Bağış Yap

Sorular

3.061

"Şefkat-i Rububiyetini Müteessir Eden Ehl-i Dalaleti ve Ehl-i Küfrü, Haşrin İnkarında Onları Tasdîk Etmekten Yüz Binler Derece Mukaddessin" Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında onları tasdîk etmekten yüz binler derece mukaddessin.Buradaki “şefkat-i rububiyyetin müteessir olması” ifadesini teşbih ve mecaz cihetiyle anlamalıyız. Çünkü Cenab-ı Hak, yarattıklarının hiçbirine benzemez. Yarattıklarından hiçbirinin özelliği de O'na benzemez. Rabbimiz muhalefetün li'l-havadistir; yani Allah, sonradan yaratılan hiçbir varlığa hiçbir cihetle benzemez. Hiçbir varlık O'nun Zatını zihnen ve aklen kuşatamaz. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Ve kezâ, Sâni'-i Zülcelâl, bütün nevâkıstan pâk ve münezzehtir. Çünki noksâniyet, maddiyâtın mâhiyetlerindeki isti'dâdın kılletinden ileri gelir. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk maddiyâttan değildir.Ve kezâ, Sâni'-i Kadîm-i Ezelî, kâinâtın ihtivâ ettiği eşyânın cismiyet, cihetiyet, tagayyür, temekkün gibi istilzâm ettikleri levâzım ve evsâftan berî ve münezzehtir. Kur'ân-ı Kerîm şu iki hakîkate Allâh'a misil yapmayın ma'nâsına olan فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا âyetiyle işâret etmiştir. 1Kur'an-ı Kerim de bu hakikate, Allah'a benzer ve misil tutulamayacağını ifade eden şu ayetle işaret eder:Öyle ise (eşi olmayan) Allah'a, benzerler (ortaklar) koşmaya kalkmayın! 2Bu hakikat, Allah'ın varlıkları terbiye edişine, idare edişine ve onlara muamelesine bakan İlahi tecelliler hakkında da geçerlidir. Yani Allah'ın zatı ve sıfatları varlıklara benzemediği gibi, muhabbeti, gazabı, şefkati ve bu manalardaki İlahi tecellileri de bizim anladığımız şekilde değildir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:Çünkü nasıl Cenab-ı Hakk'ın zat ve sıfatında, nazir ve şebih ve misli yoktur. Öyle de, şuunat-ı Rububiyetinde misli yoktur. Sıfatı nasıl mahlukāt sıfatına benzemiyor, muhabbeti dahi benzemez. Öyle ise, şu ta'biratı müteşabihat nev'inden tutup deriz ki: Zat-ı Vacibü'l-Vücud'un vücub-u vücuduna ve kudsiyetine münasib bir tarzda ve istiğna-yı zatisine ve kemal-i mutlakına muvafık bir surette muhabbeti gibi bazı şuunatı var...3Bu durumda “şefkat-i rububiyyetin müteessir olması” ifadesi, haşa Allah'ın bizim bildiğimiz manada üzülmesi, etkilenmesi, sarsılması veya sonradan yeni bir hal kazanması demek değildir. Böyle bir mana verilemez. Çünkü Allah Teala, yaratılmışlara ait hiçbir eksikliği taşımaz. O, maddi değildir, cisim değildir, bir yerde bulunmakla sınırlı değildir; değişmekten ve sonradan başka bir hale girmekten de münezzehtir. Çünkü değişmek, sonradan olmayı, başka bir hale geçmeyi çağrıştırır. Mekanla kayıtlı olmak da mahluk varlık olmanın bir vasfıdır. Cenab-ı Hak ise ezelidir, ebedidir ve yaratılmışlara ait bütün sınırlardan münezzehtir.Burada anlatılmak istenen, insanların küfür ve isyanı, Allah'ın rahmetine, hikmetine, adaletine ve kullarını terbiye eden Rububiyetine zıt bir tavırdır. Çünkü Allah insanı yaratır, yaşatır, besler, korur, sayısız nimet verir ve onu her an terbiye eder. Böyle bir Rabbe karşı iman, şükür ve itaat gerekirken; inkar, nankörlük ve isyan ile karşılık vermek elbette çok büyük bir suçtur.Bu sebeple metindeki “müteessir olmak” ifadesi, haşa Allah'ın bizim bildiğimiz manada üzülmesi, sarsılması veya duygusal bir değişim yaşaması demek değildir. Buradaki mana, küfür ve dalaletin İlahi rahmete, hikmete ve adalete karşı çok çirkin bir karşılık olmasıdır. Böyle bir suç da İlahi gazabı ve cezayı celbeder.Allah insanlara sonsuz denecek kadar çok nimet, ihsan ve rahmet eserleri gösterir. İnsan ise buna rağmen bu nimetleri Allah'tan bilmez, O'nun vaadini yalan sayar, rahmet eserlerini değersiz görür ve kulluk vazifesinden yüz çevirirse; bu, büyük bir cürüm olur.İşte bu cürüm, Allah'ın şefkatle terbiye eden Rububiyetine zıt düştüğü için, kişinin rahmete layık bir tavırdan uzaklaşmasına sebep olur. Yani insan kendi iradesiyle rahmet kapısını kapatır ve ceza ile karşılık görmeyi hak eder.Kısacası: “Şefkat-i rububiyyetin müteessir olması” ifadesi mecazi bir anlatımdır. Burada, haşa Allah'ın bizim bildiğimiz manada etkilenmesi veya üzülmesi kastedilmez. Çünkü Allah, yaratılmışlara ait bütün eksikliklerden münezzehtir. Asıl anlatılan şudur: Küfür ve isyan, Allah'ın rahmetine, hikmetine ve adaletine aykırı bir tavır olduğu için, İlahi gazabı ve cezayı celbeder.Ayrıca BakınızALLAHIN SIFATLARINI NASIL ANLARIZALLAH'IN İSİM-SIFAT-ŞUUNAT VE ZATININ MÜKEMMELLİĞİCENÂB-I HAKK'IN SIFATLARINDA ZITLIK BULUNUR MU?İSİM VE SIFAT NEDİR?RUBUBİYET VE TERBİYERUBUBİYETİN TANIMIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ'caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 141.Nahl, 16/74.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 134-135.

