Sözlükte “bir şeyi anmak, hatırlamak” anlamındaki zikir (zikr) kelimesi (çoğulu zükûr, ezkâr) dinî literatürde “Allah’ı anmak ve unutmamak suretiyle gafletten ve nisyandan kurtuluş” anlamında kullanılır. Zikir dil veya kalp ya da her ikisiyle beraber yapılır. Bu ise ya unutulan bir şeyi hatırlama ya da hatırda olanı muhafaza etme şeklinde olur.
İbadetlerin sıhhati için belli şartlar gerektiği halde zikir için hiçbir şart ileri sürülmemiştir. Gece gündüz, ayakta, oturarak, yatarak, abdestli abdestsiz zikir yapılabilir. En faziletli zikir kalp ve lisanla birlikte yapılan zikirdir, yani dilin kalpte olanı ortaya koymasıdır.1
Bu bağlamda zikir, İslam’da sadece dil ile Allah’ı anmak değildir. Kalp, akıl ve davranışlarla O’nu hatırda tutmak anlamına gelen çok yönlü bir ibadettir. Bu yönüyle zikir, insanın Allah ile bağını canlı tutan en önemli manevi faaliyetlerden birisidir.
Kur’an-ı Kerim’de zikir, sadece kelimeleri tekrar etmek olarak değil, bilinçli bir farkındalık hali olduğu şu ayetle anlatılmaktadır:
Onlar, îmân edenler ve kalbleri Allah'ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah'ın zikri ile mutmain olur.2
Yani zikrin kalp boyutuna işaret eder. Bu da gösterir ki zikir, kuru bir tekrar değildir, insanın iç dünyasında bir uyanış ve yöneliştir.
Peki, zikir, Allah’ın isimlerini papağan gibi tekrar etmek midir, yoksa onların anlamını kavrayıp hayatımıza yansıtmak mıdır?
Sadece dil ile yapılan zikir de ibadettir ve tamamen değersiz değildir. İnsan anlamını bilmese bile “Subhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahu Ekber” gibi ifadeleri söylemek sevap kazandırır. Çünkü bu sözler Allah’ı anma niyetini taşır. Ancak bu, zikrin en alt derecesidir. Asıl hedef, zikri kalp ve hayat boyutuna taşımaktır.
Anlamadan yapılan zikrin sevabı vardır, çünkü kişi Allah’ı anmaktadır. Fakat bu zikir, insanı derinden değiştirme gücüne tam olarak ulaşamaz. Anlayarak ve yaşayarak yapılan zikir ise insanın karakterini dönüştürür, ahlakını güzelleştirir ve Allah’a yakınlığını artırır. Bu yüzden en güzel zikir, hem bilinçli hem de hayatla bütünleşmiş olandır.3
Daha yüksek ve makbul olan zikir, Allah’ın isimlerini (Esmaül Hüsna) anlamak ve o isimlerin gereğini yaşamaktır. Örneğin Allah’ın “Rahman” ve “Rahim” olduğunu bilen bir insan, merhametli olmaya çalışır. “Adl” (adil) ismini bilen kişi, hayatında adaleti gözetir. “Rezzak” ismini idrak eden kişi, rızık konusunda aşırı kaygıdan kurtulur ve tevekkül eder. İşte bu, zikrin davranışa dönüşmüş halidir.4
Bu bağlamda zikir üç mertebede gerçekleşir:
Dil ile zikir: Allah’ın isimlerini söylemek, zikretmek.
Kalp ile zikir: Anlamını düşünmek ve hissetmek.
Hâl ile zikir: O isimlerin gereğini yaşamaya çalışmak.
En faziletli zikir, bu üç tarzın birleşmesidir.
Sonuç olarak zikir, sadece dilde kalan bir tekrar değildir. İnsanın Allah’ı tanıması, O’nu hatırlaması ve hayatını bu bilinçle şekillendirmesidir. Dil ile başlayan zikir, kalpte anlam kazanmalı ve davranışlara yansıyarak kemale ermelidir.
Reşat Öngören, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2013, c. 44, s. 409.
Ra’d, 13/28.
Reşat Öngören, "Zikir", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2013, c. 44, s. 410-411.
Bekir Topaloğlu, "Esmâ-i Hüsnâ" TDV İslâm Ansiklopedisi, 1995, c. 11, s. 404-405..

