Ortaya atılan bu iddia iç yüzünde aslında şunu barındırmaktadır: Kur’ân’da adı geçen peygamberler sayıca sınırlıdır ve çoğu Ortadoğu’dadır. Demek ki İslâm evrensel değil ve yalnızca indiği bölgelere hitap etmektedir. Buda (haşa) o bölgede uydurulmuş bir din algısını beslemektedir. Hâlbuki Kur’ân’da ismi geçen peygamberlerin çoğunun Ortadoğu merkezli olması, vahyin yalnızca o coğrafyaya ait olduğunu değil, ilk muhatapların tanıdığı tarih ve kültür üzerinden evrensel mesaj verilmesini ifade eder. Anlatılmayan peygamberlerin varlığı bizzat Kur’ân tarafından açıkça bildirildiği halde, sessiz kaldığı alanları “yokluk delili” saymak, cehaletten delil üretme yoluna gitmek demektir. Şimdi bu konuyu detaylı bir şekilde inceleyecek olursak;
İslâm'a Göre Tüm Peygamberler Ortadoğu'dan Mıdır?
Öncelikle bütün peygamberler Ortadoğu bölgesinde gelmemiştir. Yani dünyanın çeşitli bölgelerine hatta her coğrafyaya peygamberler gelmiştir. Bir rivayette peygamberlerin sayısının 124 bin, başka bir rivayette 224 bin olduğu bilinmektedir.1 Ayrıca Kur’ân ve hadis yoluyla bize bildirilen Peygamberlerin dışında nereye geldiklerini, hangi topluma tebliğde bulunduklarını bilmediğimiz başka peygamberler de vardır.
Hem öyle peygamberler (gönderdik) ki, elbette onları(n kıssalarını) daha önce sana anlattık ve öyle peygamberler de var ki onları(n kıssalarını) sana anlatmadık. Ve Allah, Mûsâ ile (ses, harf ve kelimelere muhtaç olmadan, vâsıtasız) bir hitâb ile konuştu.2
Celâlim hakkı için, senden önce de peygamberler gönderdik; onlardan sana kıssa(larını) anlattığımız kimseler de var, içlerinden sana kıssa(larını) anlatmadığımız kimseler de var. Nitekim Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir mu'cize getirmesi mümkün değildir. Fakat Allah'ın emri geldiği zaman, hak ile hükmedilir; işte o zaman, (mu'cizeleri) boşa çıkarmaya çalışanlar hüsrâna uğramıştır.3
Bu iki âyet yorumlamamıza gerek duymayacak şekilde açıktır. "Öyle peygamberler de var ki onları(n kıssalarını) sana anlatmadık." diğerinde ise "içlerinden sana kıssa(larını) anlatmadığımız kimseler de var." İbareleri ile açıkça Kur'ân'da adı geçenler dışında peygamberler olduğunu anlatıyor. Mesela bir kişi gelip "milattan önce 3000 yılında Fransa'da peygamber var mıydı?" diye sorarsa bu iki âyete dayanan İslâmi cevap "evet olabilir" olacaktır. Yine başka âyetlerde şöyle buyrulmaktadır:
And olsun ki, her ümmet içinde: “Allah'a kulluk edin ve tâğuttan (Allah'ın yerine tutacağınız her şeyden) kaçının!” diye (kendilerine nasîhat etmesi için) bir peygamber gönderdik. Artık onlardan bir kısmını (hikmetine binâen kendi lütfuyla) Allah hidâyete erdirdi, bir kısmına da (inkârları yüzünden) dalâlet hak oldu. Öyleyse yeryüzünde bir dolaşın da (peygamberlerimizi) yalanlayanların âkıbeti nasıl olmuş bakın!4
Muhakkak ki biz seni, bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak hak ile gönderdik. Ve hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı geçmiş olmasın.5
Bu âyetlerde Allah her ümmete bir peygamber gönderdiğini söylemektedir. Bu âyetlerin geldiği dönemde Arabistan’daki insanlar dünyanın Ortadoğu’dan ibaret bir yer olmadığının, uzak mesafelerde pek çok farklı ülke olduğunun farkındaydı. Bu âyet onlara söylendiğinde bu âyeti kabul etmeleri, o uzak ülkelerde yaşayan topluluklara da geçmişte peygamber gönderildiğine iman etmelerini gerektirir.
