Bağış Yap

Sorular

Zümrüdüanka Kuşu Nedir? Alem-i Misal ile Bağlantısı Var mıdır?

Zümrüdüanka, İslâm ve Türk kültüründe, özellikle tasavvuf edebiyatında karşımıza çıkan efsanevî bir kuştur. Âlem-i misal ise İslâm düşüncesinde, maddî âlem ile tamamen mücerret (soyut) varlık mertebeleri arasında bulunan, suretlerin yer aldığı bir varlık mertebesidir. Bu ikisi arasında özellikle tasavvufî ve sembolik bir bağlantı kurulabilir.Zümrüdüanka'nın âlem-i misalde gerçekten yaşayan bir kuş olduğu, Kur'ân ve sahih hadislerle sabit değildir.Zümrüdüanka kuşu, Anka, Sîmurg veya Anka-yı Muğrib gibi isimlerle anılan efsanevî kuş tasavvurlarıyla ilişkilidir. Bu isimler farklı kültürlerde gelişmiş, zaman içerisinde birbirine karışmıştır.Anka, Arap edebiyatında adı bilinen, fakat kendisine ulaşılamayan efsanevî kuştur. Sîmurg ise İran mitolojisinde olağanüstü özelliklere sahip olan kuştur. Zümrüdüanka da Türk edebiyatında bu iki geleneğin birleşmesiyle şekillenmiş efsanevî kuştur.Anka'nın çok uzaklarda, erişilmesi güç bir yerde yaşadığı anlatılır. Sîmurg ise kimi hikâyelerde bilge, koruyucu ve yol gösterici bir varlık olarak tasvir edilir. Zümrüdüanka'nın ateşte yanıp küllerinden yeniden doğduğu da yaygın biçimde anlatılır.Tasavvuf edebiyatında Anka ve Sîmurg çoğu zaman sıradan bir kuşu değil, insanın manevî yolculuğunu anlatan sembolleri temsil eder. Bunun en meşhur örneği, Ferîdüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr (Kuşların Dili) adlı eseridir. Bu eserde kuşlar, kendilerine hükümdar olacak Sîmurg'u aramak üzere yola çıkarlar. Yolculuk boyunca çeşitli zorluklardan ve manevî mertebelerden geçerler. Nihayet yolun sonuna ulaşan otuz kuş, aradıkları Sîmurg ile kendi varlıkları arasında derin bir sembolik ilişki bulunduğunu fark ederler. Burada Farsçadaki sî (otuz) ve murg (kuş) kelimeleri üzerinden edebî bir anlam kurulmuştur.Attâr'ın anlatısında Sîmurg, hakikati arama, nefsin perdelerini aşma ve insanın kendisini tanıması gibi manevî konuların sembolüdür. Bu, zoolojik veya tarihî bir kuş hikâyesi değil, tasavvufî bir temsildir.Âlem-i misal ise, tasavvufta, ruhlar âlemi ile maddî âlem arasında, mana ve hakikatlerin latif suretlerle göründüğü bir âlemdir. Maddî olmayan fakat suretlerle temsil edilen varlık mertebesidir. Acayip ve garip şeylerin sergisidir. İnsandaki hayalin gördüğü vazifeyi görmektedir. Hayal, sâdık rüyalar, sâdık keşf, şeffaf şeylerdeki temessüller, misâl âlemini gösteren pencerelerdir. Mesela insan rüyasında bir kuşun konuştuğunu, bir dağın yürüdüğünü veya soyut bir mananın bir insan suretine girdiğini görebilir.Zümrüdüanka, hakikat arayışını, manevî yükselişi ve erişilmesi güç bir kemâli temsil edebilir. Yani aslında soyut bir mana, kuş suretinde anlatılmaktadır. O halde bu soyut mana, âlem-i misalde Zümrüdüanka kuşu şeklinde görünmektedir diyebiliriz. Ama bu yine de Zümrüdüanka'nın âlem-i misalde fiilen mevcut olduğunu ispatlamaz.İbnü'l-Arabî Hazretleri, Ankaü Muğrib fî Maʿrifeti Hatmi'l-Evliyâ ve Şemsi'l-Mağrib adlı eserinde Anka sembolünden faydalanır. Onun yorumlarında Anka, yalnızca olağanüstü bir kuş değildir. Varlığın meydana gelişi, âlem ile insan arasındaki ilişki ve görünmeyen hakikatler gibi meseleleri açıklamak için kullanılan bir kavramdır. Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretleri ise Anka'yı, yuvası Kafdağı'nda olan bir kuş olarak tanımlar.Sonuç olarak; Zümrüdüanka, mitolojik kökenleri bulunan ve tasavvuf edebiyatında derin manalar kazanmış bir kuş sembolüdür. Bu derin manaların, maddi olmayan suretlerin bulunduğu bir varlık mertebesi olan âlem-i misalde Zümrüdüanka kuşu suretinde göründüğü şeklinde yorumlanabilir. Fakat Zümrüdüanka'nın âlem-i misalde gerçekten mevcut olduğu, ayet veya hadis gibi kesin bir delille ispatlanmış değildir.

