RİSALE-İ NUR

29.12.2009

5966

İsim ve Sıfatların Tecellilerinin Evliyaullah'a Tuzak Olması Ne Demektir?

2. Şua'da geçen Mevlana Hazretlerine air farsça ibarenin manası şöyle verilmiş: "Evliyaullahın ayaklarına tuzak olan, esma ve sıfat-ı ilahiyenin tecelliyatıdır. O tecelliyat, hakikati görmeyen halka, hayalat kabilinden gelir" Bu sözü izah edebilir misiniz?

05.01.2010 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Bediüzzaman Hazretlerinin 2. Şua'da Mevlana Hazretlerinden alıntıladığı Farsça ibare şöyledir:

آن خیالاتى كه دام اولیاست — عکس مهرویان بستان خداست

Bu metnin birebir tercümesi Ahmet Avni Konak’ın mesnevi şerhinde şu şekildedir:

O hayâller ki, evliyânın tuzağıdır; Hudâ'nın bostanı meh-rûlarının aksidir.1

Tahirü'l Mevlevi ise şöyle tercüme etmektedir:

Evliyâullaha tuzak olan hayâller ise, Huda bahçesindeki Ay yüzlülerin yansımasından ibaretdir.2

Mesnevi’yi şerh eden kimselere göre bu beyit, Mesnevi’nin en güç anlaşılan beyitlerindendir.3

Farisî ibarede geçen “دام” “Dâm” kelimesi tuzak demektir. Bostân-ı Hudâ'dan maksad, ilm-i ilâhî mertebesidir. “Mehrûyan”dan murâd, sıfât ve esmâ-i ilâhiyyedir.4

Böylece Mesnevî'yi izah ve şerh eden şarihler şöyle mana vermişlerdir:

Evliyâullâh’ın ayaklarına tuzak olan esmâ ve sıfat-ı İlahiyyenin tecelliyatıdır. O tecelliyat ise hakikati görmeyen halka hayalat kabilinden gelir." 5

Bu metnin daha iyi anlaşılması için şöyle bir misal verelim:

Rivayet edilir ki; hazinesini toprağa emanet eden basiretli kişiler, definelerini korumak için şöyle bir tedbir alırlarmış: Kazdıkları kuyunun ilk metresine küçük bir küp, onun altına daha büyüğünü, en derine ise asıl hazineyi yerleştirirlermiş. Taki kazıyı yapan kişi ilk küpü bulduğunda "hazineye ulaştım" zannıyla doyum sağlasın ve böylece daha derindeki paha biçilemez asıl hazine korunsun.

İşte bu imtihan dünyasındaki manevi yolculuk da buna benzer. Şu imtihan dünyasında marifet yolunda çok perdelerden geçerek velayet mertebesine çıkmış her Allah dostu aynı makamda değildir. Velayet ehli olan bu sıra dışı insanlar, diğer insanlardan çok farklı olarak Allah’ın nimetlerine mazhar olmuşlardır. Bununla beraber bu âlem onlar için de bir imtihandır. Marifetullah hazinesine giden bu çileli yolda imtihan pek çetindir ve tuzaklar hiç bitmez. Bu sebepledir ki  Allah'ın veli kullarının ulaştıkları mertebeleri ve makamları temsil eden velayet-i suğradan velayet-i vustaya, velayet-i vustadan velayet-i kübraya kadar birçok nihayetsiz mertebeler vardır. 

Velayet iklimine, isterse en alt basamağı olan velayet-i suğradan adım atmış olsun, bu bahtiyarların; " Dikkat edin! Şübhesiz, Allah'ın velî (kul)larına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır.6 müjdesine muhatap olmakla diğer insanlardan ayrıldıkları aşikârdır. Büyükler, bu yolun meşakkatli ve çileli bir süreç olduğunu, lakin Cenab-ı Hakk’ın bu zorlu yolculukta kuluna nice lütuf ve ikramlarda bulunduğunu her daim dile getirmişlerdir.

Tam bu noktada zihinlere şu hayati sual gelmektedir: Madem velayet sırrına erişmiş ve bu çileli fakat lezzetli yolda terakki imkânı varken; Evliyaullah'ın pek çoğunu daha ileri gitmekten alıkoyup velayet-i suğrada tutan sebep nedir? Acaba bu mübarek zatlar, seyr-i sülûk esnasında hangi manevi zevke meftun olmuş, hangi perdeye (hicap) veya hangi "ay yüzlü güzele" takılmışlardır ki; o nihayetsiz mertebeler içinde daha fazla derinleşememiş ve oldukları makamda karar kılmışlardır? Öte yandan, nefis mertebelerinin zirvesi olan "nefs-i safiye" makamına erişen evliyaların büyüklerinden olan asfiyaullah, onlardan farklı olarak neyi başarmıştır ki bu engelleri aşıp en yüksek makamlara ermişlerdir?

