Nefs; sözlükte can, ruh, kalb, kan, beden, zat, bir nesnenin cevheri, bedenle beraber ruh, azamet, izzet, hamiyet, irade ve meşiet manasında kullanılmaktadır. Nefs, bir şeyin zatı, kendisi ve hakikati demektir. Şehvet ve gadabın kaynağı olan kuvve-i nefsaniye anlamında da kullanılmaktadır. Diğer bir tanıma göre nefs, hayat ve his kuvvetleriyle irade ile yapılan hareketlerin ortaya çıkmasını sağlayan latif bir cevherdir. Felsefeciler buna ruh-u hayvanî demektedirler. Muhakkik kelamcılar, mutasavvıflar ve filozoflara göre nefs, insan bedeni ile ilgili olan mücerred kuvveye denir. Kelamcıların ve sofîlerin çoğuna göre nefs, maddi ve insan bedenine sirayet eden latif cisme denir. Kişinin kendi nefsini, karşılığında cennet olacak şekilde, yine hakiki sahibi olan Allah'a satabileceğini Rabbimiz bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurur:
Şübhesiz ki Allah, mü'minlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında Cennet hakikaten onların olmak üzere satın almıştır!1
Bu âyetin nüzul sebebini âlimler şu şekilde açıklarlar:
İbn Cerîr, Muhammed b. Kâ'b el-Kurazı'den nakleder: Abdullah b. Revâha (ra), Resûlullah'a (sav), "Rabb'in ve nefsin için istediğin şeyleri şart koş" dedi. Resûl-i Ekrem (sav) buyurdu: "Rabbim için O'na kulluk etmenizi ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı; kendim için de mallarınızı ve canlarınızı neden koruyorsanız beni de onlardan korumanızı şart koşuyorum." Dediler ki: "Bunları yaparsak bizim için ne vardır?" Peygamber Efendimiz "cennet" buyurdu. Onlar da, "Kazançlı bir alışveriş; biz bu alışverişi bozmayız, bozulmasını da istemeyiz" dediler. Bunun üzerine, "Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır" âyeti nâzil oldu. 2
Ömer Nasuhi Bilmen bu âyeti şu şekilde tefsir eder:
Bu âyet-i kerime, hak yolunda yapılan mücahedelerin sahiplerine ne kadar faide bahş olacağını tebşir ve ehl-i îmanı din yolunda fedakârlığa şöylece teşvik buyurmaktadır: (Şüphe yok ki, Allah Tealâ müminlerden) Cenab-ı Hak'ka ve onun Peygamberine ve o Nebiyyi Âlişanın tebliğ ettiği şeylere îman edenlerden (nefislerini, ve mallarını, cennet muhakkak onların) o müminlerin (olması mukabilinde satın almıştır) yâni hak yolunda nefisleriyle, mallarıyla fedakârlıkta bulunacak ehl-i îman için yarın ahiret âleminde cennetler ihsan buyurulacaktır. Onlar dünyadaki o amellerinin mukabilinde böyle mükâfata nail olacaklardır. 3
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu âyeti temsîlî bir hikâye ile izah eder. Bu temsilde, bir padişahın iki kişiye emânet olarak verdiği çiftlik üzerinden, insanın nefis ve malını Cenâb-ı Hakk’a satmasının ne kadar kârlı ve şerefli bir muâmele olduğu anlatılır. Temsili hikâye kısaca şöyledir:
Bir padişah, raiyetinden iki adama emânet olarak birer çiftlik verir. Bu çiftlikler sıradan yerler değildir; içinde fabrika, makine, at, silâh ve çeşitli kıymetli âletler vardır. Yani her biri büyük bir servet ve imkân taşımaktadır. Fakat zaman, sakin ve güvenli bir zaman değil; fırtınalı bir muhârebe zamanıdır. Böyle bir ortamda hiçbir şey yerinde durmaz; mallar ya bozulur, ya elden çıkar ya da tamamen mahvolur.
