Soruyu ve cavabı daha iyi anlayabilmek için metnin geçtiği paragrafı buraya alalım.
Azîz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi! Kardeşim, senin çocuğunun vefâtı, beni müteessir etti. Fakat 〚 اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ〛 kazâya rızâ, kadere teslîm, İslâmiyet’in bir şiârıdır. Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemîl versin. Merhumu da, size zahîre-i âhiret ve şefâatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttakîlere büyük bir müjde ve hakîkî bir teselli gösterecek (beş noktayı) beyân ederiz.1
Üstad burada “rıza farzdır / vaciptir” gibi fıkhî-hükmî bir dil kullanmıyor. Çünkü görüldüğü gibi makam, iman esaslarını ispat makamı değil, Bir musibet karşısında teselli ve irşad makamıdır. Bediüzzaman Hazretleri bahsi geçen yerde iman esaslarının tahlil etmekte veya ahkama yahud itikada dair hükümler, hakikatler anlatmakta değildir. Burada bağlam Müslümanların başlarına gelen müsibet, hastalık, vefat vb. durumlarda isyana, bağırıp çağırmaya bedel kadere teslim olmanın, kazaya rıza göstermenin Müslümanların bir şiarı, düstürü, özelliği olduğunu vurgulamak istemiştir. Bütün bu hadiseler karşısında Müslüman'ın rabbinin takdirine rıza göstermesinin gerekliliği ve bu davranışın Müslüman şahsiyetinin tabii ve vakarlı bir tezahürü olduğu anlatılmaktadır. Dolayısıyla bu kelime tercihi makam itibariyledir denilebilir.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 229.