Hz. Mevlana, Mesnevi’ye yaraşır o eşsiz üslubuyla; manevi yolculuğunda (seyr-i ruhanî) mertebeler kat eden bir velinin, tecrübe ettiği bazı ilahi tecellilerin ve sıfatların güzelliğine kapılıp bir vecd içinde nasıl "takılı kaldığını" bu mısralarla anlatır. O veli, ulaştığı makamın derin ve yüksek zevkine öylesine doyar ki, o lezzete kanaat eder, önündeki "nurani perdeyi" geçemez ve daha üst mertebelere yükselemez. Mevlana, manevi yolcuyu yolda alıkoyan bu büyüleyici durakları, manevi birer "tuzak" olarak tanımlar.

Bu bahsi en güzel aydınlatan bir örnek, Şems-i Tebrizî ile Mevlana’nın o meşhur karşılaşmasında da vardır. Rivayete göre Şems, daha ilk bakışta kendine meftun ettiği Mevlana’ya o sarsıcı soruyu yöneltir:

-Hazreti Muhammed (s.a.v.) mi büyüktür, yoksa Bayezid-i Bestâmî mi?

Mevlana bu kıyaslamadan irkilerek;

-"O nasıl sual? Elbette Efendimiz (s.a.v.) büyüktür. Hz. Muhammed Mustafa bütün peygamberlerin ve velîlerin başıdır" cevabını verince Şems, asıl düğümü atar:

-İyi ama Hz. Muhammed, "Seni tesbih ederim Allah'ım, biz seni lâyıkıyla bilemedik" diyerek acziyetini ifade ederken; Bayezid-i Bestâmî, "Benim şanım ne yücedir. Ben sultanların sultanıyım" diyerek makamını yüceltiyor. Bu nasıl olur?

Mevlana’nın bu zorlu soruya verdiği, konumuza da ışık tutan o harikulade cevap şöyledir:

-"Hz. Muhammed (s.a.v.), her gün sayısız makamlar aşan, her an daha yüce bir mertebeye varan uçsuz bucaksız bir ummandı. O, her yeni makama ulaştığında, bir önceki bilgisini ve görüşünü yetersiz bulur, eski hali için istiğfar ederdi. Hz. Muhammed’in susuzluğu arttıkça artıyordu. Onun göğsü Allah tarafından açılmıştı. Sürekli susuzluğunu dile getiriyor, her gün Allah’a daha çok yakın olmak istiyordu.

Bâyezîd’in ise susuzluğu az olduğu için bir yudum su ile kandı; idrak bardağı hemen doluverdi. "Doydum ya Rab!" dediği noktada kaldı. Vardığı büyük makamın lezzeti ve sekr haliyle kendinden geçti, o makamda sabitlendi ve o sözü de işte bu hal ile söyledi.7

İşte Hz. Mevlâna, evliyanın manevi seyr-i sülük esnasında mazhar oldukları tecellilerin, keşif, keramet, zevk ve nurların bir cihetten onlara yüksek bir iltifat olmakla beraber, aynı zamanda o makama kanaat ettikleri taktirde daha yüksek mevkilere yükselmelerine engel birer tuzak olduğunu bizlere bu beyitleri ile açıklamaktadır.

Kaynakçalar
  1. Avni Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, Kitapevi Yayınları, İstanbul ty., c.1, s. 108.

  2. Tahir Mevlevi, Mesnevi Şerhi, Şamil Yayınları, İstanbul t.y, c.1, s. 108.

  3. Tahir Mevlevi, Mesnevi Şerhi, Şamil Yayınları, İstanbul t.y, c.1, s. 108.

  4. Tahir Mevlevi, Mesnevi Şerhi, Şamil Yayınları, İstanbul t.y, c.1, s. 108; Avni Konuk, Mesnevi-i Şerif Şerhi, Kitapevi Yayınları, İstanbul ty., c.1, s. 109.

  5. Tahir Mevlevi, Mesnevi Şerhi, Şamil Yayınları, İstanbul t.y, c.1, s. 108.

  6. Yunus, 10/62

  7. Ahmed Eflâkî, Menâḳıbü’l-ʿârifîn (nşr. Tahsin Yazıcı), Ankara 195, s. 61.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız