Soru

Tek Bir Ayetin İşareti

"Acaba bir tek âyetin bir tek işareti, gözümüz önünde ulûm-u İslâmiyede müteaddid ilmî ve kevnî hakîkatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleri ve da‘vâlarıyla, güneş gibi zuhûr eden îmân-ı haşrî, hakîkatsiz olması mümkün mü?" 

"Acaba bir tek âyetin bir tek işareti gözümüz önünde ulûm-u İslâmiyede müteaddid ilmî ve kevnî hakîkatleri" burasını örneklerle izah eder misiniz?

Tarih: 22.05.2020 11:14:59
Okunma: 346

Cevap

Kur’an’ı Kerim’in her bir ayeti içerisinde binlerce mana barındırmaktadır. İtikad âlimleri bir ayetten itikada dair bir hüküm çıkarırken, müfessirler başka bir mana, hukukçular başka bir mana, pozitif ilimlerle uğraşan âlimler başka manalar çıkarmaktadır. Hakeza herkesin seviyesine göre de ayetlerden çıkarılacak manalar vardır. Zira Kur’an ayetlerinde; hakikat, mecaz, kinaye, temsil, tahkik, zâhir, hafî, işaret, remiz, delalet, sarih, gibi birçok manalar mevcuttur. Bunlara misal olarak Üstad Bediüzzaman’ın birkaç izahını aşağıya kaydedeceğiz.

Elfâz okunurken ma‘nâlarını düşünmek, belâgat mezhebinde vâcib olduğuna işarettir. Çünki ma‘nâlar düşünülürse, nâzil olduğu gibi okunur. Ve o okuyuş tabiatıyla, zevkiyle hitâba incirâr eder. Hatta اِيَّاكَ نَعْبُدُ ’yü okuyan adam, sanki اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ cümlesindeki emre imtisâlen okuyor gibi olur. Cem‘-i sîgasıyla zikredilen ( نَعْبُدُ )’deki zamir üç tâifeye işarettir. Birincisi: İnsanın vücûdundaki bütün a‘zâ ve zerrâta râci‘dir ki, bu i‘tibârla şükr-ü örfîyi edâ etmiş olur. İkincisi: Bütün ehl-i tevhîdin cemâatlerine âittir. Bu cihetle şerîata itâat etmiş olur. Üçüncüsü: Kâinâtın ihtivâ ettiği mevcûdâta işarettir.[1]

( اِهْدِنَا ) “Hidâyeti taleb etmekle iâneyi istemek arasında ne münâsebet vardır?” Evet, biri suâl, diğeri cevab olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki: نَسْتَع۪ينُ ile iâne taleb edilirken, makam iktizâsıyla, “Ne istiyorsun?” diye vârid olan mukadder suâl ( اِهْدِنَا )ile cevablandırılmıştır. ( اِهْدِنَا ) ile istenilen şeylerin hem ayrı ayrı, hem müteaddid olması ( اِهْدِنَا )ma‘nâsının da ayrı ayrı ve müteaddid olmasını îcâb eder. Sanki ( اِهْدِنَا ) dört masdardan müştâktır. Meselâ, bir mü’min hidâyeti isterse, ( اِهْدِنَا ) sebat ve devam ma‘nâsını ifade eder. Zengin olan isterse ziyâde ma‘nâsını, fakir olan isterse i‘tâ ma‘nâsını, zayıf olan isterse iâne ve tevfîk ma‘nâsını ifade eder. Ve kezâ, “Her şeyi halk ve hidâyet etmiştir” ma‘nâsında bulunan خَلَقَ كُلَّ شَئٍ وَ هَدٰي hükmünce, zâhirî ve bâtınî duygular, âfâkî ve hâricî deliller, enfüsî ve dâhilî burhânlar, peygamberlerin irsâliyle, kitapların inzâli gibi vâsıtalar i‘tibâriyle de hidâyetin ma‘nâsı taaddüd eder.[2]

 

“(Habîbim, yâ Muhammed!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasîhatle da'vet et.”[3]

Bu ayetin tefsirinde Üstad Bediüzzaman şu izahatları yapmaktadır:

Meselâ, tıb fenninden suâl edilse, “Bu kâinât nedir?” Elbette diyecek ki: “Gayet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne-i kübrâdır. İçinde her ilaç güzelce ihzâr ve istif edil­miştir.”

