İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
Bu hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev‘inden gıbta damarını tahrik etmemektir. Çünkü nasıl insanın bir eli, diğer eline rekābet etmez; bir gözü, bir gözünü tenkid etmez; dili, kulağına i‘tiraz etmez; kalb, ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.1
Burada "tenkit etmemek" ifadesi, hiçbir şart altında yanlışları söylememek veya hataları düzeltmemek anlamına gelmemektedir. Burada asıl yasaklanan, nefisten kaynaklanan; kardeşini küçültmeye, itibarsızlaştırmaya veya kendisini üstün göstermeye yönelik yıkıcı eleştiridir. Çünkü cümlenin devamında verilen insan bedeni misali, burada neyin kastedildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur Talebelerini aynı bedenin organlarına benzetir. Nasıl ki insanın bir eli diğer eliyle rekabet etmez, bir gözü diğer gözünün kusurunu araştırmaz, dili kulağına itiraz etmez, kalp de ruhun ayıbını aramaz. Aksine, bütün organlar birbirlerinin eksiklerini tamamlar, kusurlarını örter, ihtiyaçlarına yardım eder ve aynı bedenin hayatı için birlikte çalışırlar. Eğer organlar birbirleriyle mücadele etmeye başlasa, bedenin düzeni bozulur, hayatı söner ve dağılır. Aynı şekilde, Kur’an ve iman hizmetinde omuz omuza vazife yapan Nur Talebeleri de birbirlerinin kusurlarını büyütmek, birbirlerini yıpratmak veya üstünlük yarışına girmek yerine; birbirlerinin eksiklerini tamamlamalı, kardeşlerine destek olmalı ve hizmetin selametini gözetmelidir.
Bununla birlikte, hakikat adına yapılan samimi ikaz ve nasihatler, güzel bir üslupla elbette yapılmalıdır. Bir mümin/Nur Talebesi açık bir hata işlediğinde, onu düzeltmeye çalışmak dinin emrettiği iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma vazifesinin bir gereğidir. Ancak bu, nefis hesabına yapılan yıkıcı bir tenkit değil, hakikat adına yapılan yapıcı bir uyarıdır. Maksat, karşı tarafı küçük düşürmek değil, onun eksiğini gidererek daha güzel bir noktaya ulaşmasına yardımcı olmaktır. Bu sebeple hak ve hakikat için, ihlası koruyarak yapılan ikaz, Hz. Üstadın yasakladığı tenkit kapsamına girmez.
Fakat bu uyarının nasıl yapılacağı da büyük önem taşımaktadır. Bir müminin hatasını toplum içinde teşhir etmek, kırıcı ve iğneleyici sözlerle dile getirmek çoğu zaman faydadan çok zarar getirir. Kardeşlik bağlarını zedeler ve nefisleri harekete geçirir. Bunun yerine uygun zamanı seçerek, mümkünse baş başa; nazik, mülayim, yumuşak, tatlı ve gönül alıcı bir üslupla, Kur'an'ın ifadesiyle "kavl-i leyyin", yani yumuşak sözle konuşmak gerekir. Böyle bir yaklaşım hem hatanın düzeltilmesine vesile olur hem de kardeşlik hukukunu korur. Bu durumda yapılan şey, yıkıcı bir tenkit değil, eksikliği tamamlamaya çalışan samimi bir nasihat ve ıslah gayretidir.
Netice itibarıyla Bediüzzaman Hazretlerinin "tenkit etmemek" kaidesi, yanlışları görmezden gelmek değildir. Nefisten doğan, kardeşini küçülten ve hizmete zarar veren eleştiriden uzak durmaktır. Hakikat ve maslahat adına, güzel bir üslupla, doğru zamanda ve doğru yöntemle yapılan yapıcı ikaz ise tenkit değil, kardeşinin eksikliğini tamamlamaya yönelik bir nasihat ve yardımdır. Böyle bir anlayış hem ihlası hem kardeşliği korur, Kur'an hizmetinin birlik ve bereketini devam ettirir.
