Beşinci Basamak
Madem arzdan semâya gidip gelmek var, semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levâzımât-ı arziye oradan gönderiliyor. Ve madem ervâh-ı tayyibeler semâya gidiyorlar, elbette ervâh-ı habîse dahi ahyârı taklîden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücûdca letâfet ve hıffetleri var. Hem şüphesiz tard ve reddedilecekler. Çünkü mâhiyetçe şerâret ve nühûsetleri vardır. 1
Gökyüzünden yeryüzüne iniş ve çıkış olduğu gibi, arz için lüzumlu bazı levâzımât da oradan gönderilir. Madem ervâh-ı tayyibe yani temiz ruhlar semâya gidiyorlar, öyleyse ervâh-ı habîsenin yani pis ruhların da temiz ruhları taklit ederek semâvât memleketine gitmeye teşebbüs etmeleri mümkündür. Çünkü onların da vücûdca letâfet ve hafiflikleri vardır. Fakat mahiyetleri sebebiyle orada kabul edilmeyip tard ve reddedileceklerdir. Böylece gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bu münasebetin yalnız maddî değil, rûhânî cihette de bir hareket taşıdığı anlaşılır.
Hem bilâ-şek velâ-şübhe, şu muâmele-i mühimmenin ve şu mübâreze-i mâneviyenin âlem-i şehâdette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü saltanat-ı rubûbiyetin hikmeti iktizâ eder ki, zîşuûr için, bâhusus en mühim vazîfesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun. Birer alâmet bıraksın. 2
Madem gökyüzünde böyle mühim bir muâmele ve manevî bir karşı karşıya gelme cereyan ediyor, o hâlde bunun âlem-i şehâdette de bir alâmeti ve işareti bulunmalıdır. Çünkü bu kadar ehemmiyetli bir gaybî tasarrufun tamamen gizli kalması değil, görünen âlemde ona delâlet eden, onu gösteren bir emare ile bildirilmesi hikmetin gereğidir. Terbiye edici olan Cenâb-ı Hakk'ın hikmeti, şuur sahibi mahlûklar için, bilhassa müşâhede, şehâdet, dellâllık ve nezâret ile vazifeli olan insan için, gaybî tasarrufların mühim kısmına birer işaret konulmasını iktizâ eder. Yani insan yalnız haber alan değil; gördüğünden ibret alan, gördüğünü başkasına da ilân eden bir mahlûk olduğundan, semâdaki bu mühim manevî hâdisenin işaretsiz bırakılmaması gerekir.
Nasıl ki nihâyetsiz bahar mu‘cizâtına yağmuru işaret koymuş. Ve havârik-ı san‘atına esbâb-ı zâhiriyeyi alâmet etmiş. Tâ âlem-i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki o acîb temâşâya umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani o koca semâvâtı, etrafında nöbetdârlar dizilmiş, burçlarla tezyîn edilmiş bir kal‘a hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip, haşmet-i rubûbiyetini tefekkür ettirsin.3
Nasıl ki bahardaki nihâyetsiz mucizelerin işareti yağmurdur; nasıl ki hârikulâde sanatlara zâhirî sebepler birer alâmet yapılmıştır. Öyle de gökyüzündeki o manevî muâmeleye dahi görünen bir işaret konulmalıdır. Böylece görünmeyen tasarruflar, görünen emarelerle tanıtılmış olur. Bu işaretin gayesi de yalnız bir bilgi vermek değil; âlem-i şehâdet ehlini işhâd etmek yani onları şahit göstermek, onların nazarlarını o mucizevî temâşâya çevirmektir. Hattâ yalnız insanları değil, gökyüzü ve yeryüzündeki umum varlıkların dikkatlerini celb edecek bir ilân hükmünde olmasıdır. Demek ki semâdaki olaylar, aynı zamanda kâinat çapında bir tefekküre vesile kılınmaktadır.
Madem şu mübâreze-i ulviyenin i‘lânı hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. 4
Madem bu ulvî mübârezenin ilânı hikmeten gereklidir, elbette onu gösteren bir işaret bulunacaktır. Yani semâdaki manevî müdafaa ve kovma hâdisesi, görünen âlemde mutlaka bir emare ile gösterilecektir.
Hâlbuki hâdisât-ı cevviye ve semâviye içinde şu i‘lâna münâsip hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîrâ yüksek kal‘aların muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hâdisât-ı necmiye, bu recm-i şeytâna ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. 5
Gökyüzünde ve hava âleminde meydana gelen olaylar içinde, bu manevî ilânı göstermeye en uygun hâdise şihaplar, yani yıldız kaymalarıdır. Nasıl ki kalelerden atılan savunma araçları ve işaret fişekleri düşmanı uzaklaştırmak için kullanılırsa, gökyüzünde görülen bu parlak ve hızlı ışıklar da şeytanların kovulmasına işaret eder. Yani gökyüzünde görülen bu yıldız kaymaları aslında görünmeyen manevî bir olayın dışarıdan fark edilen bir işareti gibidir.
Altıncı Basamak
Beşer ve cin, nihâyetsiz şerre ve cühûda müsteid olduklarından, nihâyetsiz bir temerrüd ve bir tuğyân yaparlar. İşte bunun için Kur’ân-ı Kerîm öyle i‘câzkâr bir belâgatle ve öyle âlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gālî ve zâhir temsîller ve meseller ile ins ve cinnî isyandan ve tuğyândan zecreder ki, kâinâtı titretir. 6
İnsanlar ve cinler şiddetli bir şekilde uyarılır. Çünkü insanlar ve cinler, kötülüğe, inkâra ve isyana yönelebilecek bir yapıya sahiptir. Yani küçük ve zayıf oldukları hâlde, iradelerini yanlış kullanınca çok büyük manevî bozulmalara ve taşkınlıklara sebep olabilirler.
Bu yüzden Kur’ân’ın onlara hitabı sıradan bir uyarı şeklinde değildir. Bazen çok güçlü, sarsıcı ve heybetli, açık ve net bir üslûpla uyarır. Bunun sebebi, insanların ve cinlerin gerçekten büyük varlıklar olması değil, aksine küçüklüklerine rağmen çok ileri gidebilen bir isyan içine düşebilmeleridir.
Meselâ Ey ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz, haydi hudûd-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız meseline işâret eden یَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ یُرْسَلُ عَلَیْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ âyetindeki azametli inzâra ve dehşetli tehdîde ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gāyet mağrurâne temerrüdlerini gāyet mu‘cizâne bir belâgatle kırar. Aczlerini i‘lân eder.7
Rabbimiz; Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarından geçip gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi geçin gidin! (Hâlbuki) bir kuvvet olmadıkça, çıkıp gidemezsiniz! Şimdi Rabbinizin ni'metlerinden hangisini yalanlarsınız? Üzerinize ateşten (dumansız) bir alev ve alevsiz bir duman gönderilir de kurtulamazsınız, buyurur. Yani, ey insanlar ve cinler! Madem Allah’ın mülkündesiniz, O’nun emirlerine karşı gelip yine de O’nun hükmünden kurtulamazsınız. Eğer gerçekten serbest ve müstakil olduğunuzu zannediyorsanız, o hâlde semâvât ve arzın hudutlarından çıkınız. Fakat bunu da yapamazsınız. Çünkü bütün kâinat O’nun mülkü, kudreti ve saltanatı altındadır. Böylece insanların ve cinlerin hayalî, farazî serbestliği, Kur’ân’ın bu meydan okuyan hitabıyla kırılmış olur.
Saltanat-ı rubûbiyetin genişliği ve azameti nisbetinde, ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir.
İnsan ve cin kendilerini ne kadar büyük görseler de, Allah’ın terbiye ediciliği yanında son derece küçük, zayıf ve muhtaçtırlar. Semâlar, yıldızlar, güneşler, aylar gibi muazzam mahlûklar itaat hâlinde iken; küçücük insanın veya cinnin isyanla böbürlenmesi, büyük bir gaflet ve divâneliktir.
Güyâ şu âyetle, hem وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّیَاطٖینِ âyetiyle böyle diyor ki: Ey hakāreti içinde mağrûr ve mütemerrid ve ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultân-ı Zîşân’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki: yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler. 8
Bilhassa "ve onları kulak hırsızlığı yapan şeytanlar için atılacak taşlar yaptık"9 ifadesiyle, semâvî orduların dahi ilâhî emre itaat ettiği, isyan edenlerin ise kovulup cezalandırıldığı anlatılır. Yani semâ âlemi başıboş değil; itaatkâr memurlarla dolu bir saltanat sahasıdır.
İnsan ve cin aslında küçük, zaaf ve fakr içindedir; fakat buna rağmen gururlu, asi ve inatçı davranır. Yani elinde hakikî kuvvet bulunmadığı hâlde, isyanla büyüklük taslar. Kur’ân’ın şiddetli hitabı da tam bu yalancı gururu hedef alır. Burada insan ve cinnin isyanı, kâinatın umumî itaatiyle karşılaştırılır. Yıldızlar, aylar ve güneşler gibi pek büyük mahlûklar ilâhî emre boyun eğmişken, küçücük insanın karşı gelmesi hadsiz bir cüret olarak gösterilir.
Hem tuğyânınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî‘ askerleri var, farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfrânınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünûdundan öyleleri var ki: değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsa idiniz, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şüvâzlı nühâsları size atabilirler. Sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzûm olsa, arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler. 10
İnsanlar ve cinler azgınlıkları ile öyle bir zata karşı geliyorlar ki, o zatın öyle azametli itaatkâr askerleri var ki, o itaatkâr askerler şeytanları dağ gibi güllelerle taşlayabilirler. Yine insanlar ve cinler, Allah’ın mülkünde yaşadıkları hâlde O’na karşı nankörlük ve isyan etmeleri çok büyük bir cürettir. Çünkü Allah’ın öyle büyük kulları ve askerleri var ki, küçücük âciz mahlûklar bir yana, faraza dağ kadar büyük düşmanlar olsalar bile onları yok edecek kuvvetlere sahiptirler. Ayrıca insanlar ve cinler, Allah’ın koyduğu çok büyük bir nizama karşı gelirler. Hâlbuki o ilâhî kanuna çok büyük varlıklar da bağlıdır. Eğer Allah dilerse, o büyük kuvvetler isyan edenlere karşı bir ceza vasıtası olabilir.
Evet, Kur’ân’da bazı mühim tahşîdât vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izhârı ve düşman şenâatinin teşhîri gibi sebeblerden ileri geliyor.”11
Kur’ân’daki bazı çok kuvvetli tehditler ve dikkat çekici ifadeler, düşmanın gerçekten güçlü olmasından kaynaklanmıyor. Asıl sebep, Allah’ın azametini göstermek ve düşmanlığın ne kadar çirkin ve kötü bir şey olduğunu açıkça ortaya koymaktır.
Hem bazen kemâl-i intizâmı ve nihâyet adlî ve gayet hilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı en küçük ve zayıf bir şeye karşı tahşîd eder. Ve üstünde tutar, düşürtmez, tecâvüz ettirmez.12
Allah, çok büyük ve güçlü sebepleri, çok küçük ve zayıf bir şeyi korumak veya ona hizmet ettirmek için vazifelendirir. Yani küçük bir varlık kendi başına ayakta durmuyor. Allah’ın koyduğu düzen sayesinde büyük kuvvetler onu ezmiyor; aksine belirli bir ölçü içinde hareket ederek ona zarar vermiyor ve sınırı aşmıyor.
Özetle
Beşinci ve Altıncı Basamağın özü şudur: Kâinat başıboş değildir; semâvât da, arz da, yıldızlar da, rûhlar da, melekler de Cenâb-ı Hakk’ın saltanat-ı rubûbiyeti altında vazifeli memurlardır. İnsan ve cin ise bu büyük nizam içinde küçük, zayıf ve muhtaç mahlûklar oldukları hâlde, bazen kendilerini serbest ve müstakil zannedip azgınlığa saparlar. Bu iki basamak, hem semâdaki manevî müdafaayı hem de Kur’ân’ın bu isyana karşı niçin azametli bir üslûp kullandığını ders veriyor.
Beşinci Basamakta asıl anlatılmak istenen, semâ ile arz arasında yalnız maddî değil, manevî bir münasebetin de bulunduğudur. Yukarıdan aşağıya inişler olduğu gibi, aşağıdan yukarıya çıkışlar da vardır. Temiz ruhlar semâya çıktığı gibi, pis ruhlar ve şeytanlar da o ulvî makamlara sokulmaya yeltenebilirler. Fakat mahiyetlerindeki çirkinlikler sebebiyle tard edilip kovulurlar. Bu kovulma ve reddin, sadece gayb âleminde gizli kalan bir hâdise olarak bırakılmadığı; âlem-i şehâdette de buna işaret eden bir alâmet bulunduğu bildirilir. O alâmet de yıldız kaymalarıdır. Yani yıldız kaymaları, yalnız bir gök hâdisesi değil; aynı zamanda şeytanların taşlanmasına işaret eden semâvî bir ilândır.
Altıncı Basamakta ise insanlar ve cinlerin, şerre ve inkâra istidatlı oldukları için bazen küçücük kuvvetlerine bakıp gururlu bir inada düştükleri vurgulanır. Kur’ân’ın onlara hitaben kullandığı şiddetli, azametli, dehşetli üslûp da bu yüzdendir. Yani Kur’ân’ın bazı yerlerde çok büyük tehditlerle konuşması, karşısındaki düşmanın gerçekten büyük ve kuvvetli olmasından değil; onların hadsiz bir cüretle Allah’ın mülkünde isyan etmelerinden dolayıdır. Kur’ân, bu üslûpla onların gururunu kırar, aczlerini yüzlerine vurur ve saltanat-ı rubûbiyetin haşmetini gösterir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 50.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 50.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 50.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 50.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 50.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 51.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 51.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 51.
Mülk, 67/5.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 51.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 51.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 51.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 52.