İlim Öğrenirken Okunabilecek Dualar Nelerdir?

İlim tahsil edilirken yapılabilecek duaları kaynaklarımız zikretmektedir. Örneğin Kur'ân-ı Kerîm'de geçen bazı dualar şöyledir:رَبِّ زِدْنِي عِلْمًاRabbim! İlmimi artır. 1رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي“Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver! Ve işimi bana kolaylaştır! Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyice anlasınlar!2رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَRabbim, bana hikmet ver ve beni salihler arasına kat.3Yine hadislerde geçen bazı dualar şöyledir:اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ عِلْمًا نَافِعًا وَرِزْقًا طَيِّبًا وَعَمَلًا مُتَقَبَّلًاAllahım! Senden faydalı ilim, temiz ve helal rızık ve kabul edilmiş amel isterim.4اللَّهُمَّ انْفَعْنِي بِمَا عَلَّمْتَنِي، وَعَلِّمْنِي مَا يَنْفَعُنِي، وَزِدْنِي عِلْمًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، وَأَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ حَالِ أَهْلِ النَّارِAllah'ım! Bana öğrettiğin ilim ile beni faydalandır, bana fayda verecek ilmi öğret ve benim ilmimi artır. Her hâl üzere Allah'a hamd olsun. Cehennem ehlinin halinden Allah'a sığınırım. 5اللهم أغننى بالعلم وزينى بالحلم وكرمنى بالتقوى وجملنى بالعافيةAllah'ım! Beni ilimle zengin kıl, hilim (yumuşak huyluluk) ile süsle, takva ile beni mükerrem kıl, afiyetle beni güzelleştir.6اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ، وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَاAllah'ım! Fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.7Yine Sevgili Peygaberimiz Abdullah b. Abbas için yaptığı dua da o zamiri yetine ben zamiri konularak şöyle yapılabilir:اللَّهُمَّ فَقِّهْنِي فِي الدِّينِ وَعَلِّمْنِي التَّأْوِيلَAllah'ım! Beni dinde derin anlayış sahibi kıl ve bana (Kur'ân'ın) te'vilini öğret.8İmam Gümüşhanevi Hazretleri ise şu güzel duayı nakletmektedir:اللَّهُمَّ ارْزُقْنِي حِفْظَ الْمُرْسَلِينَ، وَإِلْهَامَ الْأَنْبِيَاءِ، وَفَهْمَ الْمَلَائِكَةِ، بِكَرَمِكَ يَا أَكْرَمَ الْأَكْرَمِينَ، وَبِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ.Allah'ım! Bana peygamberlerin hafızasını, nebilerin ilhamını ve meleklerin anlayışını nasip et. Ey kerem sahiplerinin en keremlisi! Kereminle, ey merhametlilerin en merhametlisi!9Ayrıca BakınızKUR'AN OKUMADAN ÖNCE OKUNACAK DUASABAH VE AKŞAM NAMAZINDAN SONRA "ECİRNA" DUASININ YAPILMASININ HİKMETİÂYET VE DUALARIN ŞİFA NİYETİYLE SUYA OKUNMASI VEYA VÜCUDA ÜFLENMESİ UYGUN MUDUR?NAZAR DEĞMESİNE KARŞI OKUNACAK ÂYET VE DUALARAİLE HUZURU VE EŞLER ARASINDAKİ SEVGİ İÇİN HANGİ AYET VE DUALAR OKUNABİLİR?HAFIZAYI GÜÇLENDİRMEK VE UNUTKANLIĞI GİDERMEK İÇİN NE YAPMALI?HZ. PEYGAMBERİN (SAV) UNUTKANLIK VE ZİHİN AÇIKLIĞI İÇİN TAVSİYE ETTİĞİ DUAKaynakçalarTâhâ, 20/114Tâhâ, 20/25-28Şuarâ 26/83İbn Mâce, İkâmetü's-salât (925)Tirmizî (Deavât 129)Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, hadis no. 1532.Müslim, Zikir 73Buhârî, Vudû, 10Ahmed Ziyaaddin Gümüşhanevi, Mecmuatül Ahzab, s. 134.

"... Vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu alem-i şehadetten göçüp giden her şeyin, Hafiz-i Zülcelal, bir çok suretlerini elvah-ı mahfuza hükmünde olan hsfızalarda ve bir türlü misali aynalarda hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor..." Ne Demektir?

Risale-i Nur'da geçen bu cümle ile ilgili altı sorum var:Bu parçada geçen misali aynalar neler olabilir? Bir mevcudun âlem-i misaldeki suretleri de bu parçada geçen misali aynalar kapsamında değerlendirilebilir mi? Bu parçada geçen zahir aynalar neler olabilir? Bu parçada geçen batın aynalar neler olabilir?Hava unsuru, esir maddesi ve âlem-i misalin bazı mevcudatı da bu parçada geçen batın aynalar kapsamında değerlendirilebilir mi?Her mevcudun genetik şifresi veya atomik yapısı da batın aynalar kapsamında değerlendirilebilir mi? Açıklar mısınız?

4.772

"Hayat bir hakikat-i hariciyedir, vehmi bir emir hakikati hariciyeyi yüklenemez" Ne Demektir?

Hakikat-i hariciye, mevcut ve yaratılmış hakikat demektir. Mevhum emir ise hayali ve vehmi bir iş demektir. Buna göre ifadenin anlamı şudur: Var olmayan bir iş, var olan bir şeyin varlık sebebi olamaz.Mesela ışınlama yoluyla eşyanın nakledilmesi şu an için bir hayaldir. Önümüze nereden geldiğini anlayamadığımız bir top düşse, onun buraya bir ışınlama aletiyle gönderildiğini düşünebilir miyiz? Düşünemeyiz. Çünkü şu an vehimden başka hiçbir yerde bulunmayan bir ışınlama aleti, topun düşmesi gibi gerçek bir işi yapamaz.Kâinatta cari olan kanunlar da maddi vücudu olmayan, yalnızca ilmi vücudu bulunan varlıklardır. Bu açıdan vehmi sayılırlar. Mevcut bir hakikat olan hayat, böyle vehmi varlıkların eseri olamaz.Aynı şekilde kâinattaki faaliyetler de bu tür vehmi kanunların eseri olamaz. Bu faaliyetler, melaike gibi hakikat-i hariciye sahibi, yani gerçekten var olan varlıkların eliyle gerçekleşir. Mesela hadis-i şerifte bildirildiği gibi her bir yağmur tanesini bir melek indirir. Kanun gibi mevhum manalar yağmur indiremez; kanunlar hiçbir iş yapamaz.Not: Melekler de bu işleri kendi kuvvetleriyle değil, Allah'ın emriyle ve onlarda tecelli eden kuvvetle yaparlar. İnsanlar da kendi işlerini, Allah'ın onlarda tecelli eden kuvvetiyle görebilirler. Tevhid inancı, Allah'tan başka ikinci bir gerçek kudret sahibinin bulunmamasını gerektirir.

