre hükmetmiştir.[22] Bu kanunun muhatapları arasında Müslümanlar olduğu gibi Yahudiler de vardı.[23] Yahudilerle ilgili hükümlerde Resulullah (s.a.v) çok defa Tevrat’a göre hükmederdi.[24]

İkincisi: Hudeybiye anlaşmasında müşriklerin temsilcisi, anlaşma metninde yer alan  “Bismillahirrahmanirrahim” ve “Resulullah” gibi ifadelere itiraz etmiş, Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bu ifadelerin üzerini bizzat kendisi çizmiş, yerine başka ifadeler yazdırmıştır.[25]

Günümüzde de bazı insanlar, ayetlerin zahiri manalarına bakarak ve Kur’an’a parçacı bir zihniyetle yaklaşarak müminleri çok rahat tekfir etmektedirler.

İnsanları tekfir edenler, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.[26] Gibi bazı ayetleri yanlış anlayarak, bu ayetlerin öncesine-sonrasına, diğer ayetlerle bağlamına, Peygamber Efendimiz ‘in ve sahabelerin uygulamalarına, işin ehli olanların bu ayetleri nasıl anladıklarına bakmadan sadece ayetin zahiri manasına veya mealine bakarak hüküm vermektedirler. Bu tarz ayetlerin, bağlamından koparılarak yorumlanması veya hüküm çıkarılması tehlikeli ve mesuliyetlidir.

 Genellikle bu ayetin zahiri manasından veya sadece mealinden hareket edenler, İlahi hükümleri tatbik etmeyen kişilerin “kâfir” olduklarını, dolayısıyla bunların Müslüman sayılmayacağını iddia etmektedirler.

Bunun neticesinde İslam’ın ilk dönemlerinde Hariciler söz konusu ayete istinaden Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Aişe, Hz. İbn Abbas, Hz. Zübeyir ve Hz. Talha gibi büyük ve cennetle müjdelenmiş sahabeleri dahi tekfir ettiler.[27] Hatta daha da ileri giderek Hz. Ali’yi bu ayete dayanarak şehid ettiler.

Kur’an’ın ayetlerine parçacı bir zihniyetle yaklaşmak, insanı yanlış anlamaya sevk ettiği gibi, ayetlerin sadece zahiri manalarına veya meallerine bakarak hüküm vermenin de asla İslam’ın ruhuna uygun olmadığı anlaşılmaktadır. İslam tarihindeki pek çok iç savaşlar ve katliamlar buna şahittir.

Şimdi bu ayetin iniş sebebi ve ehl-i sünnet müfessirlerin bu ayeti nasıl yorumladıklarını kısaca özetlemeye çalışalım:

Bu ayetten önceki ve sonraki ayetler incelendiğinde söz konusu ayetin Yahudi toplumuyla ilgili olduğu görülmektedir.[28]

  1. Bu ayet Yahudiler hakkında inmiştir. “Zina edenler hakkında Tevrat’taki açık hükmü değiştiren Yahudilerin kâfir olduklarını” beyan etmektedir. Zira açık olan ayetin kesin ifadesini ve hükümlerini inkâr etmek, bütün peygamberlerin şeriatlarında da küfürdür.[29]
  2. Allah’ın indirdiği hükümlerin dışındaki hükümlere inanıp o hükümlerle hükmetmeyi helal kabul ederse (haramı helal ettiğinden), kâfir olur.[30]
  3. Onlar kâfirlerin ta kendileridir.[31] Tabiri, hem kalben hem de lisanen ilahi hükümleri inkâr edenleri içine alır. Hâlbuki Allah’ın hükümlerini kalbiyle bilip, lisanıyla da bunu ikrar ettiği hâlde, buna zıt olan amelleri işleyen kimseler yani zalimler ve fâsıklar, aslında Allah’ın indirdiği ile hükmetmiş ama onu bil-fiil yapmamış olurlar. Dolayısıyla böyle kimseler sırf bu amellerinden dolayı kâfirler sınıfına dâhil olmazlar.[32]
  4. ‘Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek’ demek, o hükümleri tasdik etmemek manasındadır. Yani birisi, Allah’ın hükümlerine inanmadığı için onlarla hükmetmiyorsa kâfir olur,[33] yoksa onları tasdik edip inandığı halde onlarla hükmetmezse kâfir olmaz ancak günahkâr olur.[34] 
  1. Kur’an’ın emir ve yasaklarının hak olduğunu kabul etmekle beraber onlara uymamak günahtır; küfür değildir. Eğer her günahı işleyen kâfir olsa âlemde hiçbir müminin bulunmaması icap eder, bu ise bâtıl fikirdir. Hâlbuki peygamberlerden başka hatasız günahsız hiçbir insan bulunamaz.[35]

Yukarıda beyan edilen hakikatlere ve söz konusu tefsirlere bakıldığında müminleri tekfir etmenin doğru olmadığı açıkça görülür.[36] Dolayısıyla kendi ağzıyla küfür veya şirki ilan etmeyen, Allah’ı, peygamberleri ve diğer iman esaslarını açıkça inkâr etmeyenleri tekfir veya şirkle suçlamak doğru değildir.