Sonra onun ardından nice peygamberleri kavimlerine gönderdik; derken onlara apaçık deliller getirdiler; fakat önceden yalanladıkları şeye (yine) îmân edecek değillerdi. İşte(biz), haddi aşanların kalblerini (küfürleri sebebiyle) böyle mühürleriz!6
Bu âyette de peygamberlerin kendi kavimlerine gönderildiğinden bahsedilmiştir. Ortadoğu’daki bütün halklar kendileri dışında dünyada başka halklar olduğunu biliyordu. En basitinden hepsi İran ve Roma’nın varlığından haberdarlardı ve buralarla ticaret yapıyorlardı. Bu iki âyetin direkt lafızlarından ve bu durumdan kolayca anlaşılacağı üzere İslâmi anlatı hiç bir döneminde “Tüm peygamberler Ortadoğu’dan çıkmıştır.” gibi bir iddiayı savunmamış, aksine bunun tam tersi olacak şekilde Müslümanlar tüm ümmetlere peygamber geldiğine inanmış ve bunu savunmuştur.
Niçin Sadece Belli Bir Coğrafyaya Gelen Peygamberlerden Söz Edilmiştir?
İnsanlık tarihi, Orta Doğu’da meydana çıkmış ve oradan dünyaya yayılmıştır. Orta Doğu, insanlığın pazar yeri hükmüne gelmiştir. İlk peygamber olan Âdem (as) ile Havva validemizin dünyaya gönderildikten sonra Arafat’ta buluşmaları ve orada yaşamaları ve çoğalmaları o bölgeyi âdeta insanlık için bir merkez haline getirmiştir.
1400 yıl geriye bakan bir göz, hayatı kendi yaşadığı çağdan ibaret zannedebilir. 23 yıllık bir süre 1400 yıla kıyas edildiğinde sanki bir an gibi değerlendirilir. Burada yapılan hata biraz böyledir. Kur’ân 23 yılda indirilmiş bir kitaptır. Bir toplumu bütün haliyle çalkalamış ve 23 yılın sonunda onu baştan aşağı değiştirmiştir. 1. yılda tamamen zayıf ve iki elin parmağı kadar inananı olan bir din 23 yılda indirilen bu kitabın önderliğinde 23. yılında Doğu Roma İmparatorluğu’na karşı savaşmak için bir ordu toplamıştır. Peygamber Efendimiz (sav) bu ordu yola çıktığında vefat etmiştir. Bugünden geriye bakıldığında bu 23 yıl her ne kadar bir ana indirgeniyor olsa dahi biraz sakin düşünüldüğünde fark edilen gerçek, bu sürecin oldukça çalkantılı ve hızlı ilerleyen bir süreç olduğudur. Bu girizgâhı neden yaptık?
Kur’an 1. yıldan itibaren kıssa anlatılarında ve öğütlerinde 23. yılda Doğu Roma İmparatorluğu ile mücadele edecek olan toplumu eğiten bir kitaptır. Kur’an’daki kıssa anlatıları masal değildir. Birer eğitim aracıdır. Orada peygamberlere yapılan atıflar dikkatli bir gözle okunduğunda “Bakın şu peygamberin başına gelen şu an sizin de başınıza geliyor. Sabredin, sevinin ya da şöyle davranın.” anlamlarına gelmektedir. Bu kıssaların amacı peygamber listesi vermek değildir. Bu Kur’ân’ı Tevrat metninden ayıran en önemli özelliktir. Tevrat metninden farklı olarak Kur’ân, peygamberlerin yaşadıkları kronoloji ya da soy ağaçları ile ilgili birinci dereceden bilgi verme kaygısı gütmez. Kur'ân'da ana hedef eğitimin unsuru olan mesajdır. Bu eğitimin başarılı olduğu ise 23. yılın sonunda ulaşılan duruma bakıldığında açıkça ortadadır.
Örneğin Kur’ân’da Uzak Doğu, Avusturalya yahut Avrupa’da gelen bir peygamberin kıssası anlatılsaydı toplumun alışık olmadıkları ve aralarında ilişki bulunmadıkları belki hiç duymadıkları bir bölge, soy, kültür, toplum oldukları için itiraz edip, niçin onlardan bahsedildiği sorulacak, itiraz edilecekti. Fakat Kur'ân’da bahsedilen peygamberlerin kendi soy bağlarının olduğu, kültürün benzediği, ticaret, seyahat vb. sebeplerle devamlı iç içe oldukları toplumlara gemleri öğüt alma, mesaj verme ve çıkarım yapma imkânını güçlendirmektedir.