İnsandaki Latifelerin Vücud-u Haricisi Var mıdır?

Latife, insandaki his ve duygulara verilen başka bir isimdir. Çoğulu letaiftir. Vücud-u harici ise, bir şeyin zatının hariçte/varlık aleminde tahakkuk etmesine denir. Kelam ilminde vücud-u harici, mahiyetin varlık aleminde kendisine mahsus bir kimlikle mümtaz olmasıdır.1 Yani bir şeyin, kudretin yaratmasıyla zihin dışında, dış âlemde gerçekten var olmasıdır.İnsan, ruh bakımından çok geniş bir mahiyette yaratılmıştır. İnsanın ruhuna takılmış birçok latife ve duygu vardır. İnsan bunların bir kısmını bilip isimlendirebilirken bir kısmını bilemez. Bu duyguların takıldığı ruha kudret, vücud-u harici giydirmiştir; yani ruhun müstakil bir vücudu vardır. Bediüzzaman Hazretleri, ruhun nurani bir vücuda sahip bir mahluk olduğunu şöyle vurgular:Ruh zihayat, zişuur, nurani vücud-u harici giydirilmiş, cami', hakikatdar, külliyet kesb etmeye müsteid bir kānun-u emridir.2Evet, ruh hayat sahibi, şuur (bilinç) sahibi ve nurani bir vücuda sahip bir varlıktır. Ruhun bu özellikleri ile var olması, kudretin yaratması ile bir vücuda sahip olması demektir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli husus, varlığı gördüğümüz aleme has zannetmememizdir. Evet, kudretin tecellisi ile varlığın birçok formu ve mertebesi vardır. Gözümüzle gördüğümüz varlıkların bir vücudu olduğu gibi, dünya hayatında gözümüzle görmediğimiz nurani ve manevi birçok varlık vardır. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Vücud, alem-i cismanide münhasır değil.3Bu sözde de ifade edildiği gibi varlık sadece gördüğümüz cisimlerden ibaret değildir. Gözümüzle gördüğümüz cisimler gibi farklı farklı formlarda, cisimlerden daha nurani ve daha latif varlıklar vardır. İşte ruh ve ruha takılan duygularımız bu tür varlıklardandır. Varlıklarını biliriz. Yansımalarını görürüz. Ama nasıl bir mahiyete ve vücuda sahip olduklarını bu dünyada göremeyiz ve bilemeyiz.İnsanın ruhuna birçok duygu takılmıştır. Bunların sayısı ile alakalı kesin bir bilgi verilemezken, en meşhurları letaif-i aşere (on duygu) adıyla alimler arasında meşhur olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri bu konudaki düşüncesini şöyle dile getirir:Ben kendimce görüyorum ki: İnsanın mahiyet-i camiasında ve isti'dad-ı hayatisinde çok letaif var.4Bundan da anlaşılacağı üzere, Bediüzzaman Hazretlerine göre ruha takılmış birçok latife vardır. Bediüzzaman Hazretleri bunların bir kısmını şöyle sıralar: Kalp, akıl, sır, hafa, kuvve-i şeheviye, kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, ene, vicdan, asab, heva, his, saika, şaika. Elbette bunlar, bilip isimlendirebildiğimiz latifelerimizdir. Bunların yanında, varlığını bilip de isimlendiremediğimiz pek çok latifemiz daha vardır.Bediüzzaman Hazretleri, latifelerimizin mahluk, yani yaratılmış olduğunu ve her birinin kendine has bir vücuda sahip bulunduğunu Risale-i Nur'un farklı yerlerinde farklı şekillerde vurgular.Örneğin Otuzuncu Söz'de (Ene Risalesi), enenin yaratılmış olduğunu ve kendine has bir vücuda sahip bulunduğunu şöyle ifade eder:Eğer onun (ene'nin) hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi, kainat dahi açılır.5Bediüzzaman Hazretleri, “sırr-ı hilkati bilinse”, yani “yaratılışındaki sır bilinse” ifadesiyle, enenin yaratılmış olduğunu ve vücud-u harici sahibi olduğunu ifade etmektedir. Bediüzzaman Hazretleri yine der ki:Cenab-ı Hakk celil uluhiyetiyle, cemil rahmetiyle, kebir rububiyetiyle, kerim re'fetiyle, azim kudretiyle, latif hikmetiyle şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyat ile, bu derece cevarih ve cihazat ile ve muhtelif a'za ve alat ile ve mütenevvi' letaif ve ma'neviyat ile techiz ve tezyin etmiştir.6Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Allah, sonsuz kudretiyle insanı çok çeşitli latifeler ve manevi duygularla süslemiştir. Bu latifeler, kudretin vücud-u harici giydirdiği ruhun cihazları olduklarından, zihni ve itibari değil, hakiki bir varlığa sahiptirler. Yine başka bir risalede Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Makine-i insaniyenin merkezi ve zenbereği olan kalbi, tarikat vasıta olup işletmesiyle ve o işletmekle sair letaif-i insaniyeyi harekete getirip, netice-i fıtratlarına sevk ederek hakiki insan olmaktır.7Burada da Bediüzzaman Hazretleri, kalple birlikte diğer latifelerin de harekete geçip fıtratlarının neticesine sevk olunmasından söz ederek latifelerin yaratılmış olduğunu ifade etmektedir. Çünkü fıtrat kelimesi, yaratılış ve yaratma anlamına gelir. Dolayısıyla bu ifade de latifelerimizin hakiki bir varlığa sahip olduğunu gösterir. Risale-i Nur'un pek çok yerinde bu tespiti destekleyen ifadeler bulunmaktadır.Ayrıca Bakınız"HAYAT BİR HAKİKAT-İ HARİCİYEDİR, VEHMİ BİR EMİR HAKİKATİ HARİCİYEYİ YÜKLENEMEZ" NE DEMEKTİR?RUH, VÜCUD-U HARİCİ GİYDİRİLMİŞ BİR KANUNDUR / LEMAAT"VÜCUD-U İLMİ, VÜCUD-U HARİCİ, EMR-İTİBARİ, KANUN-U EMRİ VE VACİBÜ'L VÜCUD" KAVRAMLARININ ANLAMLARIKaynakçalarMuhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s. 201.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 196.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 324.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 115.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 220.Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 315.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s. 343.

163

"Hele" Bir Put Adı mıdır? "Hele Şükür" Demenin Sakıncası Var mıdır?

“Hele” kelimesinin günlük kullanımıyla ilgili üç sorum var:Halk arasında “Hele şükür” ifadesinin sakıncalı olduğu ve “Hele” adında bir put bulunduğu söyleniyor. Bu iddiaların dini bir dayanağı var mıdır? Bu ifadeyi kullanmanın dinen bir sakıncası var mıdır?“Hele bir olsun”, “Hele hele böyleyse kesin yapalım” gibi cümlelerde “hele” kelimesi farklı anlam incelikleri katmaktadır. Kelimeyi bu amaçla kullanmanın dini bir mahzuru var mıdır?Bu kullanımlardaki “hele” kelimesi hangi dile aittir? Kökeni ve temel anlamı nedir?

Avrupa Birliği Fonlu TKDK Hibelerinden Faydalanmak Caiz midir?

TKDK Desteklerinin Dini HükmüTKDK'nın (Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu) verdiği destekler, borç veya faizli kredi değil; belirli şartları taşıyan girişimcilere verilen, geri ödemesi olmayan şartlı bir teşvik, yani hibe mahiyetindedir. İslam fıkhında hibeleri ve devlet teşviklerini kabul etmek meşrudur, helaldir.Gayrimüslim devletlerin, uluslararası kuruluşların veya şahısların kamu yararına, kalkınma projelerine ve meşru alanlara yönelik verdiği hibe ve yardımları kabul etmek de caiz görülmüştür.1Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Hibe Kabul EtmesiResul-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.), gayrimüslim liderler ve hükümdarlar tarafından gönderilen hibe ve hediyeleri kabul etmiş; aynı şekilde henüz Müslüman olmamış bazı kimselerle de karşılıklı hediyeleşmiştir. Fıkıh alimleri bu nebevi uygulamayı, gayrimüslim devlet veya kurumlardan hibe almanın helal olduğuna delil kabul etmişlerdir. 2 İlgili rivayetler şöyledir:Ebû Humeyd es-Sâidî (r.a.) şöyle rivayet etmektedir:Biz Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte Tebük Gazvesi'ne çıkmıştık. Eyle Hükümdarı (Yuhanna b. Ru'be), Resûlullah (s.a.v.)'e beyaz bir katır ile bir bürde (kumaş/elbise) hediye etti. Resûlullah (s.a.v.) da onun hediyesini kabul buyurdu ve kendisine emniyet antlaşması yazdı. 3Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle rivayet etmektedir:Dûmetü'l-Cendel'in Hristiyan Hükümdarı Ükeydir b. Abdülmelik, Resûlullah (s.a.v.)'e ipekli kumaştan bir cübbe hediye etti. Resûlullah (s.a.v.) da onun hediyesini kabul buyurdu. 4Dikkat Edilmesi Gereken ŞartlarProjenin helal olması: Yapılacak yatırımın, üretilecek ürünün veya sunulacak hizmetin dinen meşru/helal alanlarda olması gerekir. Alkollü içecek üretimi gibi haram faaliyetler bu kapsama girmez.Faizli krediden kaçınılması: Hibe projelerinde girişimciden kalan kısmı karşılaması istenebilir. Bu finansman sağlanırken faizli banka kredisi yerine öz sermaye veya helal finansman yolları tercih edilmelidir.SonuçTKDK hibelerinden, proje meşru olmak ve finansman sürecinde faizden kaçınmak şartıyla istifade etmek caizdir.KaynakçalarGünenç, Halil, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Yasin Yayınevi, İstanbul, 2005, Cilt 1, s. 30 (Soru: 214)Fetâva'l-Hindiyye, Akçağ Yayınları, Cilt 4, s. 256–260; Serahsî, Şemsü'l-Eimme Muhammed b. Ahmed, el-Mebsût, Gümüşev Yayıncılık, İstanbul, 2008, Cilt 10, s. 132Buhârî, Cizye 5, Hadis No: 3161; Cihâd 146; Ebû Dâvud, Harâc 29, Hadis No: 3053Buhârî, Hibe 28, Hadis No: 2615; İbn Mâce, Libâs 17, Hadis No: 3596

Hasta Olan Kişi Cuma Namazına Gitmek Zorunda mıdır?