3.474

"Mümkinatta Hakiki ve Tabii Lüzum-u Zati Olmadığından Mümkinatta Zıdlar Birbirine Girebilmiş" Ne Demektir?

Bahse konu yer Risale-i Nur'da şu şekildedir:Ve hakeza, kıyas et. Fakat mümkinatta hakiki ve tabii lüzum-u zati olmadığından mümkinatta zıdlar birbirine girebilmiş. Mertebeler tevellüd ederek, ihtilafat ile tagayyürat-ı alem neş'et etmiştir. Mademki kudret-i ezeliyede meratib olamaz. Öyle ise, makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsavi ve zerreler yıldızlara emsal olur. Bütün haşr-i beşer bir tek nefsin ihyası gibi, bir baharın icadı bir tek çiçeğin sun'u gibi o kudrete kolay gelir. 1Mümkinat, yani âlem-i imkan, varlığı da yokluğu da zatı itibarıyla eşit olan; var olmak için mutlaka Allah'ın icadına muhtaç bulunan varlık âlemidir. Bu âlemde hiçbir şeyin varlığı kendi zatından gelmez. Onun için burada görülen vücut, hayat, güzellik, kuvvet ve benzeri sıfatlar zati değil, arızidir. Yani sonradan ihsan edilmiştir; kendinden ve kendisi için zaruri değildir.Mesela insanda vücut vardır; fakat bu vücut zati değildir. Güzellik vardır; fakat kendinden değildir. Malikiyet hissi vardır; fakat hakiki malikiyet değildir. Eğer bunlar zati olsaydı, insan ne vücudunu kaybetmeye, ne gençliğinin gitmesine, ne güzelliğinin sönmesine, ne de elindeki malın elinden çıkmasına müsaade ederdi. Demek ki mümkinat âlemindeki bu sıfatlar, sahibinin zatından kaynaklanmıyor; bilakis ona verilmiş, sonra da geri alınabilir mahiyette bulunuyor.İşte metindeki “mümkinatta hakiki ve tabii lüzum-u zati olmadığından” ifadesi bunu anlatır. Yani âlem-i imkanda hiçbir şeyin zatından gelen ayrılmaz, mecburi ve değişmez bir varlığı yoktur. Bu sebeple mümkinatta zıtlar birbiri içine girebilir. Hayat-ölüm, sıhhat-hastalık, güzellik-çirkinlik, nur-zulmet, vücut-adem, kuvvet-zaaf gibi zıt haller aynı âlemde, hatta bazen aynı şeyde peş peşe veya iç içe görünebilir. Bundan dolayı da mertebeler meydana gelir. Yani güzel, daha güzel, çok güzel; kuvvetli, daha kuvvetli; büyük, daha büyük gibi dereceler ortaya çıkar. Aynı şekilde ihtilafat ve tagayyürat-ı âlem, yani âlemdeki farklılıklar ve değişmeler de buradan neş'et eder. Çünkü mümkinat sabit ve zati bir kemale sahip değildir; aldığı feyze göre değişir, eksilir, çoğalır, bozulur, yenilenir.Buna karşılık Cenab-ı Hakk'ın sıfatları hakiki ve zatidir. Varlığı kendindendir; sonradan olma değildir; başkasından alınmış değildir. Bunun için O'nun sıfatlarına zıtlar arız olamaz, müdahale edemez. Acz kudrete, cehl ilme, noksan kemale, ölüm hayata karışamaz. Böyle olunca ilahi sıfatlarda derece, eksilme, çoğalma ve değişme düşünülemez.Metindeki “Mademki kudret-i ezeliyede meratib olamaz” cümlesi de bunu ifade eder. Allah'ın kudreti ezelidir; sonradan artan, eksilen, yorulan, taksim olunan bir kuvvet değildir. Öyleyse kudret açısından “az zor”, “çok zor”, “kolay”, “daha kolay” gibi mertebeler bulunmaz.Bunun neticesi olarak “makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur”. Yani kudretin taalluk ettiği bütün mahluklar, o kudrete nisbetle eşittir. Bir çiçeği yaratmakla bir baharı yaratmak arasında, bir zerre ile bir yıldız arasında, bir fert ile bütün insanlar arasında ilahi kudret açısından fark yoktur. Fark, bizim dar ölçümüzdedir; Allah'ın kudretinde değildir.Bu sebeple bir çiçeği, baharı ve Cenneti yaratmak O'nun için aynıdır. Birini daha kolay, diğerini daha zor yapan bir sebep yoktur. Çünkü zorluk ve kolaylık, sınırlı kuvvetler için söz konusudur. Sonsuz ve zati kudrette ise mertebe bulunmaz. “Kün” emriyle, yani “Ol” emriyle, dilediği şey vücut bulur.“Bütün haşr-i beşer bir tek nefsin ihyası gibi, bir baharın icadı bir tek çiçeğin sun'u gibi o kudrete kolay gelir.” Yani bütün insanları kıyamette diriltmek, bir tek insanı diriltmek kadar kolaydır. Koca baharı bütün çiçekleriyle, ağaçlarıyla ve canlılarıyla icat etmek de bir tek çiçeği yaratmak kadar suhuletlidir. Çünkü mahlukatta görülen büyüklük-küçüklük, çokluk-azlık ve derece farkları, mümkinatın kendi mahiyetine aittir; Kudret-i Ezeliyeye ait değildir.Kısacası, âlem-i imkan, varlığı kendinden olmayan ve her şeyi Allah'ın icadına muhtaç bulunan varlıklar âlemidir. Bu âlemde sıfatlar zati değil, arızi olduğu için zıtlar, değişmeler ve mertebeler bulunur. Fakat Cenab-ı Hakk'ın kudreti zati ve ezeli olduğu için onda mertebe yoktur. Bu yüzden bir çiçekle bir bahar, bir zerreyle bir yıldız, bir insanın ihyası ile bütün insanların haşri o kudrete nisbetle birdir ve aynı derecede kolaydır.Ayrıca BakınızALLAH'IN SUBÛTİ, SELBİ, HABERİ VE FİİLİ SIFATLARIİSİM VE SIFAT NEDİR?ALLAH'IN KUDRETİNİN VE İLMİNİN SONSUZ OLUŞUNUN DELİLLERİKUDRETİN YARATMASINDAKİ KOLAYLIKMELEKÜTİYYET İLE HER ŞEYİN ALLAH'IN KUDRETİNE EŞİT OLMASIKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 206.

Ayetü'l-Kübra'nın “Rehbere Göre Tashihi” Ne Demektir? Vekiller ve Rehberden Kasıt Nedir?

"Sizin kitaplarınızı vekilleriniz aldığı için bize ait kitapları, beş yüz nüsha Âyetü'l-Kübrâ Risalesi ile beraber alarak dönmüştür. Kitaplar geldiğinde Âyetü'l-Kübrâ, rehbere göre tashih edilerek dışarıda haberleştiğimiz arkadaşlarımıza uygun miktarda gönderilecektir." Lahikaya Parlak Bir Zeyl'de geçen bu parçaya göre vekiller kimlerdir? Burada geçen rehber nedir? Âyetü'l-Kübrâ'nın rehbere göre tashih edilmesi ile ne kastedilmektedir?

Rüya Ahiretin Varlığına Nasıl İşaret Eder? İslam'da Rüya ve Ahiret İlişkisi

Rüyalar, İslam düşüncesinde, kelamında ve tasavvuf geleneğinde insanın yalnızca fiziki/maddesel bir bedenden ibaret olmadığını; bedenden bağımsız bir ruha, bilince ve duyular üstü bir idrake sahip olduğunu gösteren en somut ve gündelik delillerden biri olarak kabul edilir. İnsanın her gece tecrübe ettiği uyku ve rüya halleri; gayb alemine ve ruha doğrudan, öldükten sonra yeniden dirilişi kapsayan ahiret hayatının varlığına ise dolaylı olarak işaret eder.Uykunun "Küçük Ölüm" (El-Mevtü'l-Asgar) Olması ve Dirilişe (Ba's) İşaretiRüyaların ahiret hayatıyla olan ilk ve en temel bağı, rüyanın gerçekleştiği zemin olan uyku halinin kendisidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de uykunun bir tür ölüp yeniden dirilme tecrübesi olduğu bildirilir.1 Hz. Peygamber'in (s.a.v.) de gece yatağına girdiğinde ve sabah uykudan uyandığında okuduğu dualar, uykuyu doğrudan ahiretteki dirilişin bir provası olarak anlamlandırmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yatağına girip sağ tarafına yattığında,"Allah'ım! Senin isminle ölür ve senin isminle dirilirim (yaşarım)" duasını okurdu. Uykudan uyandığında ise doğrudan ahiretteki dirilişe vurgu yaparak şu duayı ederdi: "Bizi öldürdükten (uyuttuktan) sonra dirilten ve öldükten sonra dirilip toplama (nüşur) ancak kendisine olacak olan Allah'a hamdolsun."2Hz. Peygamber (s.a.v.), insan zihnine her gece ve her sabah "uyku bağlamında" ölüm ile ahiretteki diriliş fikrini işlemektedir. İnsanın uykuya dalarken ruhunun elinden alınabileceğini, uyandığında ise kendisine yeni bir ömür verildiğini hissetmesi; öldükten sonra bedenin çürümesi ve ardından kıyamet günü tekrar diriltilmesi hakikatinin her gün yaşanan canlı bir kopyasıdır. Yukarıda zikredilen ve benzeri rivayetlere dayanılarak İslam literatüründe uyku "küçük ölüm" (el-mevtü'l-asgar), uyanmak ise "yeniden diriliş" (ba's ve nüşur) olarak adlandırılmıştır. Dolayısıyla uyku zemininde gerçekleşen "rüya" da bu açıdan dolaylı olarak ahirete işaret etmektedir.Gayb Âlemine (Âlem-i Misal) Açılan Pencere ve Salih Rüyalar (Mübeşşirat)İnsan uykudayken beden pasif hale gelir, gözler kapanır, kulaklar dış seslere tıkanır. Ancak insan rüyada görmeye, duymaya, hissetmeye, sevinmeye veya korkmaya devam eder. Bu durum, insan algısının sadece duyu organlarıyla sınırlı olmadığını, fiziki evrenin ötesinde bir "Âlem-i Misal" veya "Gayb Âlemi" bulunduğunu gösterir. Ebu Hüreyre'den (r.a.) nakledilen rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:"Benden sonra nübüvvetten geriye ancak 'mübeşşirat' kalacaktır" buyurmuştur. Ashab-ı kiramın: "Mübeşşirat nedir ey Allah'ın Resulü?" diye sormaları üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): "Salih rüyalardır" cevabını vermiştir.3Yine Müslim ve Buhari'de yer alan birçok sahih rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:Müminin/Salih kişinin gördüğü rüya, peygamberliğin kırk altı cüz'ünden (bölümünden) bir cüzdür.4İslam alimleri bu hadisin bağlamını şöyle izah ederler: Hz. Peygambere (s.a.v.) vahiy gelmeden önce 6 ay boyunca gördüğü tüm rüyalar sabah aydınlığı gibi aynen gerçekleşmiştir (sadık rüyalar). 23 yıllık nübüvvet süresinin 6 ayı, 46'da 1 oranına denk gelir. Rüyanın peygamberlikten bir cüz sayılması; fiziki duyuların ötesinde, zamandan ve mekandan münezzeh ilahi bir bilgi kaynağının ve gayb âleminin var olduğunu gösterir. Gayb âleminin varlığı ise doğrudan gaybın en büyük hakikati olan ahiret hayatının imkanını ve gerçekliğini teyit etmektedir. Rüya, bu bağlamda ahirete dolaylı olarak işaret etmektedir.Berzah ve Kabir Âleminin Rüyalarda Tezahür EtmesiHz. Peygamber'in (s.a.v.) bizzat gördüğü ve ashabına anlattığı kapsamlı rüya hadisi, ahiretin ilk konağı olan berzah âlemini ve orada yaşanacak ceza ile mükafat durumlarını gayb penceresinden gözler önüne sermektedir. Semure b. Cündüb'ün (r.a.) naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), her sabah namazından sonra cemaate dönerek rüya gören olup olmadığını sorar ve anlatılanları tabir ederdi. Bir sabah kimse rüya görmediğini belirtince kendisi, Cebrail ve Mikail (a.s.) rehberliğinde yaşadığı berzah tecrübesini ashabıyla paylaşmıştır. Resulullah (s.a.v.) bu manevi seyahatte günahkârların kabirde çektiği azapları, Hz. İbrahim'in (a.s.) bulunduğu cennet bahçesini, çocukları ve şehitlerin makamlarını, vakti gelince kendi ulaşacağı makamı görmüştür.5 Bu nebevi beyan, rüya vasıtasıyla berzah ve kabir azabının hayali birer tasavvur değil, bizzat somut birer hakikat olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu yönüyle rüya, ahirete doğrudan delil olmaktadır.Özetle; uyku ve rüya, insanın sadece bedenden ibaret olmadığını gösterir. Uykunun “küçük ölüm”, uyanmanın ise yeniden dirilmeye benzetilmesi, ahiretteki dirilişi anlamaya yardımcı olur. Salih rüyalar da gözle görülmeyen bir âlemin varlığına işaret eder. Berzah, kabir, mükafat ve ceza ile ilgili nebevi beyanlar ise rüyanın ahiret hakikatlerine açılan bir pencere olduğunu gösterir. Bu yönüyle rüyalar, ahiretin varlığına doğrudan bir delil olmaktan ziyade, ölümden sonra hayatın hak olduğuna işaret etmektedir.Ayrıca BakınızRÜYANIN DİNİMİZDEKİ YERİ VE ÖNEMİRÜYA-YI SADIKA İLE LEVH-İ MAHFUZ ARASINDAKİ MÜNASEBETKaynakçalarRum, 30/23.Ebu Davud, Edeb, 98, 101.Buhari, Tabir, 5; Müslim, Rüya, 1.Buhari, Ta'bir, 4; Müslim, Rüya, 6.Buhari, Ta'bir, 48.

"Kesret Tabakatının En Dağınık Tasarrufatına Kadar, Meşiet ve Takdir-i İlahi İledir. Tesadüf Karışamaz" Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Hem meselâ, قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِی الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ İşte şu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın nev'-i beşerin hayat-ı ictimâiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki: İzzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ın meşîetine ve irâdesine bağlıdır. Demek, kesret tabakâtının en dağınık tasarrufâtına kadar, meşîet ve takdîr-i İlâhî iledir. Tesâdüf karışamaz. Şu hükmü verdikten sonra, insaniyet hayatında en mühim iş onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk-ı Hakîkî'nin hazîne-i rahmetinden gönderdiğini bir-iki mukaddeme ile isbat eder. Şöyle ki, der: Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshîr eden, gece ve gündüzü çeviren zâtın elindedir.1“Kesret tabakâtının en dağınık tasarrufâtına kadar” ifadesi, insan toplumu içindeki insanların ve grupların çok farklı seviyelerdeki, birbirinden uzak ve çeşitli hayat şartları ve dünyevi durumları demektir. "Kesret", çokluk ve çeşitlilik. "Tabakât" ise tabakalar, sınıflar ve farklı dereceler anlamındadır.İnsanlar zengin-fakir, güçlü-zayıf, makam sahibi-makamdan uzak, itibarlı-itibarsız gibi pek çok farklı durumda bulunmaktadırlar. Metin bağlamında "tasarrufât" ise bu insanların hayatlarında meydana gelen değişimler ve sahip oldukları imkanların el değiştirmesi anlamındadır. Metinde geçen ayet ve ayetin işaret ettiği mana şudur:Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: “Ey mülkün (gerçek) sâhibi olan Allah! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın! Hem dilediğini azîz edersin, dilediğini de zelîl kılarsın! (Her) hayır (ancak senin) elindedir! Şübhesiz ki sen, herşeye hakkıyla gücü yetensin!”2İnsanların hayatındaki mülk, makam, izzet, zillet, fakirlik ve servet gibi farklı hallerin tamamı Allah'ın meşîet (dilemesi) ve iradesi dahilindedir. Allah dilediğine mülk ve imkan verir, dilediğinden alır. Dilediğini izzetli ve güçlü bir hale getirir, dilediğini ise zillet ve zayıflık haline düşürür. Dolayısıyla insan hayatındaki bu çeşitli değişimler tesadüfün eseri olmayıp Allah'ın kudret, irade ve takdiriyle meydana gelir. Nitekim Rabbimiz bir ayette şöyle buyurmaktadır:Hiçbir yaprak da düşmez ki onu bilmesin; hem ne yerin karanlıklarında bir dâne, ne yaş ne de kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir Kitab'da (Kur'ân'da) bulunmasın!3Dolayısıyla “tesadüf karışamaz” denilirken, kâinatta ve özellikle insanın hayatındaki bu çok çeşitli neticelerin başıboş, sebepsiz ve Allah'ın iradesinden bağımsız şekilde meydana gelmediği ifade edilmektedir.Tabi burada şu nota önemlidir: İnsan sebeplere uymak ve sebepleri sonuna kadar zorlamak ile yükümlüdür. Bu bağlamda insanın iradesi ve yaptığı tercihler önemlidir, bu inkâr edilmiyor. İnsan çalışır, tercih eder ve sebeplere başvurur. Fakat bu tercihlerin neticelerini yaratan, sebepleri bir araya getiren ve sonunda izzet, zillet, fakirlik, servet gibi durumları meydana getiren Allah'ın kudret ve iradesidir. Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri, insan hayatındaki en küçük ve en dağınık değişikliklerin dahi Allah'ın meşîet (dilemesi) ve takdirinin dışında kalmadığını vurgulamaktadır.Ayrıca Bakınız“ALLAH DİLEMEDİKÇE SİZ DİLEYEMEZSİNİZ” ÂYETİ CÜZ'İ İRADE İLE ÇELİŞİR Mİ?"ALLAH'IN DİLEDİĞİ OLUR, DİLEMEDİĞİ OLMAZ" HADİS-İ ŞERİFİNİN KAYNAĞITEVEKKÜLDE ÖLÇÜ NEDİR? ALLAH'IN VAZİFESİNE KARIŞMAMAKSEBEPLERE RİAYETTEN SONRA NETİCEYİ ALLAH'TAN BEKLEMEK (TEVEKKÜL)KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 126.Âl-i İmrân, 3/26.En'am, 6/59.