Bediüzzaman Hazretleri'ne göre bu set Hindistan ve Çin'in kuzeyinde yer alan uzun bir dağ silsilesi olan Himalayalar civarındadır. Kendisi bu konuda şöyle der:
Ye’cûc ve Me’cûc’ün ve ta‘bîr-i diğerle târîh lisânında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç def‘a zîr u zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan, şarktan garba kadar harâb eden akvâm-ı vahşiye ve gārâtkâr milletlerin Hind ve Çin’deki akvâm-ı mazlûmeye tecâvüzlerini durdurmak için, o Himalaya silsilelerine yakın ve iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığını; ve o akvâm-ı vahşiyenin kesretle hücûmlarına çok zaman mâni‘ olduğu gibi...1
Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, Bediüzzaman Hazretleri, Kur'an'da isimleri Ye'cûc ve Me'cûc, tarihte ise Mançur ve Moğol olarak geçen bu kavimlerin yapmış oldukları zulmü anlatırken, onların Himalaya Sıradağlarının arkasından çıkarak bu zulmü yaptıklarını söylemiştir.
Yine Kehf Suresi'nde Zülkarneyn Aleyhisselam'ın doğuya, konuşulanları neredeyse anlamayacak kadar garip bir dille konuşan kavimlere gittiğinde, kendisinden bu şekilde bir set yapmasını istedikleri anlatılır. İlgili ayetler şöyledir:
Sonra (başka) bir sebeb (doğuya doğru, bir yol) ta‘kib etti.
Nihâyet güneşin doğduğu yere (doğu cihetindeki memleketlere) varınca, onu öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki, onun (o güneş ışıklarının) altında kendileri(ni korumak) için bir siper (dağlar ve ağaçlar) yapmamıştık.
İşte (Zülkarneyn’in işi) böyledir! Ve onun yanında olan şeyleri, gerçekten (hepsinden) haberdâr olarak kuşatmıştık.
Sonra bir sebeb (bir yol daha) tuttu.
Nihâyet iki dağ arasına varınca, bunların önünde öyle bir kavim buldu ki, (lisan ve anlayış cihetiyle) hemen hemen söz anlamayacak bir hâlde idiler.
Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye’cüc ve Me’cüc bu memlekette fesad çıkaran kimselerdir. Bu yüzden bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi (bir ücret) verelim mi?”
(Zülkarneyn:) “Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar, (sizin vereceğinizden) hayırlıdır; şimdi bana bir kuvvetle (gücünüzle) yardım edin de sizinle onların arasına aşılmaz bir sed yapayım.”
“Bana demir kütleleri getirin!” (dedi). İki dağ arası (bunlarla dolup) aynı seviyeye geldiği zaman: “Körükleyin!” dedi. Nihâyet onu (o demir kütlelerini) kor hâline getirince: “Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim!” dedi.
Artık (Ye’cüc ve Me’cüc) onu ne aşmaya güç yetirebildiler! Ne de onu delmeye tâkatleri yetti!
(Zülkarneyn:) “Bu (sed) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta‘yîn ettiği zaman (kıyâmet günü) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va‘di ise haktır” dedi."2
Dünyanın en yüksek yüz dağının tamamının bulunduğu bir bölgede, iki dağ arasındaki bir geçidin kapatıldığı düşünüldüğünde, böyle bir yapının bulunması oldukça zordur. Ayrıca askerlerin siper yapmak için yığmış oldukları kum çuvallarının dahi seneler içerisinde taşlaşarak doğal bir hal aldığını nazara alırsak, binlerce yıl önce yapılmış bu seddin de binlerce kilometre uzunluğu olan Himalaya Sıradağlarının içinde fark edilmesi oldukça güçtür. Fakat hem doğuda olması hem arkasında çokça zulümler yapan bir kavmin olması hem de geçit vermeyecek derecede engel olduğu düşünüldüğünde geriye Himalaya Sıradağları veya onun uzantılarından başka bir seçenek kalmıyor.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 110
Kehf, 18/89-98.