Hastalığın artması veya tedavisinin gecikmesi ihtimali varsa, cemaatle ve camilerde kılınması gereken Cuma ve Bayram namazlarına gidilmeyebilir. Hastalığın başkalarına bulaşması ihtimali varsa bu namazlara gidilmemelidir. Nitekim bu bağlamda Ömer Nasuhi Bilmen İslâm İlmihalinde şöyle demektedir:Cuma namazının bir şahsa farz olması için altı şart vardır ki bunlardan biri de sıhhattir. Binaenaleyh hasta olup Cuma namazına çıktığı takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye Cuma namazı farz değildir.1Hastalığın bulaşma durumu ile ilgili olarak ise Halil Gönenç Hoca şöyle demektedir:Bulaşıcı bir hastalığa mübtela olan kimsenin cuma ve bayram gibi namazlara gitmesi câiz değildir. Çünkü gitmesi, hastalığın yayılmasına vesile olabilir. İslâm dini bir memlekette bulaşıcı bir hastalık bulunursa onu sıkı kontrol altında tutmayı emreder, oraya giriş ve çıkışı yasaklar. Peygamber (sav): 'Bir memlekette vebanın bulunduğunu duyarsanız oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz bir memlekete gelirse ondan çıkıp başka yere gitmeyiniz' buyuruyor. Diğer bir hadîste şöyle buyurmuştur: 'Cüzzamlıdan, aslandan kaçar gibi kaç'. Hatta başkasına zarar verecek fıtrî veya sarımsak ve soğan gibi şeyleri yemekten dolayı arızî bir kokusu olan kimsenin cuma namazına ve cemaata gitmesi câiz değildir.2Ayrıca BakınızCUMA VAKTİ VE CUMA GÜNÜNÜN BAŞLANGIÇ /BİTİŞ ZAMANICUMA VAKTİNDE ALIŞVERİŞ HARAM MIDIR?ÜÇ CUMAYA GİTMEMEK MESELESİKADINLARIN CUMA NAMAZI KILMASICUMA GÜNÜNÜN FAZİLETİ HAKKINDA HADİSLERİKİ CUMA ARASI GÜNAHLARIN AFFEDİLMESİKaynakçalarÖmer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s 146.Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Yasin Yay., İstanbul 2012, c.1, s. 183.

Sabah Namazının Vakti Ne Zamandır? Sabah Namazı Niçin Vaktin Girmesiyle Okunmaz?

Sabah namazının vakti, tan yerinin ağarması demek olan ikinci fecrin doğmasından başlayarak güneşin doğmasına kadar devam eder. Buna göre imsak vakti, fecr-i sâdıkın oluşması, yani tan yerinin ağarmasıdır. İmsak ile birlikte sabah namazının vakti girdiğine göre bu vakitte sabah namazı kılınabilir.1 Bununla birlikte, konuyla ilgili bazı rivâyetlere dayanan Hanefîler, biraz geciktirilerek (isfar vaktinde) kılınmasını daha uygun (müstehap) bulmuşlardır. 