Bediüzzaman Hazretlerinin bunu “tahammül edilemez” görmesi, şahsî bir rahatsızlıktan değil; hayatı boyunca muhafaza ettiği istiğnâ, hürriyet, mahremiyet ve hizmet tarzı sebebiyledir.
Ömrü boyunca kimseye yük olmamaya çalışmış, zaruret olmadan başkasının yardım ve idaresi altına girmemiştir. Bilhassa “tecrid-i mutlak” ile geçen yıllarda, tanımadığı kimselerin bakımına mecbur kalmayı hem şahsî vakarına, hem mahremiyetine, hem de hizmetinin serbestiyetine zıt görmüştür.
Buradaki ifade, hastaya bakmanın kıymetini inkâr etmek değildir. Asıl mânâ şudur: Tanımadığı insanların hükmü altına girmek, onun bütün hayatındaki meslek ve meşrebine zıt düşüyordu. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri, mümkün oldukça başkasına minnettar olmadan yaşamayı, zaruret dışında başkasının tasarrufu altına girmemeyi tercih etmiştir.
Hem büyük bir ricâm var. Beni hastahaneye sevk etmeyiniz. Bütün hayâtımda, hususan bu yirmi iki sene tecrîd-i mutlak ömrümde tahammül edemediğim bir vaz‘iyete, yani tanımadığım hastabakıcıların hükmü altına mecbûr etmeyiniz.1
Bu cümlede öne çıkan nokta, “tanımadığım” ve “hükmü altına” ifadeleridir. Yani mesele yalnız hastalık değil; yabancıların idaresine bırakılmak ve mecburiyet altında tutulmaktır. Bu da Bediüzzaman Hazretlerinin istiğnâ düsturuna ve hayat tarzına ağır gelmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 518.

