Şefaatin kelime manası:
Seyyid Şerif Cürcani, Tarifat’ta şöyle der: “Şefaat, hakkında cinayet -büyük bir cürüm- vuku bulan günahların affını istemektir.”
Tehanevi: “Tazarru yoluyla başkasının menfaati için ondan zararın kalkmasını veya hayırlı bir duruma nail olması için istekte bulunmak” manasını verir. (Keşşafu Istılahatul Funun, c. 1, s. 1034)
Kamus-u Muhit’in mütercimi Asım Efendi şöyle der: Müellifin Basair’de beyanına göre (شفع) (شفاعه) manasınadır, bir kimseye nasır ve muin, yahut ondan sail ve talip olarak mukarenet ve inzimam manasına olup, badehu “mücrim veya muhtaç hakkında dilek eylemek”te isti’mal olundu.
Hülasa; şefaat, yardım, başkası hakkında dilekte bulunmak, aracı olmak manalarına gelmektedir.
Günümüzde şefaat, daha çok peygamberimizin mahşerde ümmetinin affı için Cenab-ı Hak’tan dilekte bulunması, dua etmesi anlamına gelmektedir.
Şefaati inkâr edenler:
Bilindiği kadarıyla İslâm tarihinde, “mahşer gününde Peygamberimiz(asv)’in (veya diğer peygamberlerin) ümmetine şefaat edeceğini” inkâr eden tek fırka, Mutezile fırkasıdır. Ehl-i sünnet alimleri, pek çok akli ve nakli delille Mutezile fırkasının bu düşüncesini çürütmüş ve onları susturmuştur.
Günümüzde de Mutezile fırkasına benzer tarzda şefaati inkâr eden veya bunların tesirinde kalarak çoklukla “Şefaat hak mıdır?” diye soranlara rastlıyoruz.
Burada şefaatin hak olduğuna dair ayet ve hadisleri zikrederek konuya açıklık getirmeye çalışalım.
Mahşer yerinde şefaat:
Mahşer meydanında toplanacak insanları üç kısma ayırabiliriz: Kâfirler, günahları çok olup geçici de olsa cehennemi hak etmiş olanlar, sevapları çok olup cennete girecek olanlar.
Kâfirler, küfürlerinden dolayı affa müstehak değillerdir. Onlar affedilmeyecek, onlara kimse şefaat de etmeyecektir. Şefaati reddeden bazı ayetler vardır ve bu ayetler ehl-i küfre yöneliktir. Mesela: “Şefaatçilerin şefaati onlara (kâfirlere) fayda vermez.” (Müddessir: 48)
Sevapları çok olup cennete girecek olanlara gelince, zaten onların şefaate ihtiyaçları yoktur.
Günahları çok olup cehenneme girebilecek kimselere gelince, Kur’ân’da ve pek çok hadiste, bu insanların bir kısmına peygamberimizin veya başka peygamberlerin, affedilmeleri için aracı olacağına (yani şefaat edeceğine) dair ifadeler vardır.
Burada ilk önce şefaate delil olacak ayetleri zikredelim:
O gün, Rahman'ın katında söz ve izin alandan başkası şefaat edemeyecektir. (Meryem: 87)
O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez. (Taha: 109)
Allah’ın huzurunda O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati fayda vermez. (Sebe: 23)
“İzni olmadan O’nun huzurunda kim şefaat edebilir?” (Bakara: 255)
O’nun izni olmadan hiçbir kimse şefaat edemez. (Yunus: 3)
O’ndan başka taptıkları ilahlar (kimseye) şefaat edemezler; ancak (Allah’ı) bilerek şahitlik edenler müstesna. (Zuhruf: 86) (Burada istisna edilenler İsa ve Üzeyr (as) ile meleklerdir.)
Göklerde nice melekler vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimse için (şefaate) izin vermedikçe, onların şefaatleri hiçbir fayda vermez. (Necm: 26)
Onlar (melekler) O’nun razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler ve O’nun heybetinden korkarlar. (Enbiya: 28)
Buraya kadar sıraladığımız ayetlerde, “şefaat olmayacak” denilmiyor. Ancak “Allah’ın izin verdiği, razı olduğu kimseler şefaat edecek” deniliyor.
