Soru

"Üçüncü İşaret: Suâl: Kur’ân-ı Hakîm’de ehl-i dalâlete karşı, azîm şekvâları ve kesretli tahşîdâtı ve çok şiddetli tehdîdâtı, aklın zâhirine göre, Kur’ân-ı Hakîm’in adâletli ve münâsebetli belâgatine ve üslûbundaki i‘tidâline ve istikametine münâsib düşmüyor. Âdetâ Kur’ân-ı Hakîm, âciz bir adama karşı, orduları tahşîd ediyor. Ve o ehl-i dalâletin cüz’î bir hareketi için, binler cinâyet etmişler gibi onları tehdîd ediyor. Ve onların müflis ve mülkte hiçbir hisseleri olmadığı halde, onlara mütecâviz bir şerîk gibi mevki‘ verip, onlardan şekvâlar ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?"

13. Lema'nın 3. İşareti'nin sualini ve cevabını cümle cümle izah eder misiniz? 

Tarih: 25.02.2025 20:23:28

Cevap

Üçüncü İşaret: Suâl: Kur’ân-ı Hakîm’de ehl-i dalâlete karşı, azîm şekvâları ve kesretli tahşîdâtı ve çok şiddetli tehdîdâtı, aklın zâhirine göre, Kur’ân-ı Hakîm’in adâletli ve münâsebetli belâgatine ve üslûbundaki i‘tidâline ve istikametine münâsib düşmüyor. Âdetâ Kur’ân-ı Hakîm, âciz bir adama karşı, orduları tahşîd ediyor. Ve o ehl-i dalâletin cüz’î bir hareketi için, binler cinâyet etmişler gibi onları tehdîd ediyor. Ve onların müflis ve mülkte hiçbir hisseleri olmadığı halde, onlara mütecâviz bir şerîk gibi mevki‘ verip, onlardan şekvâlar ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?

Kur’ân-ı Kerim’de kâfirler, müşrikler ve münafıklar gibi dalalet ehli olanlarla ilgili olarak; “İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?”[1]
“O halde, yaratan (Allah), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Hâla düşünmüyor musunuz?”[2]
gibi pek çok âyette büyük şikayetlerde bulunmakta; “Âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir. Orada (Cehennemde) ebedî olarak kalıcıdırlar! Onlardan ne azab hafifletilir ne de onlara (özür dilemeleri üzere) mühlet verilir!”[3] gibi ayetlerle de dalalet ehlini çokça tehdit etmektedir. Bu âyetlerde kâfirlerin inkârının, isyanlarının ne kadar çirkin olduğu ve onları çok şiddetli azapların beklediği ısrarla vurgulanmaktadır.

Kur’ân, belâgatli bir kitaptır. Onun için bir sözü gerektiği şekilde, gerektiği makamda gerektiği kadarıyla açık ve anlaşılır bir tarzda söyler. Aynı zamanda Kur’ân; her şeyde orta yolu takip ettiği gibi uslûbunda yani anlatımında da istikametle ve adaletle hareket edip her türlü aşırılıktan uzaktır. Kur’ân’ın kâfirler hakkında, pek çok âyette şiddetli tehditleri görünüşte akla pek uygun düşmüyor. Bu durum adetâ aciz güçsüz bir adamın üzerine koca ordular göndermeye benziyor. Bu âyetlerde dalalet ehli olanlar, küçük gibi görünen şirk ve inkârlarından dolayı, adetâ binlerce cinâyet işlemişler gibi tehdit ediliyor.

Kâfirler ve onların yolunda gidenler gerçek manada hiçbir şeye sahip değillerdir. Halbuki sahip oldukları her şeyi onlara veren Allah’tır. Haddini aşarak Allah’ın mülkünde ortak olmaya çalışan kâfirler ve müşrikler hakkında Kur’ân çokça şikâyet ediyor. Kur’ân’ın bu uslûbunun sırrı ve hikmeti nedir?

Elcevab: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle, çok tahrîbât yapabilirler. Ve çok mahlûkātın hukukuna tecâvüz ediyorlar. Az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar.

Onun sır ve hikmeti şudur ki; şeytanlar ve onlara uyanlar, haktan, hidayetten ve doğru yoldan saptıkları için onların meslekleri tahrip ve bozmaktır.  Hatta az ve küçük bir hareketle maddi ve manevi çok büyük tahribatları ve yıkımları meydana getirebilirler. Varlıkların Allah’ı bildirme ve ibadet gibi yaptıkları fiilleri inkâr ederek, onların haklarına tecavüz ederler. Böylelikle az bir hareketle çok büyük zararlar verebilirler.

Nasıl ki bir sultânın büyük bir ticaret gemisinde vazîfe gören bir adam, az bir hareketle, belki küçük bir vazîfeyi terketmesiyle,  o gemi ile alâkadâr bütün vazîfedârların semere-i sa‘ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve ibtâline sebebiyet verdiği için, o geminin sâhib-i zîşânı, o âsîden, o gemi ile alâkadâr olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip, o âsîyi dehşetli tehdîd eder ve onun cüz’î hareketini değil, belki o hareketinin müdhiş neticelerini nazara alarak ve o sâhib-i zîşânın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku nâmına o âsîyi dehşetli bir cezâya çarpar.

Nasıl ki bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde vazife gören bir adam, bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmesiyle gemide büyük zararların oluşmasına, belki geminin batmasına sebep olur. O gemideki bütün çalışanların gayretlerinin neticesiz kalmasına neden olur. O geminin sahibi de o gemide çalışan bütün işçiler hesabına, o adamdan çok şikâyetçi olur. Görevini yapmayan adamı tehdit eder. Gemi sahibi vazifesini ihmal eden adamın terk ettiği küçük vazifeye göre onu cezalandırmaz. Belki; onun küçük ihmalinin meydana getirdiği büyük zarara göre ve gemide çalışanların haklarını muhafaza etmek adına, o âsî adamı şiddetli cezalara çarptırır.

Öyle de Sultân-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidâyetle beraber bulunan ve ehl-i dalâlet olan hizbüşşeytanın, zâhiren cüz’î hatîâtlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkātın hukukuna tecâvüz ettikleri için ve mevcûdâtın vezâif-i âliyelerinin neticelerinin ibtâl edilmesine sebebiyet verdikleri için,

Şu Dünya; uzay denizinde hareket eden bir gemi hükmündedir. Bu Dünya gemisinde hidâyet ehli olan mü’minlerle, hidâyet yolundan ayrılıp şeytanın yolunda giden inkâr ehli beraber bulunmaktadır. Şeytanın yolundan gidenlerin inkârları ve Allah’a isyanları, yalnız kendilerini ilgilendiren küçük hatalar gibi görünse de işin hakikatinde bütün varlıkların haklarına ve hukuklarına karşı büyük bir tecavüz ve ihlâldir. 

Sanat onu yapan sanatkârdan, fiil onu yapan fâilden haber verir. Kâinattaki varlıklar; varlıklarıyla kendilerini yaratandan, üzerlerindeki sanatlarıyla sanatkârları olan Allah’tan haber verirler. Âyet-i kerimede mealen; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.’’[4] buyrulmuştur. Başka bir âyet-i kerimede de mealen “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey O’nu hamd ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız…”[5] Varlıkların Allah’ı tesbih ettiği haber verilmektedir.

Varlıkların yaratılış gayesi; kendilerini yaratan Allah’ın varlığını ve birliğini bildirmek ve tanıtmak, bir ayna gibi Allah’ın isim ve sıfatlarını göstermektir.  Aynı zamanda bütün varlıklar, Allah’ı tesbih ve ibadet ederler.

Kâfirler inkârlarıyla, varlıkların bu aslî gayelerini, vazifelerini ve ibadetlerini inkâr etmiş olurlar. Böylelikle onları başı boş, rastgele meydana gelmiş, değersiz ve kıymetsiz varlıklar gibi görmeye başlarlar.

onlardan azîm şikâyetler etmesi ve onları dehşetli tehdîd etmesi ve tahrîbâtlarına karşı mühim tahşîdât etmesi, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gāyet münâsib ve muvâfıktır. Ve mutâbık-ı muktezâ-yı hâldir ki; belâgatin ta‘rîfidir ve esasıdır ve isrâf-ı kelâm olan mübâlağadan münezzehtir.

Allah u Teala’nın da kâfirlerden, yıkım ve bozgunculuk yapanlardan büyük şikâyetler etmesi, onları ebedî cehennem azabıyla tehdit etmesi ve onlardan çokça bahsetmesi, tamamen hikmettir ve Kur’ân’ın belagatine uygundur. Kâfirlerin inkârı ve isyanının ortaya çıkardığı dehşetli tahribata ve yıkımlara karşı takınılacak en uygun haldir. Makamın gerektirdiği şekilde sözü söylemek olan belagatin ta kendisidir ve temelidir. Sözü israf etmek demek olan mübalağadan yani gereğinden fazla söz söylemekten de uzaktır.

Ma‘lûmdur ki; böyle az bir hareketle çok tahrîbât yapan dehşetli düşmanlara karşı gāyet metîn bir kal‘aya ilticâ etmeyen, çok perişan olur. İşte ey ehl-i îmân! O semâvî çelik kal‘a, Kur’ân’dır. İçine gir, kurtul![6]

Böyle az bir hareketle çok tahribat ve yıkım yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet sağlam bir kaleye sığınmayan elbette çok perişan olur. İşte ey mü’minler! O semadan inen çelik kale, Kur’ân’dır. Öyleyse, Kur’ân’ın emir ve yasakları çerçevesinde yaşa ve kurtul!

İkinci işaretin izahı için lütfen bakınız;

https://risale.online/soru-cevap/13-lema-4


[1] Enbiy, 21/30.

[2] Nahl, 16/17.

[3] Bakara, 2/161,162.

[4] Âl-i İmrân, 3/190.

[5] İsra, 17/44.


Yorum Yap

Yorumlar