Risale-i Nur'da Tenkit Bahisleri
Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek şeyler, kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telakki ediyorum. Siz de üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Adeta her biriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz.2
Bediüzzaman Hazretlerinin "Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız." diyerek dikkat çektiği husus, Nur Talebelerinin enerjilerini birbirlerinin kusurlarını araştırmaya değil, Kur'an hizmetine vermeleridir. Devamında "Tenkid edilecek şeyler, kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var." ifadesiyle, asıl mücadele edilmesi gereken alanın kardeşler değil, dine ve imana zarar veren fikirler ve cereyanlar olduğunu hatırlatmaktadır. Ardından "Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum... kendimindir telakki ediyorum." sözleriyle, gerçek kardeşliğin başkasının faziletini kendi fazileti gibi görebilmek olduğunu göstermektedir. Son olarak "Adeta her biriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz." diyerek kusurları yaymak yerine faziletleri yaymayı tavsiye etmekte, böylece tenkidin yerine teşvik ve takdiri koymaktadır.
Sizler her zamandan ziyade bu fırtınada tesanüdünüzü ve ittihadınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkid etmemesi, Risale-i Nur'un vazife-i kudsiye-i imaniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız. Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz. Yoksa az bir za'f gösterseniz, ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler. 3
Bediüzzaman Hazretleri, "Sizler her zamandan ziyade bu fırtınada tesanüdünüzü ve ittihadınızı..." ifadeleriyle yaşanılan dönemin zorluğuna dikkat çekmektedir. Böyle zamanlarda "birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkid etmemesi" gerektiğini özellikle vurgulayarak birlik ve beraberliğin şahsi meselelerden daha önemli olduğunu belirtmektedir. "Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz." ikazı, kırgınlıkların hizmete zarar vereceğini gösterirken, "ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler." cümlesi ise müminlerin kendi aralarındaki ihtilaflardan en çok din düşmanlarının faydalanacağını ifade etmektedir. Böylece tenkidi terk etmenin asıl sebebinin Kur'an hizmetinin selameti olduğunu nazara vermektedir.
Binler teessüf ki, şimdiki müdhiş yılanların hücumuna ma‘ruz biçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüz’i kusuratı bahane ederek, birbirini tenkid ile, yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyor.4
"Ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısırması gibi cüz'i kusuratı bahane ederek birbirini tenkid ile..." ifadesinde Bediüzzaman Hazretleri, müminlerin birbirlerinde gördükleri kusurları "sinek ısırması" kadar küçük görürken, dine ve imana yönelen saldırıları ise "müdhiş yılanlar" olarak nitelendirmektedir. Buna rağmen küçük kusurlarla meşgul olup birbirini tenkit edenlerin, farkında olmadan "yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına yardım ettiğini" söylemektedir. Böylece önceliklerin doğru belirlenmesini istemektedir.
Sakın, çok dikkat ediniz. İçinize bir mübayenet düşmesin. İnsan hatadan hali olamaz. Fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı i‘tiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki: Biz, değil böyle cüz’i hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevi saadetimizi Risale-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice i‘tibariyle dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir deyip nefsinizi susturunuz. Medar-ı niza‘ bir mes’ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.5
"İnsan hatadan hali olamaz." cümlesiyle herkesin hata yapabileceğini hatırlatan Bediüzzaman Hazretleri, nefis ve şeytanın bazen kişiyi "haklı olarak tenkide" bile sevk edebileceğini ifade etmektedir. Ancak buna rağmen "Biz... tesanüde feda etmeye mükellefiz." diyerek şahsi haklılığın bile kardeşlik ve hizmet uğruna geri planda bırakılmasını istemektedir. Eğer gerçekten çözülmesi gereken bir mesele varsa, "Medar-ı niza bir mesele varsa meşveret ediniz." tavsiyesiyle bunun tartışma ve tenkitle değil, istişare ile çözülmesini istemektedir. Son olarak "Herkes bir meşrebde olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir." diyerek farklı karakter ve anlayışlara hoşgörüyle yaklaşmanın önemini nazara vermektedir.