Peygamberimiz ve şefaat:
Nisa suresinin 64. ayetinde şöyle buyrulur:
“Eğer onlar (günah işleyerek) nefislerine zulmettikleri zaman sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, Allah'ı, tevvab ve rahîm (tevbeleri çok kabul edici ve merhamet sahibi) bulurlardı.
Muhammed suresinin 19. ayetinde de şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Hem kendi günahın için hem de mümin erkek ve mümin kadınlar için Allah’tan mağfiret dile.”
Peygamberimize “mağfiret dile” diyerek yapılan emir, onun duasının kabul edileceğine işarettir. Çünkü Allah hem “mağfiret dile” deyip hem de kabul etmemezlik yapmaz. Bu mağfiret isteği dünyada veya ahirette olsa fark etmez. Bunu “yalnızca dünyadaki duadır” demek, delilsiz bir iddiadır ve yanlıştır.
Peygamberlerin mahşerde şefaatlerinden kasıt, onların ümmetlerinin affı için aracı olmaları, dua etmeleridir. Zaten şefaat kelimesinin dua ve aracı olmak manalarına geldiğini yukarıda zikretmiştik. “Peygamberler, mahşer yerinde dua edemezler” demek, delilsiz bir iddiadır. Üstelik ayet ve hadislere de muhalif olduğundan tehlikelidir.
Maide suresinin sonunda İsa (as)’ın mahşerde şöyle diyeceği zikredilir: “Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onlara mağfiret edersen, şüphe yok ki azîz ve hakîm olan ancak sensin.” (Maide: 118)
Bu ifadeler bir duadır. İsa (as) dua ediyorsa, âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed(sav)’in de ondan daha geniş ve şümullü olarak ümmetinin affı için dua etmesi ve bu duanın kabulü inkâr edilmemelidir. Zaten “Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a (övülecek bir makama) ulaştırır.” (İsra: 79) ayetini alimler şefaat olarak tefsir etmişlerdir. İmam Suyuti, “Ed-Dürrü’l Mensur” adlı tefsirinde “Makam-ı Mahmud”un şefaat-ı uzma olduğuna dair yirmi hadis-i şerif zikretmiştir. (c. 5, s. 324)
Şefaat hakkındaki hadisler:
Peygamberimizin kıyamet günü şefaat edeceğine dair hadisleri Buhari, Müslim başta olmak üzere pek çok hadis alimi rivayet etmiştir. İslâm âleminde en geniş hadis koleksiyonu olarak kabul edilen Kenzü’l Ummal’in 14. cildinin (390-415) ve (628-640) sayfaları arası, şefaate dair hadislerle doludur. Ve hadislerin toplamı (86)’dır. Bu 86 hadisin toplamı, kalbinde iman ve insaf olan herkese bir kanaat verecek mahiyettedir.
Kettani, mütevatir hadisleri topladığı “Nazmü’l Mütenasir Fil Ehadisi’l Mütevatir” adlı kitabında, peygamberimiz (asv)’ın “Her peygamberin Allah katında makbul bir duası vardır. Her peygamber duasını dünyada yaptı. Ben ise duamı kıyamette ümmetime şefaat için sakladım” hadisinin “Ebu Hureyre, Enes, Cabir, Abdullah b. Amr, Ubade b. Samit, Ebu Said el-Hudri, Abdurrahman b. Ebi Ukayl” tarafından sahih olarak rivayet edildiğini ve bu hadisin mütevatir olduğunu söyler.
Ayrıca mahşer yerinin dehşetinde, insanların peygamberlere müracaatı ve sonunda peygamberimize gelip şefaat dileğinde bulunmalarıyla ilgili meşhur hadis, 12 sahabeden nakledilmiş mütevatir bir hadistir. Bu mevzuda tafsilat için Kettani’nin mezkur kitabına müracaat edilebilir.
Kur’ân’ı tefsir ederken Kur’ân’ı Kur’ân’la, daha sonra hadisle, daha sonra sahabe sözüyle tefsir etmek, bütün alimlerin kabul ettiği bir usuldür. Kur’ân ayetlerini, sahih hadislere müracaat etmeden veya onlara muhalefet ederek tefsir etmek dalalettir.