2 Nitekim Peygamber Efendimiz de bunu şöyle tavsiye etmiştir.Sabah namazını ortalık aydınlanınca kılın. Çünkü bunun ecri daha büyüktür.3Sabah namazının vakti, güneşin doğmasına kadar devam eder. Zira Hz. Cebrail'in Sevgili Peygamberimize (s.a.s.) imamlık ettiğini bildiren hadise göre Cebrail (a.s.), sabah namazını birinci gün tan yeri ağardığında, ikinci gün ise ortalık aydınlanıp güneşin doğmasına yakın bir vakitte kıldırmış ve şöyle buyurmuştur:“…Bu, senden önceki peygamberlerin (namaz) vaktidir ve (namazlar için) vakit bu iki vaktin arasıdır.” 4Konu ile ilgili Ömer Nasuhi Bilmen de şöyle demektedir:Sabah namazında isfâr müstehaptır. Yâ'ni bu namaz, aydınlığın zuhuriyle ortalığın açılması zamanında kılınmalıdır. Şöyle ki: İkinci fecrin nuru tam zuhur edip gecenin zulmeti açılacağı ve atılan bir okun nereye düştüğünü atanın göreceği bir vakte kadar sabah namazı te'hîr edilmelidir.5Mehmet Zihni Efendi de şöyle demektedir:Hem de ortalık açılmadan başlamakta, cemaat azlığı olup, isfar (sabah vakti yerin açılıp aydınlanması) etmekte ise, cemaat çokluğunun fazileti vardır ki, sabah namazı camilerde, geç kılınır ise, uyuyanlar ve ihtiyar olanlar dahi, haklarında genişlik hâsıl olarak cemaate yetişirler. Cemaati azaltmayı gerektiren hâl, cemaati çoğaltmaya sebep olacak halden, elbette efdâl olamaz.6Türkiye'de sabah ezanı Ramazan haricinde tam vaktin girmesi ile okunmaz. Bunun sebebi yukarıda namazın geç kılınmasının daha faziletli olduğunu bildiren hadisler ile cemaatin sayısını arttırmaktır.Ayrıca BakınızSABAH NAMAZI KILARKEN GÜNEŞ DOĞARSA NAMAZ KABUL OLUR MU?SABAH NAMAZINDA HANEFİ İMAMA UYAN ŞAFİİ KUNUT OKUMALI MIDIR?SABAH NAMAZININ KAZASINI ÖĞLEDEN ÖNCE KILMAKSABAH NAMAZININ ŞAHİTLİ OLMASISABAH NAMAZI KILARKEN GÜNEŞ DOĞARSA NAMAZ KABUL OLUR MU?ÖĞLEDEN ÖNCE KILINAN SABAH NAMAZININ KAZASINA NİYETSABAH NAMAZININ SÜNNETİ KAZA EDİLİR Mİ?KaynakçalarHeyet, Fetvalar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2024, s. 114.İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, 1/225; İbn Kudâme, el-Muğnî, 1/286; Zeylaî, Tebyîn, 1/82Tirmizî, Salât, 3; Nesâî, Mevâkît, 27; Dârimî, Salât, 21; A. İbn Hanbel, V, 429.Ebû Dâvûd, Salât, 2 [393]; Tirmizî, Salât, 113 [149]Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınları, İstanbul ts., s 103.Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslam İlmihali, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul yy, s. 87.