Padişah, bu iki adama merhametinden dolayı seçkin bir yâverini gönderir. Yâver, padişahın emrini bildirir: “Elinizde emânet olarak bulunan bu malları bana satın. Ben onları sizin için koruyayım; boş yere zâyi‘ olmasın. Muhârebe bittikten sonra da size daha güzel bir şekilde geri vereceğim. Üstelik size çok büyük bir bedel vereceğim. Bu fabrikalardaki ve makinelerdeki âletler benim nâmımla çalıştırılacak; hem onların değeri artacak, hem kazancı çoğalacak. Siz ise bu ağır işlerin masrafını karşılayacak durumda değilsiniz; bütün masrafları ben üstleneceğim, fakat elde edilen fayda ve kazancı size bırakacağım. Hem terhis vaktine kadar da bunlar yine sizin elinizde kalacak.”
Padişah, eğer bu teklifi kabul etmezlerse uğrayacakları zararı da bildirir. Çünkü o savaş ve karışıklık ortamında zaten hiç kimse malını elinde tutamayacaktır. Yani satmasalar da sonunda o emânet ellerinden çıkacaktır. Fakat bu durumda hem yüksek kazancı kaybedecekler, hem ellerindeki kıymetli âletler işsiz kaldığı için değerini yitirecek, hem onları koruma ve idare etme zahmeti kendi üstlerinde kalacak hem de emânete hıyânet ettikleri için cezâ göreceklerdir.
Bu iki adamdan biri akıllı davranır. Padişahın teklifini anlar, bunun kendi lehine olduğunu kavrar ve memnuniyetle kabul eder. “Baş üstüne” diyerek emâneti satar. Böylece hem padişahın askeri olur, hem onun nâmına hareket eder hem de yüksek bir makam ve saadet elde eder. Sonunda herkes onun hâline gıbta eder.
İkinci adam ise gurura kapılır. Nefsi firavunlaşmıştır; sadece kendini düşünür, keyfini bozmak istemez. Çiftliğin gerçek sahibi değilken kendini malik zanneder. Üstelik dünyanın geçiciliğini, tehlikelerini ve sarsıntılarını da hesaba katmaz. Bu yüzden padişahın teklifini reddeder. Sonunda hem mülkünü kaybeder, hem cezâ çeker hem de insanlar onun hâline acırken, başına gelenin kendi hatasının neticesi olduğunu söyler.
Bu temsîl ile verilen ana fikir şudur: İnsanın sahip olduğunu sandığı beden, ruh, kalb, göz, dil, akıl, hayal ve mal gibi her şey gerçekte birer emânettir. Bunların hakikî sahibi Cenâb-ı Hak’tır. İnsan bunları kendi keyfi için kullanırsa hem onları zâyi‘ eder, hem mes’ul olur. Fakat Allah yolunda ve O’nun rızâsı istikametinde kullanırsa, görünüşte vermiş gibi olsa da hakikatte çok büyük bir kazanç elde eder. Yani emâneti sahibine teslim etmiş, karşılığında da ebedî mükâfat kazanmış olur.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu temsili hikâyeyi anlattıktan sonra nefis ve mallarını Allah'a satanların kazanacağı beş kârı şöyle ifade eder:
Birinci Kâr: Fânî mal, bekā bulur. Çünkü Kayyûm-u Bâkî olan Zât-ı Zülcelâl’e verilen ve onun yolunda sarf edilen şu ömr-ü zâil, bâkîye inkılâb eder. Bâkî meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde zâhiren fenâ bulur, çürür. Fakat âlem-i bekāda, saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyâdâr, mûnis birer manzara olurlar. 4
İnsan ömrü dünyada kısa ve geçicidir. İnsan bu dünyada bir misafirdir. Fakat bu ömür, Allah rızâsı için sarf edilirse yok olup gitmez. Görünüşte geçen her dakika fânîdir; ancak ibâdet, hizmet, hayır ve ihlâs ile değerlendirildiğinde bâkî bir hayata meyve verir. Nasıl bir tohum toprağa atılınca görünüşte çürür, fakat ardından daha güzel ve verimli bir hayat kazanırsa; öyle de Allah yolunda geçen ömür dakikaları da dünyada bitmiş görünür, fakat âhirette sevap, saadet ve nûrânî neticeler hâlinde karşılık bulur. Allah yolunda geçen bir ömür, kabir hayatında da insana karanlık ve yalnızlık değil; nûr, ünsiyet ve teselli verir.
İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiyat veriliyor. 5
Nefis ve malı Allah yolunda kullanmanın karşılığı son derece büyüktür. İnsan fânî ve sınırlı olan ömrünü, malını ve kuvvetini Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı istikametinde sarf ederse, buna karşılık ebedî Cennet gibi paha biçilmez bir mükâfat kazanır.
Üçüncü Kâr: Her a‘zâ ve hâsselerin kıymeti birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’ûm ve müz‘ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini ve gelecek zamanın ehval-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek, yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz‘âc ve ta‘cîzinden kurtulmak için gāliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakîkî’sine satılsa ve onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtta olan nihâyetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini saadet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar. 6
İnsanın akıl, göz, dil, el ve ayak gibi azâ ve duyuları, Allah hesabına kullanıldığında gerçek kıymetini bulur. Mesela, akıl, eğer nefis hesabına çalışırsa insana huzur vermez; geçmişin acılarını hatırlatır, geleceğin korkularını düşündürür, böylece kişiyi sıkıntı ve endişeye sürükler. Bu durumda akıl, faydalı bir nimet olmaktan çıkıp insanı yoran bir yük hâline gelir. Nitekim birçok kişi bu iç sıkıntısından kaçmak için gaflete, eğlenceye veya sarhoşluğa yönelir.
Fakat akıl, Mâlik-i Hakîkî olan Allah namına kullanılırsa o zaman sıradan bir âlet olmaktan çıkar. Kâinattaki rahmet, hikmet ve kudret tecellîlerini anlamaya vesile olur. İnsana hem Rabb’ini tanıttırır, hem de ebedî saadet yolunu gösterir. Böylece akıl, insanı yoran bir yük değil; hakikate açılan bir anahtar hâline gelir.
Meselâ göz bir hâssedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp, belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyir ile, şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni‘-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan, o zaman şu göz şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu‘cizât-ı san‘at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar. 7
Mesela, göz, ruhun bu dünyayı seyretmesine vesile olan bir penceredir. Eğer insan onu nefis hesabına kullanırsa, göz sadece geçici güzellikleri takip eden, şehvet ve hevese hizmet eden bir vasıta hâline gelir. Böylece yüksek bir nimet, aşağı bir maksada âlet edilmiş olur.
Fakat göz Allah namına, O’nun rızâsı ve meşrû dairesinde kullanılırsa, artık sırf bakan bir organ olmaktan çıkar. Kâinattaki İlâhî san‘atı okuyan, nimetleri tefekkür eden, rahmet tecellîlerini seyreden kıymetli bir ibâdet vesilesi olur. Bu durumda göz, insana hem marifetullah kazandırır, hem de eşyanın hakikî mânâsını gösterir. Nasıl arılar çiçeklerden bal toplarsa, göz de kâinattaki güzelliklerden ibret, hikmet ve marifet toplar.
Dördüncü Kâr: İnsan zaîftir, belâları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde. Âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve i‘timâd edip teslîm olmazsa, vicdanı dâim azab içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.
İnsan aciz, zayıf ve muhtaçtır. Böyle olmasına rağmen hayat yükünü de tek başına taşıyamayacak durumdadır. İnsanın gücü sınırlı olduğu hâlde omzunda ağır bir hayat mesûliyeti taşır. Eğer insan, her şeye gücü yeten Cenâb-ı Hakk’a dayanmaz, O’na güvenmez ve neticeleri O’na teslim etmezse, sürekli bir sıkıntı ve azap yaşar. Böyle bir durumda insan, elinden gelmeyen şeyler için boş yere üzülür; geçmişe teessüf eder, geleceğe endişe duyar, dertler, sıkıntılar, meşakkatler altında ezilir. İnsan bu maddi ve mânevî baskıya dayanamayıp ya gaflete düşüp sarhoş olur yahut da hırçın, merhametsiz ve saldırgan bir canavara dönüşür.