Hülasa; buraya kadar zikrettiğimiz ayetler ve hadisler, Allah’ın razı olduğu ve izin verdiği kimselerin mahşer yerinde şefaat edeceklerini ayan beyan ortaya koyuyor.
Kur’ân’da umumilik ve hususilik:
Şefaati inkâr edenlerin bir kısmı, bazı ayetleri yanlış anladıkları için şefaati inkâr ediyorlar. Onların yanlış anladıkları ayetlere geçmeden önce, Kur’ân’ı doğru anlamak için Kur’ân’ın anlatım tekniklerinden birine dikkat çekmek istiyoruz:
Kur’ân’ın bazı ifadeleri vardır ki, zahiren umumilik ifade etse de hakikatte onların istisnaları veya tahsis edilen durumları vardır. Umumi olan bir hüküm bazen başka bir ayetle veya hadislerle tahsis edilir, hususileştirilir. (Fakat bir delil olmadan da tahsise gidilmez.) Bunu bilmeyenler, o ayetlerden yola çıkarak yanlış hüküm verirler ve sapıtırlar. Üstelik onların fikirlerini kabul etmeyenleri sapıklıkla suçlarlar. (Bu, şefaat konusunda olduğu gibi.)
Mesela Kur’ân’ın pek çok ayeti “Zekât verin” şeklindedir. Zekât emri, zahiren bütün Müslümanlara yönelik umumi bir emir iken, hakikatte yalnızca zenginlere yönelik hususi bir emirdir. Keza Âl-i İmran 97. ayeti şöyledir: “Yoluna (oraya gitmeye) gücü yeten bir kimsenin Kâbe’yi haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.” Burada “insan” kelimesi umumidir. Hâlbuki çocuklar ve deliler de insan oldukları hâlde, onlar müstesnadır.
Maide suresi 38. ayette “Hırsız erkek ve hırsız kadının elini kesin” ayeti umumidir. Bu ifadenin zahirine göre yumurta çalanın da elini kesmek gerekir. Hâlbuki hadislerin ifadesiyle bu umumi ifade “belli bir miktarla” tahsis edilmiştir.
Bakara suresinin 173. ayetinde “Meyte” yani “ölü hayvan eti”nin haram kılındığı belirtilir. Balık eti, bu ayete göre haram olmalıydı. Hâlbuki hadis-i şerifler, balık etinin caiz olduğunu belirterek ayeti tahsis etmiştir.
Boşanmış kadınların 3 hayız müddeti beklemesini emreden Bakara 228. ayeti umumi iken, Ahzab 49. ayeti, nikâhlanılan fakat kendileriyle zifafa girilmeyen kadınların iddet beklemeyeceğini ifade etmekle umumi ifadeyi tahsis etmiştir.
Kur’ân’ın bir yerde umumi zikrettiği, fakat bunu hemen ardından veya başka bir yerde tahsis ettiği ayetlere dair usul-i fıkıh kitaplarında pek çok örnek vardır.
Burada üzerinde durduğumuz şefaat konusu da bazı ayetlerde umumi olarak nefyedilmiştir. Fakat bu ayetler, zahiren umumi ise de onun da istisnai, hususi durumları vardır. Yukarıda zikrettiğimiz ayetler, şefaati umumi olarak nefyeden ayetleri “ancak Allah’ın izin verdikleri müstesna” ifadeleriyle tahsis etmektedir. (Taha suresinin 109. ayeti şöyle: “O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.”)
Şefaati inkâr edenler şu ayeti bize delil olarak sunacaklardır: “Ey iman edenler! İçinde ne bir alışveriş, ne bir dostluk ne de bir şefaat bulunan bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf edin. Kâfirler zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara: 254)
Hâlbuki bu ayet, devamındaki 255. ayetteki “İzni olmadan O’nun huzurunda kim şefaat edebilir?” ayetiyle tahsis edilmiştir. Yani ayet, (Allah’ın izni olmadan şefaat yok) manasındadır.
Buna benzer ayetleri de hep bu ölçüye göre değerlendirmek gerekir.