Fenn-i kimyâdan sorulsa, “Bu küre-i arz nedir?” Diyecek: “Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahânedir.” Fenn-i makine diyecek: “Hiçbir kusuru olmayan gayet mükemmel bir fabrikadır.” Fenn-i zirâat diyecek: “Nihâyet derecede mahsûldâr ve her nevi‘ hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır. Ve mükemmel bir bahçedir.”

Fenn-i ticâret diyecek: “Gayet muntazam bir sergi ve çok intizâmlı bir pazar ve malları san‘atlı bir dükkândır.” Fenn-i iâşe diyecek: “Gayet muntazam bütün erzâkın envâını câmi‘ bir anbardır.”

Fenn-i rızık diyecek: “Yüz binler lezîz taâmlar kemâl-i intizâm ile içinde beraber pişirilen bir matbah-ı Rabbânî ve bir kazan-ı Rahmânîdir.”

Fenn-i askerî diyecek: “Arz, bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde, erzâkları ayrı ayrı, libâsları ve silâhları ayrı ayrı, ta‘lîmâtları ve terhîsâtları ayrı ayrı, kemâl-i intizâmla hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek Kumandan-ı A‘zam’ın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesinde gayet muntazam yapılıp idare edilir.”

Ve fenn-i elektrikten sorulsa, elbette diyecek: “Bu muhteşem saray-ı kâinâtın damı, gayet intizâmlı ve mîzânlı hadsiz elektrik lâmbalarıyla tezyîn edilmiştir. Fakat o kadar hârika bir intizâm ve mîzân iledir ki, başta güneş olarak, küre-i arzdan bin def‘a büyük o semâvî lâmbalar mütemâdiyen yandıkları halde, muvâzenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar. Yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyâtları hadsiz olduğu halde, vâridâtları ve gazyağları ve madde-i iştiâliyeleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvâzenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca küre-i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi (Hâşiye) odunsuz, kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetine, kud­re­tine bak. “Sübhânallâh” de. Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince “Mâşâllâh, Bârekâllâh, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ de.

Demek, bu semâvî lâmbalarda gayet hârika bir intizâm var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pek çok kitle-i nâriyelerin ve gayet çok kanâdîl-i nûriyelerin buhar kazanı ise, harâreti tükenmez bir cehennemdir ki, onlara nûrsuz harâret veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezi ve fabrikası dâimî bir cennettir ki, onlara nûr ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a‘zamıyla intizâmla yanmaları devam ediyor.”[4]

Kur’ân-ı Hakîm’in her tabakaya karşı bir nevi‘ i‘câzı vardır. Ve bir tarzda i‘câzının vücûdunu ihsâs eder. Meselâ, ehl-i belâgat ve fesâhat tabakasına karşı, hârikulâde belâgatteki i‘câzını gösterir. Ve ehl-i şiir ve hitâbet tabakasına karşı, garib, güzel, yüksek üslûb-u bedîin i‘câzını gösterir. O üslûb, herkesin hoşuna gittiği halde, kimse taklîd edemiyor. Mürûr-u zaman o üslûbu ihtiyârlatmıyor. Dâimâ genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensûr bir nazımdır ki, hem âlî, hem tatlıdır. Hem kâhinler ve gāibden haber verenler tabakasına karşı, hârikulâde ihbârât-ı gaybiyedeki i‘câzını gösterir. Ve ehl-i târîh ve hâdisât-ı âlem ulemâsı tabakasına karşı, Kur’ân’daki ihbârât ve hâdisât-ı ümem-i sâlife ve ahvâl ve vâkıât-ı istikbâliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i‘câzını gösterir. Ve ictimâiyât-ı beşeriye ulemâsı ve ehl-i siyâset tabakasına karşı, Kur’ân’ın desâtîr-i kudsiyesindeki i‘câzını gösterir. Evet, o Kur’ân’dan çıkan şerîat-ı kübrâ, o sırr-ı i‘câzı gösterir. Hem maârif-i İlâhiye ve hakāik-i kevniyede tevaggul eden tabakaya karşı, Kur’ân’daki hakāik-i kudsiye-i İlâhiyedeki i‘câzı gösterir. Veya i‘câzının vücûdunu ihsâs eder. Ve ehl-i tarîkat ve velâyete karşı, Kur’ân bir deniz gibi dâimâ temevvücde olan âyâtının esrârındaki i‘câzını gösterir. Ve hâkezâ, kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i‘câzını gösterir.[5]



[1] İşaratü’l-İ’câz, 17.

[2] İşaratü’l-İ’câz, 19.

[3] Nahl, 16/125

[4] Asâ-yı Mûsâ, 158-160.

[5] Zülfikâr, 306-307.


Yorum Yap

Yorumlar