Beşinci Kâr: Bütün o a‘zâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbîhâtı ve o yüksek ücretleri, en muhtaç olduğun bir zamanda cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisâs ve müşâhede ittifâk etmişler.
Gözün helal olan şeylere bakması, dilin zikretmesi, aklın tefekkür etmesi, elin hayırda kullanılması gibi her bir uzvun ibâdeti ve tesbîhi, dünyada Allah rızâsı için yapıldığı takdirde, insanın en muhtaç olacağı vakitte; yani kabir, mahşer ve âhiret safhalarında, Cennet yolunda, kişiye mükâfat, nimet ve meyve sûretinde dönecektir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, eğer bu kârlı ticaret yapılmazsa karşılığında 5 mertebede zararlı hasâret elde edileceğini ifade eder.
Birinci Hasâret: O kadar sevdiğin mal ve evlâd; ve perestiş ettiğin nefis ve hevâ; ve meftun olduğun gençlik ve hayat zâyi‘ olup kaybolacak. Senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler. 8
İnsan malını, evlâdını, gençliğini, hayatını ve nefsânî arzularını çok sever; hattâ bazen onları âdeta putlaştırır. Fakat bunların hepsi fânîdir; vakti gelince insanın elinden çıkar, kaybolur ve geride kalır. İnsan onlarla ebedî beraber olamaz. Şayet bunlar Allah rızâsı dışında, nefsin ve hevânın peşinde kullanılmışsa, kendileri gidip insana sadece günah, pişmanlık ve elem bırakırlar. Yani dünyadaki zevk geçer; fakat onun mes’ûliyeti ve acı neticesi insanın boynunda kalır.
İkinci Hasâret: Emânete hıyânet cezâsını çekeceksin. Çünkü en kıymetdar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin. 9
Cenâb-ı Hak insana emanet olarak çok kıymetli cihazlar ve kabiliyetler vermiştir. Bu emanetler, O’nun rızâsı yolunda ve yaratılış gayesine uygun şekilde kullanılmak içindir. Eğer insan bu kıymetli emânetleri nefsin arzularına, günaha, boş şeylere ve değersiz hedeflere sarf ederse, emânete hıyânet etmiş olur. Çünkü emanet, bizim olmayan, kullanma şartlarını sahibinin belirlediği ve bize geçici süreyle verilen şeyler demektir. İnsana ebedî saadeti kazandırmak için verilen istidatların geçici hevesler uğruna ziyan edilmesi, insanın kendi nefsine zulmetmesi demektir. Çünkü insan, kendisini yüksek bir makama çıkaracak nimetleri kendi eliyle aşağı derecelere düşürmüş olur.
Üçüncü Hasâret: Bütün o kıymetdar cihâzât-ı insaniyeyi hayvanlıktan çok aşağı bir derekeye düşürüp, hikmet-i İlâhiyeye iftirâ ve zulmettin. 10
İnsan, akıl, kalb, vicdan, hayal gibi çok kıymetli cihâzâtla yaratılmıştır. Bu cihazlar, insanı hayvandan üstün kılmak ve onu marifetullah ile yüksek derecelere çıkarmak içindir. Eğer insan bunları sadece yeme, içme, şehvet, menfaat ve nefsânî arzular uğrunda kullanırsa, o zaman bu yüksek istidatlar yaratılış gayesinin dışında sarf edilmiş olur. Böyle olunca insan, sadece hayvan gibi yaşamakla kalmaz; hattâ hayvandan daha aşağı bir mânevî dereceye düşer. Çünkü hayvan vazifesini fıtrî olarak yapar; fakat insan, kendi eline verilen yüksek sermayeyi yanlış yerde harcayarak büyük bir kayıp içine girer.
Ayrıca insan, Cenâb-ı Hakk’ın bu kadar hikmetli ve değerli cihazları boş, gayesiz veya sadece süflî arzular için verdiğini fiilen iddia etmiş gibi olur. Bu ise hem İlâhî hikmete karşı bir haksızlık, hem de insanın kendi nefsine karşı bir zulümdür.
