ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİD KESMEYİNİZ!
Rabbimiz, Kur’ân-ı Hakîm’de yüzden fazla yerde, özellikle surelerin baş kısımlarında kendini اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ yani merhametli olanların en merhametlisi olarak bize takdim ediyor. Cenâb-ı Hak yeryüzünde muhtaçların, merhamet isteyen canlıların imdadına rahmetiyle koşuyor. Bizlere gayb âlemlerinden her sene baharı imdadımıza gönderiyor. O bahar ki; sayısız nimet ve güzellikleriyle hem gönlümüzü hem de sofralarımızı şenlendiriyor. Rabbimiz özellikle âciz ve zayıflara daha ziyadesiyle rahmetini gönderiyor. Mesela yeni doğmuş âciz, zayıf bir bebeğe annesi vesilesiyle mükemmel bir sütü ikram ediyor. Dünyaya yabancı olan, hiçbir şeyden haberi olmayan o bebeği; kalplere ihsan ettiği şefkatle harika bir tarza beslettiriyor, büyüttürüyor.
İşte böyle canlılara özellikle insanlara merhametli olan Rabbimiz aynı merhametini günahkâr, hataya düşmüş kulları için de gösteriyor. Rahmeti sonsuz, affı sınırsız olan Yüce Allah, bir âyet-i kerimede bizlere şu müjdeyi vermektedir:
De ki: ‘Ey kendi aleyhlerine günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah dilerse bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.1
Allah'ın rahmetinden ümit kesmek çok büyük bir günahtır. Allah’ın azap etmeyeceğinden emin olup günahlara ısrarla devam etmek nasıl yanlış ise, aynı bu şekilde Allah’ın bağışlamayacağını düşünüp O'nun rahmetinden ve merhametinden ümid kesmek de o derece yanlıştır.
Bunun sebebi insanların Allah’ı eksik veya yanlış tanımalarıdır. Eğer insan, rahmeti sonsuz olan Rabbini hakkıyla tanımış olsaydı Allah'ın affına mazhar olmak için, onun mağfiretine yaklaşmak için yapacağı en küçük şeyin bile, karşılıksız kalmayacağını bilirdi. Zira bir kudsi hadiste Allah Teâla Hazretleri rahmetiyle kuluna nasıl karşılık verdiğini şöyle anlatıyor:
Ben, kulumun benim hakkımda yaptığı zann üzereyim. O bana bir adım yaklaşırsa ben ona on adım yaklaşırım, O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.2
Evet, hakiki ve samimi bir Müslüman, her an korku ve ümit arası bir halde bulunması gerekir. Yani mü'min, hem işlediği hata ve haramlar sebebiyle Allah'tan korkmalı hem de Allah'ın emirlerini ifa ederek, yasaklarından kaçınarak Allah'ın rahmetinden devamlı ümitvar olmalıdır. “Rabbim nasıl olsa beni affedecek!” cümlesi ne kadar yanlışsa “Rabbim beni affetmez” cümlesi de o kadar yanlıştır. Zira insan bağışlanmayacağını düşünürse şeytanın tuzağına düşmüş olur. Bizler ne kadar günahkâr olursak olalım günahlarımız Allah’ın sonsuz rahmetinden büyük olamaz. Okyanuslardan daha geniş rahmeti olan Raabbimiz isterse en günahkâr, en isyankâr bir insanı da pekâlâ affedebilir. Bize düşen vazife, pişman olup günahlarımızı Rabbimize itiraf etmektir. Onun bizi bağışlamasını beklemektir. Çünkü insanız, melek değiliz ki, hata yapmayalım.
Lâkin şu nokta da çok önemlidir ki; “Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin" demek, fütursuzca günah işlemeye devam edin, demek değildir. Bu âyetin maksadı, en günahkâr insanların bile tevbelerinin kabul edilebileceğini bildirmek, dolayısıyla bir an evvel kötülükten vazgeçip kulluk şuuruna sahip olup Rablerine yönelmelerini teşvik etmektir.
ALLAH BENİ AFFEDER Mİ?
Hz. Îsâ’dan sonraki zamanlarda doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam, yaptığı yanlışı sonunda anlamış, günahlarından temizlenmeyi arzu etmiş, bunun mümkün olup olmadığını öğrenmek üzere dünyanın en bilgili adamını aramaya başlamıştı. Bu hadiseyi Peygamberimiz (asm), Ashabına bir gün şöyle bir menkıbe olarak anlattı:
Sizden önceki devirlerde yaşayan bir adam, 99 kişiyi öldürür, sonra, “Buranın en büyük âlimi kimdir?” diye soruşturur. Ona bir rahip gösterilir. Bunun üzerine o da rahibin yanına giderek ona, “ 99 adam öldürdüm, tevbe etsem kabul olur mu?” diye sorar. Buna karşılık rahip ise, “Tevben kabul olunmaz!” deyince onu da öldürür ve sayıyı 100’e yükseltir. Daha sonra da oranın en büyük âlimini sorup soruşturarak ona gider; “Ben 100 adam öldürdüm. Tevbe etsem kabul olur mu?” der. Âlim ise ona: “Evet, senin tevbe etmene kim engel olabilir ki? Ancak filân yere git, orada Allah-u Teâlâ’ya ibadetle meşgul olan insanlar var; onlarla beraber sen de Allah’a ibadet et ve onlarla ol!” tavsiyesinde bulunur. Bunun üzerine bu adam yola çıkar ve yarı yola vardığında da ölür. Rahmet melekleri ve azap melekleri bir araya gelerek onun durumunu görüşürler.. Rahmet melekleri, “Bu adam candan tevbe ederek buraya geldi” derler. Azap melekleri ise, “Bu kimse hiçbir iyilik yapmamıştır…” derler. Derken arkadan insan kıyafetinde bir başka melek bunların yanına gelerek onlara şöyle der: “İki belde arasındaki mesafeyi ölçünüz. Hangi tarafa daha yakın ise adam o tarafa aittir.” Bunun üzerine “Allah Teâlâ geldiği yere uzaklaşmasını, beriki yere de yakınlaşmasını emretti. Meleklere de iki mesâfenin arasını ölçmelerini emir buyurdu. Ölçüm sonunda adamın beriki köye bir karış daha yakın olduğu görüldü. Bunun üzerine o günahkâr kişi affedildi.” 3
Günahlar ne kadar çok ne kadar büyük olursa olsun, onlardan kurtulmanın mutlaka bir yolu vardır. Adam öldürmek büyük günahlardan biridir. Bir kâtil beş on kişiyi değil, yüz kişiyi bile öldürmüş olsa, Allah’ı inkâr etmedikten sonra günahını affettirmesi mümkündür. İşte hadis bu gerçeği çarpıcı bir misalle anlatmaktadır.
DÜNYA HAYATI BİR İMTİHANDIR!
Rabbimizin bizlere lütfettiği en büyük nimetlerden biri zamandır, ömürdür. Zaman, cenneti kazanmak için en büyük fırsattır. Bu sebeple, ömrümüzün her bir anı çok değerli, israf edilmemesi gereken yegâne bir sermayedir. Çünkü ömrünün kıymetini bilip onu boşa harcamayanlar, hayatının her safhasında Allah’ın rızasını gözetip Sevgili Peygamberimizin (sav) örnek hayatına ve sünnetlerine uyanlar, ahirette Allah’ın sonsuz ikramlarına, ihsanlarına nail olacaklar. Bu nedenle biz fâni kullar için ömrümüzü boşa geçirmek bir insan için en büyük ziyan, en büyük hüsrandır. Hâlbuki insan bu dünyada ebedî kalacağını zannediyor, hiç ölmeyeceğini, hiç dünyadan gitmeyeceğini zannediyor. Bu hayatı hiç bitmeyecekmiş gibi zannettiğinden dolayı gaflete ve günahlara dalıyor.
Oysa insanın sayılı ömür dakikaları var. Doğumdan ölüme doğru hızla gidiyoruz. Şöyle soralım: Daha yeni doğmuş bir bebek ölüme mi yakındır? Yoksa doğuma mı? Düşünelim. Evet, bir çocuk ilk nefesini de alsa ölüme yakındır. Çünkü geriye dönmek imkânsızdır. Hayatı, zamanı geriye çevirmek elimizde değildir. Aynı yer çekimi kanunu gibi kabrin insanları ölüme doğru çekmesi gibi bir kanun var. Nasıl yer çekimi kanunu kesin bir hakikatse ölüm de o derece kesin bir hakikattir.
Dünyada sınırlı bir hayat yaşıyoruz. Daha ilk nefesini almış bir çocuk ölüme bu kadar yakınsa acaba biz ne kadar yakınız? İşte bu muhasebeyi, bu tefekkürü her zaman yapmalıyız. Madem 15-25-45 yaşındaki bir insan ölüme daha fazla yakınsa bizim daha tedbirli olmamız gerekmez mi? Dünyada ebedi kalmayacaksak ebedi cennet için çalışmamız gerekmez mi? Dünyanın fani işleri için ebedi ahiret hayatını unutmak akıllıca bir iş midir? İşte dünyanın fani, geçici, aldatıcı yönlerini tefekkür ederek Rabbimize yönelmeliyiz. Her insan ölecek yaşta olduğuna göre ölümün zamanı ve yeri belli olmadığına göre bu günlerimizi fırsat bilip ölüme hazırlıklı olmamız daha akıllıca değil midir? Maalesef mezarlıklar ibadetlerini aksatan bu yüzden çok pişman olan insanlarla dolu.
Evet, bu imtihan dünyasında bir kez imtihan oluyoruz. Ve imtihanın sorularıyla beraber cevapları da veriliyor. Yani, çok âdil bir imtihan. İşte her zaman hatalarımızı yanlışlarımızı ne kadar çok olursa olsun sildirme ve affettirme imkânımız var. Bu nedenle ölüm gelmeden önce imtihan bitmeden önce kendimizi affettirmeye çalışmalıyız. Eskilerin, dünya imtihanı için söylediği; "Ey oğul! Nasıl gittiği değil, nasıl bittiği önemli” hakikatiyle ne günahlarımızdan ümidsiz olmalıyız ne de sevaplarımıza itimad edip kendimizi güvende zannetmeliyiz. Çünkü imtihan daha bitmedi.
Sonuç olarak, insan amansız bir hastalığın pençesinde bile olsa, hatta sayılı günleri kaldığını bile bilse samimane yaptığı tövbe Allah'ın izniyle kabul olur. Hayat umudu kalmadığından dolayı yapılan tövbe kabul olmaz diyemeyiz.
Zümer, 39/53
Buharî, Tevhid, 50
Buhârî, Enbiyâ, 54