181

Ahmed Hüsrev Altınbaşak Hazretleri'ne Göre Sigara İçmek ve Tütün Ekmek Caiz midir?

Hüsrev Efendi'nin talebeleri arasında çiftçiler de vardı ve meslekleri ile alakalı bazı fıkhî meseleleri kendisine sorarlardı. Bilhassa tütün ekme meselesi hakkında sorulan sorulara şu şekilde cevap verirdi:Tütün yerine başka nimetlerin ekilip dikilmesi lazım zira tütün insanlığa zararlıdır hatta değil Müslümanlara ve Nur talebelerine, gayr-i müslimlere dahi içirilmemesi lazım. Biz beşere hizmet için geldik, tahribat yapamayız, yaptıramayız.1Talebeleri bazı âlimlerin sigaraya mekruh hatta mübah dediklerini hatırlatınca Hüsrev Efendi şu açıklamayı yapardı:Tütün 1600 yıllarında Türkiye'ye girdi. O zamanlarda tütünün zararları tıbben tespit edilemeyip bazı hasta insanlara tütün içmeleri tıbbi olarak tavsiye edildiğinden ulema da tıbben mübah olduğuna kani olmuşlardı. Halbuki öyle değildir çünkü bak Risale-i Nur'da Hazreti Üstad, hadd-i zâtında mübah olan su için bile ortaya beş nevi hüküm koymuştur: Hastanın durumuna göre su mübahtır, mekruhtur, haramdır gibi.Bu (tütün) bütün insanlara zararlı olduğu gibi kanser hastalığının da büyük nispette sigaradan olduğu tespit edilmiş durumdadır. Onun için Nur talebeleri tütün ekip dikemezler, içemezler. Değil Nur talebeleri bütün beşeriyet dahi (sigara) içmemeli!2Ayrıca BakınızSİGARA HARAM MIDIR?SİGARA SATMANIN HÜKMÜSİGARA İÇEN KİMSEYE SELAM VERİLİR Mİ?SİGARA İÇEN BİRİNE FİTRE VE ZEKAT VERİLEBİLİR Mİ?SİGARA, TELEFON VEYA BİR İNSANA BAĞIMLI OLMAK ŞİRKE GİRER Mİ?SON İKİ MÜCEDDİDİN SİGARA İÇMEK HAKKINDA GÖRÜŞLERİKaynakçalarHeyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 3, s. 1237Heyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 3, s. 1237