İnsanın dünyaya gönderilişi bir imtihandır. Bu imtihanın önemli unsurlarından biri de şeytanın varlığıdır. Eğer şeytan yaratılmasaydı insanlar arasında gerçek bir ayrışma olmayacak, Hz. Ebubekir (r.a.) gibi en yüksek ruhlu şahıslarla Ebu Cehil gibi en kötü kişiler aynı seviyede kalacaktı. Bu bakış açısı, özellikle salih ameller işleyen insanlar açısından imtihanın ne kadar büyük bir kazanç olduğunu gösteriyor. Ancak meseleye ters yönden bakıldığımızda, bazı insanların bu imtihan sonucunda sonsuz cehennemi hak etmesi sorusu ortaya çıkar ve bu durum imtihanın iyi olup olmadığı konusunda bir tereddüt oluşturabiliyor.
İmtihanın adil olabilmesi için insanın irade sahibi olması gerekir. Şeytan, insanı zorlayan bir güç değil; sadece yanlış yola davet eden, vesvese veren bir varlıktır. İnsan ise akıl, vicdan ve peygamberler aracılığıyla bize ulaştırılan yol sayesinde doğruyu bulabilecek donanıma sahiptir. Bu nedenle kimse kötülüğe mecbur bırakılmaz. Sonsuz cehennem, şeytanın varlığının doğrudan bir sonucu değil, insanın kendi özgür seçimiyle yaptığı tercihlerinin karşılığıdır. Kişi, doğruyu bildiği hâlde inkârı ve kötülüğü seçerse, bunun sorumluluğunu da kendisi taşır.
İmtihanın amacı ve gayesi ise insanlar arasındaki makamların (seviyelerin) ortaya çıkmasıdır. Bir sınıfta hiç sınav yapılmazsa çalışkan öğrenci ile tembel öğrenci ayırt edilemez. Aynı şekilde, hayır ve şer arasında bir mücadele olmazsa insanın ahlaki ve manevi değeri de ortaya çıkmaz. Şeytan ve nefsin varlığı, bu mücadeleyi ortaya çıkarır. Bu ortamda Hz. Ebubekir (r.a.) gibi yüksek ruhlu şahsiyetler sadakat ve teslimiyetleriyle en yüksek mertebelere çıkarken, Ebu Cehil gibi kişiler kendi tercihleriyle en alt seviyelere düşmüşlerdir. Yani imtihan, herkese aynı şartları sunar; sonucu ise kişinin tercihi belirler. Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
Nihâyet (hesabları görülüp) iş(leri) bitirilince şeytan (onlara) şöyle der: “Muhakkak ki Allah, size gerçek bir va‘d ile söz verdi; (ben de) size va‘d ettim; fakat size sözümde durmadım. Bununla berâber benim için sizin üzerinize (zorlayacak) bir güç yoktu; sizi sâdece çağırdım (siz de) hemen (ve hiç sonunu düşünmeden) bana uydunuz. Öyle ise beni kınamayın; bil‘akis kendinizi kınayın! (Bugün artık) ne ben sizin kurtarıcınızım, ne de siz benim kurtarıcımsınız! Daha önce (dünyada iken) beni (Allah’a) ortak koşmanızı doğrusu ben (bu gün) inkâr ettim.” Şübhesiz ki o zâlimler yok mu, onlar için (pek) elemli bir azab vardır.1
Bu ayetin işareti ile, şeytan insana kötülüğü fısıldar, insan ise kendi tercihi ile buna yönelirse burda zarar kişinin kendine aittir. Burada tercih edilen şey basit gibi görünse de sonuç itibari ile bütün yaratılanları ve bunları yaratanı ve her an ayakta tutanı inkâr etmektir. Günümüzde bir devletin dahi kurallarına göre hareket edilmediği takdirde yıllarca hapis cezası çekiliyor. Şu koca varlık âlemini ve onu var edeni inkâr etmekte de elbette çok büyük bir ceza uygulanması haktır.
Sonuç olarak, şeytanın varlığı imtihanın adaletine zarar veren bir unsur değil, tersine imtihanı anlamlı ve değerli kılan bir yaratılıştır. İnsan, akıl ve irade sahibi olarak doğruyu seçebilecek imkânlarla dünyaya gönderilmiştir. Cennet de cehennem de bu bilinçli tercihin sonucudur. Dolayısıyla imtihanın sonucu, dış bir zorlamanın değil, insanın kendi özgür tercihiyle yaptığı seçimlerin âdil bir karşılığıdır. Çünkü gerçek adalet herkese hak ettiğini vermektir.
İbrahim 12 / 22

