Ümit, lügatte, arzu edilen, olması istenen bir şeyin gerçekleşebileceği ihtimâlinin verdiği rahatlatıcı, ferahlatıcı duygu, olması istenen bir şeye duyulan beklenti, umut gibi anlamlara gelmektedir.
Dinimizde ümit, sadece iyimser olmak demek değildir. Cenab-ı Hakk'ın rahmetine güvenerek sebeplere sarılma, çalışma ve gayret etme hâlidir. Hedefe doğru ilerlerken bir kısım olumsuzluklarla karşılaşıldığında, Rabbimizin sonsuz kudretine dayanarak tüm gücümüzle koşturmaya ve hizmet etmeye devam edebilmektir.
KUR'ÂN- KERÎM'DEN MİSALLER
Ümit kavramı için Kur'ân-ı Kerîm'den bazı misaller verelim: Kaynaklarda, Hz Vahşî'nin Müslüman olurken Peygamber Efendimiz (asm) ile aralarında geçen konuşmayla ilgili bazı ayrıntılar yer alır. Buna göre Hz Vahşî, Peygamber Efendimiz (asm)’in huzuruna çıktığında veya O (asm)'nun kendisine haber gönderip İslâm’a girmesini istediğinde, günahkâr olduğunu söyleyerek tereddütlerini ifade edince Peygamber Efendimiz (asm) ona şu ayetle cevap vermiştir:
İşte kim tevbe edip sâlih amel işlerse, artık şübhesiz ki o, tevbesi kabûl edilmiş olarak Allah’a döner.1
Bunun üzerine Hz Vahşî, “Ey Allah’ın Rasûlü (asm)! Ben neredeyse küfre denk bir günah işledim. Allah (c.c) bunu da hasenata çevirir mi?” diye sorunca Peygamber Efendimiz (asm) şu ayetle cevap vermiştir:
Şübhesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun dışındaki(günah)ları ise, (kendi lütfundan) dilediği kimse için affeder. Artık kim Allah’a şirk koşarsa, o takdirde doğrusu (haktan) uzak bir dalâlet ile sapmış olur.2
Bununla da kalbi tam mutmain olmayan Hz Vahşî, “Burada Allah (c.c)’ın dilediğini affedeceği bildiriliyor, beni bağışlamayı diler mi dilemez mi bilmiyorum.” deyince, Peygamber Efendimiz (asm) bu kez şu ayetle cevap vermiştir:
De ki: 'Ey nefisleri aleyhine (günah işlemekle ömürlerini) isrâf eden kullarım!(Günahlara bulaştık diye) Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Şübhesiz ki Allah, bütün günahları bağışlar!' Doğrusu, Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (kullarına çok merhamet eden)ancak O’dur.3
Bu ayetle birlikte Peygamber Efendimiz (asm), Hz Vahşî’nin bütün endişelerini gidermiş ve bunun ardından Hz Vahşî İslâm’a girmiştir.4
Bütün bu olanlar bize gösteriyor ki, Rabbimiz en büyük günahları dahi işleyen bir kulunun İslam'a girmesi için ayetler gönderiyor. Demek ki, gerek dünyevî gerekse uhrevî hiç bir işimiz hususunda Rabbimizin rahmetinden ümidimizi kesmemeliyiz. Çünkü O (c.c) kullarına karşı sonsuz merhamet sahibi olandır.
Ayrıca Allah'ın rahmetinden ümidimizi kesmenin, itikâdî bir sıkıntısı yani inanç esaslarına zıt bir tarafı daha var. Şöyle ki, ümitsizliğin bir anlamı da, "bana artık bu noktada (hâşâ) Allah (c.c) bile yardım edemez" demektir. Halbuki sonsuz kudret ve rahmet sahibi olan bir Zât (c.c) için bu asla düşünülemez. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk'a iman eden bir kişinin, ne şart altında olursa olsun Allah (c.c)'ın rahmetinden ümidini kesmesi doğru değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de Yakup (as), çocuklarına şu şekilde öğütte bulunmaktadır:
Ey oğullarım! (Haydi) gidin de, Yûsuf’la kardeşinden bir haber araştırın; hem Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü kâfirler topluluğundan başkası, Allah’ın rahmetinden ümîd(ini) kesmez.5
Yine İnşirah Suresinde şöyle bir ümit verilir:
İşte şüphesiz zorlukla berâber, bir kolaylık vardır. Gerçekten zorlukla berâber, bir kolaylık vardır.6
Ayrıca Talâk suresinde, rızkın hiç ummadığımız yerden geleceği anlatılarak şöyle ümit verilir:
Kim Allah’tan sakınırsa, (Allah) ona (her darlıktan) bir çıkış yolu kılar. Ve onu hesap etmediği yerden rızıklandırır!7
Peygamber Efendimiz (asm)'in, hicret esnasında, Sevr mağarasında Hz Ebubekir (ra)'e nasıl ümit verdiği, Tevbe suresinde şöyle anlatılır:
Eğer ona (Muhammed’e) yardım etmezseniz o takdirde (bilin ki), muhakkak o inkâr edenler, (Ebû Bekir’le beraber) iki kişiden biri olarak onu (Mekke’den) çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti. O zaman o ikisi mağaradaydılar da hani arkadaşına: "Üzülme, şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir!" diyordu. Artık Allah, ona sekînetini (kalplerine sükûnet ve huzur veren rahmetini) indirmiş, sizin görmediğiniz ordularla da ona (Resûlüne) kuvvet vermiş ve inkâr edenlerin sözünü (küfür davâlarını) en alçak kılmıştı. En yüce olan, ancak Allah’ın sözüdür. Çünkü Allah, Azîz (kudreti her şeye üstün gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.8
Yine savaşlarda galibiyet noktasında Cenab-ı Hakk'tan ümit kesmemek hususunda şöyle buyrulur:
O hâlde gevşemeyin ve üzülmeyin! Eğer (gerçekten) mü’min kimseler iseniz, en üstün olanlar sizsiniz!9
Bu ayet Elmalılı Tefsirinde şöyle izah edilir:
Uhud harbinde müminlerin bir kısmı bozulunca, o zaman düşman komutanlarından olan Hâlid b. Velid dağı tutmak istemiş, Resulullah da: "Sakın üzerimize yükselmesinler. Ya Allah, bizim kuvvetimiz ancak seninledir." demişti. Bu âyet de o zaman indi diye rivayet edilmiştir. Kurtubî tefsirinde anlatıldığı üzere gerçekten Uhud'dan sonra Peygamberimiz zamanında Muhammed ümmeti hangi seferde bulundularsa muhakkak başarılı olmuşlar, ondan sonra da sahabeden bir kişi bile bulunan her İslâm ordusu da öyle olmuştur.10
PEYGAMBER EFENDİMİZ (ASM)'İN HAYATINDAN MİSALLER
Hendek savaşı için hazırlıklar yapılırken, Sahabe Efendilerimiz, çok büyük ve sert bir kayayı parçalayamadıkları için Peygamber Efendimiz (asm)'e müracaat ederler. Peygamber Efendimiz (asm) sivri bir balyozu eline alıp besmele çekerek o kayaya üç kez vurur. Birinci vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini, bu memleketlerin saraylarını bulunduğu yerden gördüğünü söyler.11 Bu hadiseden de şu dersi çıkarıyoruz ki, Peygamber Efendimiz (asm), daha henüz Medine'yi savunacak kadar güce sahip olamadığı ve bu sebeple hendek kazıldığı bir zamanda bile, gelecekteki fetihlerden haber vererek ashabının gönüllerine ümit aşılamıştır.
Yine Hudeybiye anlaşması, Müslümanların aleyhine gibi görülen bir hadise olmasına rağmen, daha sonra gerçekleşecek pek çok fethin anahtarı olmuştur. Bu hadise de bize gösterir ki, olumsuz veya başarısız gibi değerlendirilen olaylar sonucunda asla ümidimizi yitirmemeliyiz. Çünkü pek çok olumsuz hadise, sonrasında hakkımızda olumlu neticeler vermiştir.
Peygamber Efendimizin (asm) hayatında ümitvâr olmakla ilgili daha çok hadiseler bulunmaktadır. Muteber siyer kitaplarına müracaat edilebilir.
RİSALE-İ NUR'DAN MİSALLER
Bediüzzaman Hazretlerinin hayatına baktığımızda, ümitvâr olmak hususunda pek çok misal görebiliriz. Örneğin Şam Emeviye Camiinde verdiği hutbede, ümmetin artık kıyamete doğru gidildiğini düşündüğü bir zaman diliminde, Bediüzzaman Hazretleri "İstikbâl, yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve îmâniye (iman ve Kur'ân hakikatleri) olacak." diyerek topluma müthiş bir ümit aşılamıştır.
Ayrıca Risale-i Nur hizmetine başladıktan sonra da hiç bir sürgün, hapis, işkence, O'nun hizmetini durduramamıştır. Hangi ortamda olursa olsun, Allah'ın dinine hizmet etmenin bir fırsatını bulmuştur. Yeri geldiğinde hapishaneye dahi "Medrese-i Yusufiye" ismini vererek oraları da birer ilim meclisine çevirmiştir. Kendisine sürekli yeni hizmet alanları açmıştır. Kur'ân'ın nurunun bütün dünyayı kuşatacağına olan inancını asla kaybetmemiştir.