 

https://risale.online/soru-cevap/kufur-ve-tekfir-meselesi

https://risale.online/soru-cevap/buyuk-gunah-ve-iman

 

[1] Ahmed Sâim Kılavuz, İman Küfür Sınırı (tekfir meselesi), 8. Baskı ( İstanbul: Marifet Yayınları, 2016), 69.

[2] Bekir Topaloğlu, İlyas Çelebi, “Küfür”, Kelam Terimleri Sözlüğü (Ankara-Türkiye: Diyanet Vakfı Yayınları, 2017), 192., Bekir Topaloğlu, İlyas Çelebi, “Tekfir”, Kelam Terimleri Sözlüğü (Ankara-Türkiye: Diyanet Vakfı Yayınları, 2017), 313.

[3]  Ebu Mansur el-Mâturîdî, Kitabü’t-tevhid,  trc. Bekir Topaloğlu, 12.baskı (Ankara: TDV Yayınları, 2018) 716., Karaman v.dğr., “Küfür”, 390.

[4] Şemseddin Sami, “Tekfir”, Kâmûs-ı Türkî (İstanbul-Türkiye: Çağrı Yayınları, y.y.,1999), 430.

[5] Tevbe, 9/84-87., Şeyh Muhammed Yusuf Kandehlevî, Hayatü’s-Sahâbe, trc. Cengiz Yağcı, Mehmet Karabulut (İstanbul: Huzur Yayınevi, 2004), 3: 108-110.

[6] Bakara, 2/8-20, 204., Bu ayetlerin geniş izahatı için, Bediüzzaman, İşaratü’l-İ’caz, 76-130.

[7] Ebû Hanîfe, İmâm-ı A’zam’ın Beş Eseri, 29-30(21-22).

[8] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, Gözden Geçirilmiş Yeni Baskı ( İstanbul: Damla Yayınevi, 2017), 271.

[9] Muhammed b. Abdülkerim eş-Şehristanî, el- milel ve’n-Nihal, trc. Muharrem Tan (İzmir: Yeni Akademi Yayınları, 2006), 108., Muhammed Ebû Zehra, Târîhu’l Mezâhibi’l-İslâmiyye (İslam’da İtikadî, Siyasî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi), trc. Sıbğatullah Kaya (Ankara: İmaj İç ve Dış Ticaret A.Ş, Tarihsiz), 1: 70., Kılavuz, İman Küfür Sınırı (tekfir meselesi), 86-87.

[10] Şehristanî, el- milel ve’n-Nihal, 106.

[11] İlyas Çelebi,” Mu‘tezile”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2006), 31: 392.

[12] Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş,  275.

[13] Buhârî, “Edeb”, 73., Müslim, “İman”, 111.

[14] Bid'at, sünnetin zıddıdır. Sünnet: Resulullah’dan (s.a.v) sahih olarak nakledilen şeydir. Bu umumi tarifin içine kitap da girer, çünkü o da Resulullah (s.a.v) vasıtasıyla bize gelmiştir. Sünnet kavlî, fiili ve takriri olur. Bir de buna ashab-ı kiramın sünnetini ilâve etmek gerekir. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v)  ile ashab-ı kiramın dine ait kavil, fiil ve takrirlerinden (kabullerinden) bize nakledilenler sünnet, bunun zıddı da bid’at olmuş olur. ( Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, 149.)

[15] Kılavuz, İman Küfür Sınırı (tekfir meselesi), 103-120.

[16] Ethem Ruhi Fığlalı,”Hâricîler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1997), 16: 176., Kılavuz, İman Küfür Sınırı (tekfir meselesi), 105.

[17] Beyâzîzâde, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin İtikadî Görüşleri ( el- Usûlü'l-münîfe li'l-İmam Ebî Hanîfe), 108(134)., Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, 113., Kılavuz, İman Küfür Sınırı (tekfir meselesi), 198-201.

