Bediüzzaman Hazretlerinin sağlığında bütün eserler matbaa ile Hatt-ı Kur'ân olarak basılmamıştır. Bu konuyla ilgili olarak Hayrat Neşriyat tarafından yayınlanan "Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak" eserinin 773 ilâ 775'inci sayfalarında geçen yerleri istifadenize sunuyoruz:
RİSALE-İ NUR’UN MATBAALARDA NEŞRE BAŞLAMASI
Risale-i Nur Talebeleri 1948’de Afyon Hapsi’ne girmelerinden iki üç sene önce Üstad Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ’dan yazdığı bir mektupla Risale-i Nur’un matbaa ile neşri vaktinin geldiğini sebepleriyle beraber şöyle ifade etmişti:
Risale-i Nur bu mübarek vatanın mânevî bir halaskârı (kurtarıcısı) olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli mânevî belayı def’etmek için matbuat (matbaada basılan yayınlar) âlemiyle tezahüre (ortaya çıkmaya) başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli beladan birisi, Hristiyan dinini mağlup eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı mânevî istilasına karşı Risale-i Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’ânî vazifesini görebilir. Ve (diğeri) Âlem-i İslâm’ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını (suçlamalarını) izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Ben dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupa’da istilakârâne (her şeyi ele geçirerek) hükmeden ve edyan-ı semaviyeye (semavi hak dinlere) dayanmayan dehşetli cereyanın istilasına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kal’a olduğu gibi; Âlem-i İslâm’ın ve Asya kıt’asının hal-i hazırdaki (şimdiki) itiraz ve ithamını izale (giderme) ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeğe vesile olan bir mu’cize-i Kur’âniye’dir. Bu memleketin vatanperver (vatanını seven) siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur’u tab ederek (matbaada basarak) resmî neşretmeleri (yayımlamaları) lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.1
Hazret-i Üstad’dan gelen bu gayet kıymetli müjde üzerine Hüsrev Efendi sürurla dolu şu mektubu kaleme alır:
Mektubunuz muhitimizde (çevremizde) o kadar büyük bir sevinç uyandırmıştır ki, bütün talebeleriniz bizler dünyada iken cennetle tebşir edilmişler (müjdelenmişler) gibi şu dünyevî hayat içinde mânevî bir lezzetle kalp ve ruhumuz mesud olmuş ve o lezzetin verdiği sürur ve neşesiyle sînelerimiz (gönüllerimiz) dolmuştur. Risale-i Nur’un matbaa lisanıyla intişarı (yayılması) ve serbestiyetinin umumîleşmesi (yaygınlaşması) gayesiyle çalışan talebelerinizin... Risale-i Nur’un matbaa lisanıyla her elde her yerde okunmasından gelecek sevinç ve sürurla bize yeniden hayat vermiş...2
Lâkin o yıllarda sürmekte olan baskıların neticesi olarak risalelerin matbaa kapısıyla intişarı mümkün olmamıştır. Matbaa olmasa da Isparta ve İnebolu talebelerince alınan teksir makinelerinin faaliyete geçmesi sonucu binlerce Asâyı Musa, Zülfikar ve Sirâcünnur ve diğer Nur Mecmuaları teksir edilmeye başlanmıştı.
Bu tarihten yaklaşık on sene sonra ise, Afyon Mahkemesi, 23 Haziran 1956 tarihinde, Risale-i Nur’da vatan ve millete zararlı hiçbir unsur bulunmadığına kanaat ederek eserlerin beraatine ve o güne kadar mahkemede tutulan bütün risalelerin sahiplerine iadesine karar verdi. Haberi alan Bediüzzaman Hazretleri bunu büyük bir müjde sûretinde Hüsrev Efendi’ye şu ifadelerle bildirdi:
Nur’un Kahramanı Hüsrev Kardeşim!
Evvelen: Size müjde! Afyon mahkemesi -Müdde-i umumî (savcı) müstesna- müttefikan (ittifakla, hep birlikte) bütün Risale-i Nur’un beraatine karar vermişler. On güne kadar kararnamenin sûretini (bir kopyasını) de bize verecekler. Müdde-i umumî temyiz ettiği için resmen on beş gün kadar te’hir etmiş (ertelemiş). On beş güne kadar tam netice verecekler.3
Nur Talebeleri’nin ruhlarında büyük bir sevinç ve ferahlık meydana getiren bu müjdeli haberi Hüsrev Efendi ve arkadaşları derhal tüm talebelere duyurmak için şu telgrafı çektiler:
Sevgili kahraman kardeşlerimiz!