Bizlere ümit aşılayan en mühim hakikatlerden biri de, haşir yani öldükten sonra dirilme inancıdır. Çünkü bir insan dünyada niyet ettiği bir kısım başarılara ulaşamasa da, Rabbimiz ahirette sanki biz onları başarmışız gibi bizlere sevabını ihsan eder. Mesela ömrü boyunca bir cami yaptırmak için çalışıp çabalayan bir kişi, bu niyetini gerçekleştiremese bile, ahirette bir cami yaptırmanın sevabını kazanmış olur. İşte bu düşünce bizim için müthiş bir ümit vesilesidir. Çünkü bizler bu inançla, dünyevi neticelere bakmadan, başarılı olup olmadığımızı umursamadan, çalışıp gayret etmeye devam ederiz. Başarısızlık asla bizi gevşetmez, hedefimizden geri çevirmez. Çünkü biliriz ki, sanki hedefimize ulaşmışız gibi sevabını ahirette alacağız.
Risale-i Nur Külliyatına baktığımızda daha pek çok yerde ümitvâr olma çareleri anlatılmıştır. Mesela en zor hastalıklarda bile, çekilen sıkıntıların ibadet hükmüne geçtiğini izah ederek sabretmeye hatta şükretmeye bizleri sevk eder. Artık ömrünün sonuna gelmiş olan ihtiyarları, sonsuz bir gençlik müjdeleyerek ümitlendirir. Başımıza gelen bütün musibetlerin, bizleri ikaz ve terbiye maksatlı olduğunu anlatarak moral verir.
Bediüzzaman Hazretlerinin Hutbe-i Şamiye eserinde12, ümitvâr olmakla ilgili söylediklerini şöyle özetleyebiliriz.
İslâmiyet gerek manen gerekse maddeten yükselmeye ve gelişmeye son derece müsaittir. Çünkü Rusları en güçlü dönemlerinde bile mağlup eden meşhur Japon Başkumandanının da söylediği gibi, tarihe bakarsak görürüz ki, Müslüman devletler Kur'ân'ın hakikatlerine uydukları sürece maddeten de gelişip yükselmişlerdir. Fakat Kur'ân'ın hakikatlerinden uzaklaştıkları sürece de gerileyip çöküşe geçmişlerdir. Çünkü bizim elimizde hak bir din bulunmaktadır. Diğer dinler ise tam zıttıdır. Batıl oldukları için, o dinlere körü körüne bağlı olan devletler gelişip ilerleyememiş, terk edip uzaklaşan devletler ise yükselişe geçmişlerdir.
Hem asr-ı saadetten beri, milyonlarca insan, aklî ve mantıkî delilleri kullanarak İslamiyet'i tercih etmişlerdir. Ama bunun tam zıttı, aklını ve mantığını kullanarak İslamiyet'i terk eden yoktur. (Delilleri araştırmadan, birilerini taklit ederek körü körüne başka bir dine geçmenin veya ateist olmanın ise bir hükmü yoktur.) Halbuki dinlerine en çok bağlı olan İngilizlerin ve Rusların, delilleri araştırarak, hatta bazen topluluklar halinde İslâmiyet’e girdiklerini görüyoruz. Burada tek ihtiyaç olan, bizim dinimizi doğru bir şekilde yaşamamızdır. Eğer bizler İslam'ın güzel ahlakını doğru bir şekilde üzerimizde gösterebilirsek, diğer dinlere bağlı olan insanlar kitleler halinde İslamiyet'i tercih edeceklerdir.
Ayrıca bu asırda fen ve teknolojinin gelişmesi de, İslamiyet'e olan ilginin artmasına sebep olmuştur. Çünkü ayetlerin ve hadislerin pek çoğu, bu bilimsel gelişmelerle ispatlanmıştır. Dolayısıyla gelişen teknoloji, insanları bir kat daha İslam dinine yaklaştırmaktadır. Hem bu asırda gerçekleşen savaşlar, zulümler, haksızlıklar da insanlığı uyandıran birer ikaz olmuştur. Çünkü bütün bu olumsuzluklar, insanları şu geçici dünyadan soğutup, sonsuz ve mutlu bir hayat arayışına götürmüştür. Bu arayış da, hak dini bulmakla sonuçlanmaktadır.