Dördüncü Hasâret: Acz ve fakrın ile beraber, o pek ağır hayat yükünü zayıf beline yükleyip, zevâl ve firâk sillesi altında dâim vâveylâ edeceksin.11
İnsan hem güçsüzdür, hem de ihtiyaçları çoktur. Böyle bir hâlde, eğer Allah’a dayanmazsa hayatın ağır mesûliyeti, korkuları, kayıpları ve ayrılıkları onun omzuna çok ağır gelir. İnsan, kaldırmakta zorlandığı maddi ve mânevî yükleri kendi başına taşımaya çalışır. İnsan eğer kendi nefsine dayanırsa, dünyanın zevâl ve firâk sillesi kişiyi devamlı feryada sevk eder.
Beşinci Hasâret: Hayat-ı ebediye esâsâtını ve saadet-i uhreviye levâzımâtını tedârik etmek için verilen akıl, kalp, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmâniyeyi, cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir sûrete çevirmektir. 12
Akıl, kalb, göz, dil ve benzeri bütün güzel cihazlar, insanın hayat-ı ebediyesini kazanmasına ve saadet-i uhreviyeye hazırlanmasına vesile olsun diye verilmiştir. Yani bunların asıl vazifesi; hakkı tanımak, Allah’ı zikretmek, ibretle bakmak, doğruyu düşünmek ve hayrı istemektir. Fakat insan Cenab-ı Hakk'ın bu hediyelerini günah, inkâr, gaflet, haram ve nefsânî arzular yolunda kullanırsa, o zaman bu nimetler onu Cennet’e götüren vesileler olmak yerine, Cehennem’e götüren sebepler hâline gelir. Böylece güzel bir hediye, çirkin bir sûrete çevrilmiş olur.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, nefsin ve malın Allah'a satılmasının zor olup olmadığını ise şu şekilde ifade eder:
Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları satmaktan kaçıyorlar? Yok, kat‘â ve aslâ! Hiç öyle ağırlığı yoktur. Zîrâ helâl dâiresi geniştir. Keyfe kâfî gelir. Harama girmeye hiç lüzûm yoktur. Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır. Allah’a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki, ta‘rîf edilmez. Vazîfe ise, yalnız bir asker gibi, Allah nâmına işlemeli, başlamalı; ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı; ve izni ve kanunu dâiresinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı. Kusur etse istiğfâr etmeli. “Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette emîn kıl. Âmîn!” demeli ve ona yalvarmalı. 13
İnsan bazen dinî hayatı ağır bir yük gibi zanneder. Hâlbuki hakikat bunun aksinedir. Çünkü helâl dairesi geniştir; insanın ihtiyaç ve lezzetine yeter. Bu sebeple harama gitmek zaruret değil, nefsin yanlış tercihidir. Farzlar da insanı bunaltacak kadar çok ve ağır değildir; aksine çok hafif ve kolaydır.
İnsan başıboş değil, Allah’ın bir kulu ve vazifeli bir memurudur. Böyle yaşayan insan, işlerini kendi nefsi hesabına değil, Allah namına yapar; alırken de verirken de O’nun rızâsını gözetir; meşrû ve izin verilen dairede hareket eder. Bunun neticesinde de kalbî bir sükûnet bulur. Kusur ettiğinde ise ümitsizliğe düşmez; istiğfâr edip tevbe eder, affını ister ve emânet olarak verilen canı, bedeni ve nimetleri, Allah alacağı vakte kadar doğru kullanmak için Allah'a dua ederek yardım talep eder.
Tevbe, 9/111.
Celaleddin es Suyuti, Esbabü'n Nüzul, Semerkand Yayınları, İstanbul 2016, s. 299.
Ömer Nasuhi Bilmen, Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Bilmen Yayınevi, İstanbul 1985, c. 3, s. 1337.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 12-13.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 13.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 13.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 13.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 14.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 14.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 14.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 14.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 14.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 14.