[18] İmam Ebu Ca’fer et-Tahâvî, el-Akîdetu’t-Tahâviyye(İslam Akâid Metinleri), trc. Ali Pekcan (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2017), 113(233)., Kılavuz, İman Küfür Sınırı (tekfir meselesi), 101-102., Topaloğlu, Çelebi, “Tekfir”, 313.

[19] Ebû Hanîfe Nu‘mân b. Sâbit b. Zûtâ b. Mâh, el-Fıkhu’l-Ekber(İslam Akâid Metinler), trc. Ali Pekcan (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2017), 245(59)., Ebû İbrâhîm İsmâîl b. Yahyâ b. İsmâîl el-Müzenî el-Mısrî, Şerhu’s-Sünne(İslam Akâid Metinler), trc. Ali Pekcan (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2017), 239(82). Tahâvî, İslam Akâid Metinler(el-Akîdetu’t-Tahâviyye), 114(232).

[20] Buhârî, “Zekât, 1., İbn Mâce, “Fiten”, 1.

[21] Buhârî , “Salât”, 28., Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 95.

[22] Ali Muhammed Sallâbî, Siyer-i Nebi, trc. Mustafa Kasadar v.dğr. 6. Baskı (İstanbul: Ravza Yayınları, 2017), 1: 587-592.  

[23] Sallâbî, Siyer-i Nebi, 1: 587-634.

[24] Casim Avcı, “Kurayza(Benî Kurayza), Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları,2002), 26: 432.

[25] Sallâbî, Siyer-i Nebi, 2: 409-410., Muhammed Hamîdullah, “Hudeybiye Antlaşması, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1998), 18: 298.

[26] Mâide, 5/44.

[27] Kılavuz, İman Küfür Sınırı (tekfir meselesi), 105.

[28] Mâide, 5/41-46.

[29] Konyalı Mehmed Vehbî, Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsîr’il Kur’an, 4. Baskı (İstanbul: Üçdal Neşriyaat, 1967), 3: 1229-1231., Hazret-i Huzeyfe (ra)’a “bu ayetler “Beni İsrail hakkında mı inmiştir?” diye sorulduğunda O da “Evet onların hakkında inmiştir.” diye cevap vermiştir. (Ebi Abdullah Muhammed Bin Ahmed el-Ensarî  el-Kurtubi, el-Camiu Li Ahkami’l-Kur’an, Darü’l-Fikir, 2.Baskı (Kahire: el-Mektebetü’l Arabiyye, 1967), 6: 190.).

[30] Kurtubi, el-Cami‘ Li Ahkâmi’l-Kur’an, 6: 190

[31] Mâide, 5/44.

[32] Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb veya Tefsîrü’l-Kebîr, nşr.  Daru'l İhya et Turas el-Arabî, ( Beyrut: 1420 ), 9: 87., Tefsir-i Kebirde ve "Essıracül Münir"de yazılı olduğu üzere bir kimse Allah'ın hükmünü kalben kabul etmez onu bile bile diliyle inkâr ederse o takdirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik ettiği halde terk eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur. Nitekim büyük âlim İkrime (ra) da demiştir ki: Her kim Allah Teâlâ'nın hükmettiği ile onu bilerek inkâr ettiği halde hükmetmezse kâfir olur. Fakat her kim onu ikrar ettiği halde onunla hükmetmezse o fasıktır, zâlimdir, yoksa kâfir değildir. Bu husustaki üç âyeti kerime böyle yorumlanmaktadır. Zahir olan da budur.” (Ömer Nasuhi Bilmen, Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, Baskı Sayısı Yok (İstanbul: Bilmen Yayınevi, Tarihsiz), 2: 772.).

[33] Beyâzîzâde, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin İtikadî Görüşleri( el- Usûlü'l-münîfe li'l-İmam Ebî Hanîfe), 114(139).

[34] Bediüzzaman, Mektubat-2, 422.

[35] Vehbî, Hülasatü’l-Beyan Fi Tefsîr’il Kur’an, 3: 1229-1231., Daha geniş malumat için numaralandırılmış kısımlara bakılabilir.,  Bilmen, Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, 2: 772., Bediüzzaman, Mektubat-2, 422., Kurtubi, el-Cami‘ Li Ahkâmi’l-Kur’an, Darü’l-Fikir, 6: 190., er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb (Tefsîr-i Kebir), 9: 83-87.,  Elmalı’lı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Baskı Sayısı Yok ( İstanbul: Eser Neşriyat ve Dağıtım, 1979), 3: 1681-1703.

[36] Beyâzîzâde, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin İtikadî Görüşleri( el- Usûlü'l-münîfe li'l-İmam Ebî Hanîfe), 40.

 

 

 

 


Yorum Yap

Yorumlar