Ahlak

24.03.2009

6256

Namaz Kılan Kişilerin Televizyona Bakması Caiz mi?

Beş vakit namaz kıldığı halde, televizyon seyreden insanların durumu hakkında ne denebilir? Namazları makbul olur mu?

07.04.2009 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Beş vakit namazını kılan bir kimsenin ibadetini, günlük hayatta yaptığı diğer davranışlardan tamamen kopuk değerlendirmek doğru değildir. Namaz, kul ile Allah arasındaki en temel bağlardan biridir ve yerine getirilmesi Allah'ın emridir. Bu bağlamda kişi namazını her durum ve şartta kılması gerekir. Çünkü bu onun vazifesidir. Günaha girse bile namazı terk etmemelidir. Umulur ki namaz kişiyi kötülüklerden de alıkoyar. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

(Ey Resûlüm!) Kitab'dan sana vahyedileni oku ve namazı hakkıyla edâ et! Şübhe yok ki namaz, çirkin işlerden ve kötülüklerden (insanı) alıkoyar. (Namaz kılarak) Allah'ı zikretmek ise, elbette (herşeyden) en büyük olandır. Ve Allah, ne yaparsanız bilir.1

Ancak namazın makbuliyeti yalnızca şekil şartlarına değil, kişinin kalbine, niyetine ve namazın hayatına yansımasına da bağlıdır. Televizyon seyretmek başlı başına namazı iptal eden veya geçersiz kılan bir fiil değildir. Burada esas mesele, televizyonun içeriği ve kişinin bu içerikle kurduğu ilişkidir. Açık saçıklık, ahlaksızlık ve boş vakit israfı sadece televizyona mahsus problemler değildir. Bunlar günümüzde sokakta, oyunlarda, telefonda ve hayatın pek çok alanında karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla mesele bir aracı toptan suçlamak değil, insanın iradesini ve sorumluluk bilincini merkeze almaktır. Eğer televizyon, kişiyi harama sürüklüyor, vakit israfına ve kalbin katılaşmasına sebep oluyor, namazın huzurunu ve ahlaki olgunluğunu zedeliyorsa, bu durum kişinin manevi hayatı açısından ciddi bir problemdir. Buna karşılık, namazını kılan bir insanın bazı zaaflarının bulunması, namazının bütünüyle değersiz olduğu anlamına gelmemektedir. Neticede hayat bir imtihandır, bir mücadeledir. Bu imtihanın süresi de son nefese kadar devam etmektedir, Allah, insanın önüne kötü hallerini düzeltmesi için birçok fırsat çıkmaktadır. Televizyon konusunda Halil Gönenç Hoca şöyle demektedir:

Televizyon ise her eve isteyerek veya istemeyerek girmiştir. Yeryüzünde vuku' bulan olayları aktarmak, faydalı ilimleri öğretmek ve Allah Teala'nın yeryüzündeki halifesi olan insan ve ondan müteşekkil olan toplumları eğitmek için kullanılırsa şüphesiz bu güzel ve övgüye layık bir iştir. Fıtrat dini olan İslâm, buna engel olup, televizyonu haram olan âletlerden kılmaz. Ancak topluma zarar veren şeyleri nakletmek, dinsizliği ve kötülüğü yaymak, İslâm'a kin besleyen felsefeleri yayınlamak, insanların gözü önünde sanat ve edebiyat adı altında hayvanlar gibi tavır tutan fahişe ve fâcirlerin yatak odalarını yayınlamak büyük bir felaket olup insanlığı yerin dibine sokar, aile ve toplumu çökertir. Allah Teala'ya inanan herkesin, bunlardan, şerlerinden ve meydana getirecekleri belalardan hem kendilerini hem de ailelerini korumaları kendilerine vaciptir.2

Bu meselede dikkat edilmesi gereken temel nokta, sorumluluğun araçlarda değil, insanın iradesinde olduğudur. Televizyon kendi başına iyi veya kötü değildir. Onu iyi ya da kötü yapan, kişinin onu nasıl ve ne amaçla kullandığıdır. Mesela Şeytan, kendisini dinleyen için insanı cehenneme sürükleyen bir düşman olurken, onu dinlemeyen kimse için dolaylı olarak cennete götüren bir sebep haline gelir. Aynı şekilde televizyon da iradeye bağlıdır. Harama bakmanın, boş ve faydasız işlerle oyalanmanın aracı haline gelirse zararlıdır, fakat ölçülü kullanıldığında veya olumlu içeriklerle değerlendirildiğinde faydalıdır.