23 Haziran 1956 tarihine talik edilmiş (ertelenmiş) olan Afyon Ağır Cezasındaki mahkememizde bütün Risale-i Nur eserlerinin iadesine ittifakla karar verildiğini müjde eder, Cenab‑ı Hakk’a hadsiz hamd ü senalar ederek, sizleri tebrik edip muvaffakiyetinize dua ederiz.El-Bâkî Hüve’l-Bâkî Kardeşleriniz Hüsrev, Tâhirî, Mustafa4
Artık Risale-i Nur’un matbaalarda neşri için kanunen hiçbir mâni kalmamıştı. Bunun üzerine hususen Ankara ve İstanbul’da okuyan genç ve yeni üniversiteli Nur Talebeleri’nden Risale-i Nur’u yeni harflerle matbaalarda basmak için Bediüzzaman Hazretleri’ne teklifler gelmeye başladı. Esasen bu teklifler daha önce de gelmiş ve Hazret-i Üstad yalnız Gençlik Rehberi ile Asâyı Musa mecmuasının yeni yazı ile neşrine müsaade etmiş ve bunlar yeni harflerle yazılarak çoğaltılmıştı.
Afyon Mahkemesi’nin verdiği serbestlik kararı üzerine risalelerin yeni yazıyla basılması için tekrar talepler gelmeye başladı. Bunun üzerine Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân yazımızı bilmeyenlerin, bilhassa üniversite gençliğinin elde etmesi için risalelerin yeni harflerle matbaalarda basılmasına izin verdi. Yoksa Nur Talebeleri’nin Kur’ân yazısını bırakarak yeni harflerle okumaya başlamaları için değil! Bu nokta, doğru anlaşılması gereken ve üzerinde dikkatle düşünülmesi îcab eden mühim bir noktadır. Zira önceki bahislerde tekrarla geçtiği gibi Bediüzzaman Hazretleri Nur Talebeleri’nin Kur’ân yazısını koruyup devam ettirmelerinin en mühim bir vazifeleri olduğunu, yeni harflerin ise Risale-i Nur mesleğine bütün bütün zıt olduğunu daima ve tekrar tekrar vurguluyordu.
Hazret-i Üstad bu izni de mutlak ve sınırsız bir şekilde vermemiştir. Zira yine daha önce geçtiği gibi O'nun yeni harflere izni zaruret miktarı ile sınırlıdır. O devri yaşayan Nur Talebeleri’nin bildirdiğine göre, Üstad Bediüzzaman, Risale-i Nur Talebeleri’nin en büyük bir Üstadları olan Hazret-i Ali (ra) ile âlem-i mânâda görüşmüş ve sınırlı bir süre için Latin harfleriyle basmaya müsaade almıştı.
Üstad’ın talebi üzerine, önce Diyanet İşleri’nin Risale-i Nur’u bastırması için teşebbüslerde bulunulmuş fakat Diyanet bunu gerçekleştirememiştir. Bunun üzerine, 1956’dan itibaren Ankara ve İstanbul’da Risale-i Nur’lar Latince olarak basılmaya başlanmıştır.
Aziz, sıddık kardeşlerim! Sizin bu defa neş’eli güzel mektublarınız, Risale-i Nur’un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişarı hakkında beni çok mesrur eyledi; ve kahraman Tâhirî’nin yine bu ehemmiyetli işte çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmağa sevketti. Kalben dedim: Madem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çaresini arayacağız. Gecede kalbime geldi ki: İki ehemmiyetli sebebden, inayet-i ilâhiye tam serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab etmek tam müsaade etmiyor.
Birinci sebeb: İmam-ı Ali’nin (ra) işaret ettiği gibi, perde altında her müştak, kendi kalemi ile veyahut başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibadet ve âhirette şehidlerin kanıyla râcihâne (üstün gelerek) müvazene edilen mürekkep ile mücahede hükmündeki kitabetle (yazarak) envâr-ı imanı neşretmektir. Eğer tab edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemal-i merakla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder.
İkinci sebeb: Risale-i Nur’un mühim bir vazifesi, Âlem-i İslâm’ın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-u Arabiyeyi muhafaza etmek olduğundan, tab’ yoluyla işe girişilse, şimdi ekser halk yalnız yeni hurufu bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurufla tab etmek lâzım gelecek. Bu ise Risale-i Nur’un yeni hurufa bir fetvası olup, şâkirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur.5
Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 212.
Osmanlıca Emirdağ Lâhikası’nın Zeyli, s. 143.
Hayrât Vakfı Arşivi
Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 3, s. 1777.
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c. 1, s. 82.