Risale-i Nur şakirdlerinin mabeynindeki tefani, birbirini tenkid etmemek ve kusurunu affetmek düsturu ile bu iki kardeşim, dünyevi ve cüz’i ve hissi şeyleri medar-ı münakaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktiza ettiği hürmet ve şefkatle beraber, nurun şakirdliği iktiza ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim benim hatırım için birbirini tenkid etmemek lazım geliyor.6
Bediüzzaman Hazretleri, "Risale-i Nur şakirdlerinin mabeynindeki tefani, birbirini tenkid etmemek ve kusurunu affetmek düsturuyla..." diyerek Nur talebelerinin en önemli esaslarından birinin kusurları affetmek olduğunu belirtmektedir. "Dünyevi ve cüz'i ve hissi şeyleri medar-ı münakaşa etmesinler." ifadesiyle geçici dünya meselelerinin kardeşlik hukukunu zedelemesine izin verilmemesi gerektiğini söylemektedir. "Benim hatırım için birbirini tenkid etmemek lazım geliyor." sözüyle de şahsi duyguların değil, hizmetin birlik ruhunun korunmasını istemektedir.
Saniyen: Konya’daki Rıf‘at Filiz kardeşimizin mektubunda, bazı sofilerin bize hafif tenkidlerinin hiç ehemmiyeti yoktur. Sakın müteessir olmasınlar. Hiç bir vecihle mukābele etmesinler. Şimdi ehl-i imanın, hususen ehl-i tarikatın ve bilhassa şahsıma ait tenkidlerini bir nevi‘ nasihat ve bir nevi‘ iltifat telakki ederim. Onlara hakkımı helal ediyorum. Şimdi ehl-i ilhadın bize dehşetli zararlarına karşı, kardeşlerimiz olan ehl-i imanın gāyet hafif, şahsıma karşı tenkidleri bir nevi‘ ikāz ve bizi ihtiyata sevk için bir dostluk telakki ediyorum.7
Konya'dan gelen bir mektuba verdiği cevapta ise Bediüzzaman Hazretleri, "Bazı sofilerin bize hafif tenkidlerinin hiç ehemmiyeti yoktur." diyerek kendisine yöneltilen eleştirileri büyütmemektedir. Hatta "Hiçbir vecihle mukabele etmesinler." diyerek talebelerinin cevap vermesini dahi istememektedir. Daha da dikkat çekici olarak "Şahsıma ait tenkidlerini bir nevi nasihat ve bir nevi iltifat telakki ederim." diyerek nefsi adına kırılmayı reddetmekte, bu tenkitleri kendisi için bir ikaz vesilesi olarak görmektedir. Çünkü onun nazarında şahsi itibardan daha önemli olan şey, ehl-i imanın birlik içinde kalmasıdır.
Saniyen: O vaiz ve alim zata benim tarafımdan selam söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, i‘tirazını, başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de o zatı ve onun gibileri münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hatta tecavüz edilse de, beddua ile de mukābele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukābele edemeyiz. Çünkü daha müdhiş düşman ve yılanlar var.8
"Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını başım üstüne kabul ediyorum." diyerek kendi nefsine yönelen tenkitleri olgunlukla karşılamaktadır. Buna karşılık talebelerine "Münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz.", hatta "Tecavüz edilse de beddua ile de mukabele etmeyiniz." diyerek son derece yüksek bir ahlak ölçüsü göstermektedir. Bunun gerekçesini ise "Daha müdhiş düşman ve yılanlar var." sözüyle açıklamaktadır. Müminlerin birbirleriyle uğraşmalarının değil, asıl tehlikelere karşı birlikte hareket etmelerinin gerekli olduğunu nazara vermektedir.
Genel olarak bu metinlerin tamamı değerlendirildiğinde Bediüzzaman Hazretleri'nin tenkit anlayışının merkezinde Kur'an hizmeti bulunmaktadır. O, haklı çıkmayı, üstün görünmeyi ve başkasının kusuruyla meşgul olmayı daima ikinci plana itmektedir. İhlası, uhuvveti ve tesanüdü ise her şeyin üzerinde tutmaktadır. Bu sebeple tenkidi değil, faziletleri yaymayı, kusurları affetmeyi, ihtilafları istişareyle çözmeyi ve gerektiğinde şahsi haklarından vazgeçerek hizmetin selametini korumayı tavsiye etmektedir. Böylece Risale-i Nur'da tenkitten kaçınmak, nefsi susturup Kur'an hizmetini ve İslam kardeşliğini muhafaza etmek anlamına gelmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 167.
Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 115.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 291.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 320.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 275.
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c.1, s. 123.
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c.4, s. 186.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 321.

