İnsan, başına gelen hadiseler karşısında fıtraten hisseder; sevinir, üzülür, korkar, merak eder. Bu hislerin bulunması yanlış değildir. Yanlış olan, bu hislerin isyana, ümitsizliğe veya itiraza dönüşmesidir. Sevilen birinin vefatı karşısında üzülmek, insan olmanın ve merhametin bir neticesidir. Fakat mü’min, bu üzüntünün içinde boğulmaz; o hadisenin Allah’ın isimlerine bakan hikmet cihetini de düşünür. Böylece kalp üzülürken, ruh teslimiyet içinde kalır. Nitekim asr-ı saadette Hazreti Peygaberin (sav) başından geçen şu hadise bize örnek olmaktadır:
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mısırlı Hazret-i Mâriye’den İbrâhîm adında bir oğlu dünyâya gelmişti. Hazret-i İbrâhîm, Tebük dönüşü hastalandı ve bir müddet sonra vefât etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buna çok üzüldüler. Mübârek gözlerinden sessiz sessiz merhamet damlaları döküldü. Şöyle buyurdular:
“Göz ağlar, kalp de mahzûn olur, ancak biz Rabbimiz’in râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz! Vallâhi ey İbrâhîm! Biz senin firâkınla çok mahzûnuz!” buyurdu.1
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir taş getirilmesini emretti ve onu kabrin başına dikti. Hazret-i İbrâhîm’in kabri böylece bir alâmetle belirlendi. Kabrinin üzerine ilk defâ su serpilen de o oldu.
Bu sırada güneş tutulmuştu. Ashâbdan bâzıları, bunu bir câhiliye âdeti olarak Hazret-i İbrâhîm’in vefâtına bağladılar. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise hâdise esnâsında iki rekât namaz kıldı ve ashâbın bu düşüncelerini tasvîb etmediğini bildirerek:
“Güneş ve Ay Allâh’ın âyetlerinden iki âyettir. Bunlar hiç kimsenin ne ölümünden ne de hayâtından dolayı tutulur. Ay ve Güneş tutulması görünce Allâh’ı zikre koyulun ve namaz kılın!” buyurdular.2
Bir hadisenin bize bakan acı bir yönü bulunsa da, Allah’ın rahmetine, hikmetine ve rububiyetine bakan çok yönleri vardır. Ölüm de yalnız yokluk ve ayrılık değildir; terhis, vazife bitimi ve daha geniş bir aleme geçiştir. Bu hakikat düşünüldüğünde, fıtri hüzün tamamen yok olmasa da hafifler ve yerini sabra, rızaya ve duaya bırakır.
Burada yapılması gereken, “Ya sadece duygularımla hareket edeceğim, ya da hiç üzülmeyeceğim” diye düşünmemektir. Doğru olan, ikisini yerli yerine koymaktır. Fıtratın gereği olan hüzün yaşanır; fakat iman o hüznü terbiye eder. Kalp ağlayabilir, fakat dil isyan etmez. İnsan acı hissedebilir, fakat kaderi itham etmez. Çünkü mü’min bilir ki, Allah’ın takdir ettiği hiçbir şey abes değildir; her şeyde bir rahmet, bir hikmet ve bir terbiye vardır.
Bu noktada Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği ölçü çok mühimdir: Musibetin kendisi bir derece elemdir; fakat onu büyüten, yanlış bakıştır. İnsan yalnız kaybına, ayrılığına ve nefsine bakan tarafı düşünürse acısı artar. Fakat Allah’ın mülkünde bulunduğunu, O’nun rahmetiyle idare edildiğini, gidenlerin de sahipsiz olmadığını düşünürse kalbinde bir ferahlık meydana gelir. Yani mesele, duyguyu inkar etmek değil; duyguya iman gözüyle yön vermektir. Hz. Üstad şöyle der:
Her şey ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir.3
Bu sebeple sevilen birinin vefatında üzülmeniz fıtrata uygundur; “Niçin üzülüyorum?” diye ayrıca kendinizi suçlamanız gerekmez. Asıl dikkat edilecek şey, bu üzüntünün sizi Allah’tan uzaklaştırmaması, isyana sevk etmemesi ve ümitsizliğe düşürmemesidir. Hüzün, sabırla; ayrılık, dua ile; acı, teslimiyetle taşınmalıdır. Mü’minin tavrı budur: Göz yaşarabilir, kalp mahzun olabilir; fakat iman, bütün bunların üstünde sarsılmaz bir dayanak olur.
Sonuç olarak, fıtrat ile iman birbirine zıt değildir. Fıtrat hissettirir, iman ise o hissi doğru istikamete çevirir. Üzülmek insanlığın gereğidir; sabır ve teslimiyet ise kulluğun gereğidir. En güzel yol, acıyı inkar etmeden yaşamak; fakat o acının içinde Allah’ın rahmetini, hikmetini ve isimlerini görmeye çalışmaktır. Böyle yapıldığında insan hem yaratılışına uygun hareket etmiş olur hem de musibeti iman nuruyla karşılayarak kalbinde derin bir sükunet bulur.
Buhârî, Cenâiz, 44; İbn-i Sa’d, I, 138
Nesâî, Kusûf, 14
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 90.