Bunlarla birlikte, İslamiyet güneşinin önünü kapatan perdeler de bir bir açılmaya başlamıştır. Müslüman olmayan milletlerin, ortaçağ kilise baskısından kalma cahillikleri, vahşetleri ve batıl olan dinlerine karşı olan körü körüne bağlılıkları, bu asırdaki fen ve medeniyet ile ortadan kalkıyor. Yine kilisenin ve papazların baskısı da hürriyet fikri ve gerçekleri araştırma eğilimi ile dağılıyor. Müslümanların, İslamiyet'e tam manasıyla uymamalarından kaynaklanan kötü ahlakları da, bu kötü ahlakın sonuçlarını görüp tekrar Kur'ân'a ve sünnet-i seniyyeye sarılmalarıyla ortadan kalkıyor.
Bir diğer engel ise şuydu: Bu asırdaki bilimsel gelişmelerle "Dünyanın sevr (öküz) ve hut (balık) üzerinde olması" gibi hadisler ve bir kısım ayetler sanki yanlışmış gibi algı oluşturuldu. Bu algılar İslamiyet'in yayılmasına engel oluyordu. Fakat bu ayet ve hadislerin hakiki manaları anlaşıldıktan sonra en inatçı filozoflar dahi kabul etmeye mecbur olurlar. Risâle-i Nur bu hakikatleri akla ve mantığa tam hitap edecek bir şekilde açıklamaktadır. Dolayısıyla, din düşmanlarının, İslamiyet'in önüne koymak istedikleri bu engel de ortadan kalkmaktadır.
Bütün bunlarla birlikte, Amerika'nın ve Avrupa'nın en meşhur filozoflarından Thomas Carlayl ve Prens Bismarck'ın, İslamiyet'i, Kur'ân-ı Kerîm'i ve Hz Muhammed (asm)'i öven sözleri, batı dünyasının kısa bir süre içinde bu hak din ile buluşacağını göstermektedir.
İslam âleminin maddi olarak da gelişip ilerleyeceğinin delilleri çoktur. Mesela bu asırda Müslümanların, İslam düşmanları tarafından fakir hâle getirilmeleri, bizim güçlenmemiz için büyük bir ihtiyaç hissetmemize sebep olmuştur. Bu ihtiyaç, bizim kısa bir süre içinde her alanda yükselip gelişmemize vesile olacaktır. Ayrıca Müslümanların üzerindeki baskıların kalkması da, ulvî hislerimizin heyecana gelmesine, rekabete ve yarış ortamına, teknolojik yenilenmeye sebep olduğu için, ilerlemeyi hızlandıracaktır. Bununla birlikte, İslamiyet'in aşıladığı cesaret ve kahramanlık hisleri de, zalimleri durdurma, mazlumlara yardım etme hislerini doğurur. Bu hissiyat da bizim maddeten yükselmemize vesiledir. Yine dinimizin en önemli emirlerinden biri olan i‘lâ-yı kelimetullah (Allah(c.c)'ın kelâmını, İslamiyet'i yaymak), ancak maddeten gelişip ilerlemekle mümkündür. Hiç bir şey olmasa bile, bu i‘lâ-yı kelimetullah emrini yerine getirmek için, İslam âlemi maddi olarak yükselecektir.
Bizler, İslam düşmanları tarafından bize aşılanan ümitsizlik sebebiyle, sadece batı dünyasının gelişebileceğini, İslam dünyası için böyle bir şeyin mümkün olamayacağını zannediyoruz. Hâlbuki insanlığın yaratılışına yerleştirilmiş olan tekemmül (olgunlaşma, mükemmelleşme) meyli, elbette Müslümanlar için de geçerlidir. Kıştan sonra baharın gelişi ne kadar kesinse, bu sıkıntılı asırdan sonra İslam âleminin de yükselişe geçişi o kadar kesindir.
Bütün bu deliller bize iki neticeyi ispatlamaktadır. Birincisi, İslamiyet manen ilerleyip, dünyanın pek çok ülkesine yayılacaktır. İkincisi ise, Müslümanlar maddeten de gelişip yükseleceklerdir.
Sonuç olarak biz Müslümanlara düşen, bu hakikatlere bakarak, hiç bir zaman ümidimizi kaybetmeden bütün gücümüzle gayret etmektir. Unutmayalım ki, gayret bizden, muvaffakiyet Cenab-ı Hakk'tandır.
Furkân Suresi, 25/71
Nisâ Suresi, 4/116
Zümer Suresi, 39/53
İbn Asâkir, LXII, 413
Yûsuf Suresi, 12/87
İnşirah Suresi, 94/5-6
Talâk Suresi, 65/2-3
Tevbe Suresi, 9/40
Âl-i İmrân Suresi, 3/139
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Tefsiri, Âl-i İmrân Suresi, 139
Ahmed, IV, 303; İbn-i Sa’d, IV, 83, 84.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s. 439