Burada amaç toplumu eğitmekse muhatapların tanıdığı ve bildiği coğrafyalardan örnekler getirmekten daha doğal ne vardır? Bu durumu daha kolay anlamak için o çağda Arap coğrafyasında yaşayan birisi olarak kendimizi düşünebiliriz. Kur'ân sürekli adını bile anlayamadığımız, varlığını bile bilmediğimiz coğrafyalardaki “peygamber olduğunu söylediği” kişilerin hayatlarından örnekler getiriyor. Çin’de adını bile söyleyemediğiniz bir peygamberden bahsediyor, varlığını bile bilmediğiniz bir coğrafya olan Amerika’da bir peygamberin öyküsünden size mesaj veriyor olduğunu düşünün. Bu elbette sizi etkilemez ve tuhaf gelirdi. 23 yılın sonunda da o başarıları elde edemezdiniz. Nitekim bir âyette şöyle denilmektedir:
De ki: “Yeryüzünde dolaşın da o günahkârların âkıbeti nasıl olmuş bakın!7
Bu kavimler ve akıbetleriyle ilgili her detayı bilmiyor olsalar dahi toplum onlara ismen tamamen yabancı değildi.
Kur'ân, muhatabını esas aldığı için muhataplarına göre konuşur. Eğer bir peygamber geliyorsa muhatapların durumunu ciddiye alması gayet doğaldır ve hatta olması gerekendir. Aksi halde muhatapları ciddiye alarak eğitmeyecekse peygamber gelmesinin ne anlamı olurdu ki? Kur'ân gökten iki kapak arasında mushaf (kitap) olarak son haliyle inebilirdi.
İslâmi Metinler Dışında Peygamberlik Var Mı?
Net bir ifade kullanarak "Şu çağda filan coğrafyada şu kişi peygamberdir." denilmesi tarihi olarak imkânsızdır. Bunu net bir şekilde söyleyebilmeyi imkânsız kılan bazı sebepler vardır:
1- Tarihi veri kaynaklarımız çok eskiye gitmez. Antik toplumlarda yazılı kaynağı en fazla olan toplum Yunan toplumudur. Onda dahi belli bir çağa gelene kadar müdahale edilmemiş kaynak sayısı oldukça azdır.
2- Tarihi kaynağın olduğu dönemlerin öncesi ile ilgili bir şey söylemek zaten imkânsızdır. Kaynağın olduğu dönemlerde dahi biyografik kaynak yok denilecek kadar azdır. Örneğin tam bir Sokrates biyografisi onca kaynağa rağmen mümkün değildir. Bugün zaten bu konu tartışılmaktadır. Platon'un Sokrates'i her ne kadar meşhur olduğu için kabul görse dahi alternatif pek çok Sokrates anlatısı vardır. Örneğin Konfüçyüs'ün konuşmaları pek çok müdahaleye maruz kaldığı gibi hayatı da kesin değildir. Bakınız şu an MÖ 6. yüzyılda bölgesinin en ünlü şahsiyetleri hakkında bile veri akışı böyle sağlıksızdır. Bu bağlamda "MÖ 1200 yılında Norveç'te kim peygamberdi?" sorusu elbette tuhaf bir sorudur. Bu soruyu soran kişiye "MÖ 1300 yılında Norveç'te ya da Amerika'daki yöneticinin adı nedir? Nasıl biriydi?" diye sorsak cevap veremez. Onun bu cevap verememesinden "Norveç'te hiçbir yönetici yoktur." sonucuna varmak tuhaf olur. Zira tarihi veri akışı yetersizdir.8
Sonuç
İslâm’a göre peygamberlik belirli bir coğrafya ile sınırlı değildir. Kur’ân açıkça her ümmete bir uyarıcının gönderildiğini bildirir. Kur’ân’da adı geçen peygamberlerin çoğunun Ortadoğu merkezli olması, tüm peygamberlerin oradan geldiği anlamına değil, vahyin muhatap aldığı toplumun tanıdığı coğrafya ve tarih üzerinden eğitim ve ibret amacı taşımasına işaret eder. Kur’ân bir “peygamberler tarihi kitabı” değil, mesajı merkeze alan bir hidayet kitabıdır.
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. 5, s.265-266.
Nisa, 4 / 164.
Mü'min, 40 / 78.
Nahl, 16 / 36.
Fatır, 35 / 24.
Yunus, 10 / 74.
Neml, 27 / 69.
Altay Cem Meriç, "İslam'a Yönelik İtirazlar ve Cevaplar Muhtelif-1" İnan Yayınları, 2024, s. 126-131.