Fakat şöyle bir durumda var ki: Günümüzde televizyon neredeyse her eve girmiş durumdadır ve çoğunlukla izlenen içerikler, diziler ve filmler üzerinden ahlaksızlık ve sapkınlığın yoğun biçimde işlendiği yapımlardan oluşmaktadır. Bu sebeple toplumun büyük bir kısmı, farkında olarak ya da olmayarak bu görüntü ve sahnelere sürekli maruz kalmaktadır. Oysa geçmişte ahlak dışı sahneler çıktığında bu durumdan rahatsızlık duyulup kanal değiştirilirdi. Daha sonra hassasiyetler azaldı ve artık kanal değiştirmek yerine, anne-baba uyarıda bulunur ve o sahnelerde gözler kapatılırdı. Fakat zamanla bu duyarlılık da zayıfladı. Bugün ise bu tür sahneler “dizi işte” denilerek geçiştirilen, günah ve ahlaksızlık olarak bile görülmeyen bir sıradanlığa bürünmüştür. Günahın sıradanlaşması ise onu alışkanlık haline getirir. Alışkanlık haline gelen her yanlış, insanın kalbinde ve ruhunda derin manevi yaralar açar. Bu sebeple asıl tehlike, tek tek sahnelerden ziyade, kalbin bu görüntülere karşı duyarsızlaşması ve kötülüğe alışır hale gelmesidir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle demektedir:

Evet, günah kalbe işleyip, kalbi siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-ı imanı kalpten çıkarıncaya kadar kalbi katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük manevî bir yılan olarak ısırır.3

Yani günah, hafife alınıp alışkanlık hâline getirildiğinde kalpte bıraktığı iz giderek derinleşir, kalbi karartır ve zamanla iman nurunu zayıflatır. Maalesef televizyon gibi araçlar bu durumu, bu zamanda bir hayli yaygın hale getirmiştir. Bu sebeple insan sürekli tövbe halinde olmalıdır. Bu durum günahın alışkanlık haline gelmesini engeller. Tövbe ve istiğfarla temizlenmeyen her günah, insanı içten içe zehirleyen manevi bir zarar haline gelir. Bu yüzden asıl tehlike, günahın kendisinden çok kalpte oluşturduğu duyarsızlık ve katılaşmadır.

Sonuç olarak, namazını kılan bir müminin en büyük vazifesi, bu ibadeti hayatın merkezinde tutarak iradesini güçlendirmek ve kalbini korumaya çalışmaktır. Televizyon ve benzeri araçlar başlı başına günah sebebi değil, insanın imtihan vesileleridir, asıl sorumluluk onları nasıl kullandığımızdadır. Günahın sıradanlaşmasına izin vermemek, kalbi diri tutmak ve sürekli tövbe hâlinde olmak, bu çağın en önemli manevi mücadelesidir.

Kaynakçalar
  1. Ankebût, 29 / 45.

  2. Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Yasin Yay., İstanbul 2012, c.3, s. 137.

  3. Bediuzzaman Said Nursi, Lemâlar, Hayrat Neşriyat Isparta 2016, s. 4-5. / Bediüzzaman Hazretlerinin değindiği bu konu hadis-i şerifte geçmektedir. (Tirmizî, Tefsir, Mutaffıfın (3331); İbnu Mace, Zühd 29, (4244).


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (1)

GÜZEL İZAH

15.03.2012

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız