Bağış Yap

Sorular

"Hususi bir yere bakmayan ve imani hakikatler gibi umum kainata bakan nefiyler ve inkarlar, isbat edilmezler diye, ehl-i tahkik ittifak edip bir dustur-u esasi kabul etmişler" Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Çünkü isbat eden, yalnız bir ceviz-i hindîyi veyâhûd bahçesini gösterse, kolayca da'vâyı kazanır. Onu nefiy ve inkâr eden, bütün zemîni aramak taramakla ve hiç bir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbat edebildiği gibi; cenneti ve dâr-ı saadeti ihbâr ve isbat eden, yalnız sinemadaki gibi bir izini ve keşfen bir gölgesini ve bir tereşşuhunu göstermekle, da'vâyı kazandığı hâlde; onu nefiy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar olan zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbat ile da'vâyı kazanabilir. Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, husûsî bir yere bakmayan ve îmânî hakîkatler gibi umûm kâinâta bakan nefiyler ve inkârlar, (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbat edilmezler diye, ehl-i tahkîk ittifâk edip bir düstûr-u esâsî kabûl etmişler.1Burada Bediüzzaman Hazretleri, bir şeyin var olduğunu ispat etmekle, hiçbir yerde bulunmadığını iddia etmenin aynı derecede kolay olmadığını anlatmaktadır. Özellikle iman hakikatleri gibi bütün kâinatı ilgilendiren konularda, bir şeyin yokluğunu kesin olarak söylemek çok zordur. Çünkü böyle bir inkârın doğru olduğunu göstermek için, o şeyin bulunabileceği her yeri ve zamanı araştırmak gerekir. Mesela bir insan, “Dünyanın bir yerinde hindistan cevizi vardır.” dese, bir tane hindistan cevizini göstererek iddiasını ispat edebilir. Fakat başka bir insan, “Dünyanın hiçbir yerinde hindistan cevizi yoktur.” dese, bu iddiasını ispatlamak için bütün dünyayı araştırması ve hiçbir yerde bulunmadığını göstermesi gerekir. Dünyanın her tarafını araştırmadan böyle kesin bir hüküm vermesi mümkün değildir. İşte iman hakikatleri de buna benzer. Cennet ve ahiret hayatının varlığını ispat eden, kâinatta bunların varlığına işaret eden delilleri gösterebilir. Fakat bunların hiçbir şekilde var olmadığını iddia eden kişinin, yalnızca kendi gördüklerine bakması yeterli değildir. Bütün kâinatı ve bütün zamanları kuşatacak bir bilgiye sahip olması gerekir.Soruda bahsettiğiniz cümlede ise konu bağlamında şu nazara verilmektedir: Bütün kâinatı ilgilendiren bir şeyi inkâr etmek, o şeyin yokluğunu kesin olarak ispatlamak anlamına gelmez. Bir insanın belirli bir yerde bir şeyin bulunmadığını göstermesi mümkündür. Ancak o şeyin hiçbir yerde ve hiçbir zamanda bulunmadığını söylemek ispat edilmesi mümkün bir iddia değildir. Mesela bir kişi, “Bu odada hiç kitap yok.” diyerek odayı kontrol edip iddiasını ispatlayabilir. Fakat “Dünyada hiçbir kitap yoktur.” diyen birinin, dünyanın her yerini araştırmadan bu iddiayı ispatlaması mümkün değildir. Bu nedenle, ilim ehli belirli bir yere veya olaya bağlı olmayan, bütün kâinatı ilgilendiren bir şeyin yokluğunun, kesin delil olmadan ispatlanmış sayılamayacağını temel bir kural kabul etmiştir.Ayrıca BakınızYOKLUK ÂLEMİYOKLUK NEDİRMUTLAK YOKLUK VAR MI? İSLÂM'DA ADEM-İ MUTLAK MESELESİYOKLUK ŞERRİ MAHZDIRİLLET VE YOKLUKADEM (YOKLUK) MESELESİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Şua'lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 209.

"...Vücudunu ve Vahdetini Bildirecek Pencereler Açmış. Her Kalb İçinde Bir Telefon Bırakmış..." Ne Demektir?

İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:...Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her tâifeden, her ferdden, her şeyden kendini gösterecek, yani vücûdunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış....1Bediüzzaman Hazretlerinin “Her kalp içinde bir telefon bırakmış.” ifadesi, insanın Cenab-ı Hakk ile olan irtibatını anlatan harika bir benzetmedir. Rabbimiz her insanın kalbine, kendisine yönelmeye, O'nu tanımaya, O'na dua etmeye, O'ndan yardım istemeye ve O'nun rahmetine muhatap olmaya elverişli manevî bir kabiliyet yerleştirmiştir. Hz. Üstad bu kabiliyeti telefon kelimesiyle temsil etmektedir. Ancak burada yalnızca dua etmekten bahsedilmiyor. Bu cümle marifetullah, ubudiyet, acz, fakr, vicdan, fıtrat, ilham, rahmet ve Allah'ın kullarına yakınlığı gibi pek çok imanî meseleyi içine almaktadır.Bediüzzaman Hazretleri, kâinatı büyük bir saraya benzetiyor. Bu sarayı yapan Zât, sarayın temellerini kuruyor. Odalarını ve katlarını düzenliyor. Her birini uygun süslerle güzelleştiriyor. Lambalarla aydınlatıyor. Sarayın içinde sürekli yeni faaliyetler gerçekleştiriyor. Nihayet her odaya kendi makamıyla bağlantılı bir telefon yerleştiriyor ve bir pencere açıyor.Telefon, sarayın sahibiyle irtibat kurmayı temsil eder. İnsanın ihtiyaçları vardır. Bir tehlikeyle karşılaşabilir, yardım isteyebilir, bir arzusunu bildirmek isteyebilir. İşte bu noktada telefon devreye girer. Telefon, sarayın sahibiyle özel bir irtibat kurma imkânını temsil eder. Yalnızca peygamberler, veliler, âlimler veya yüksek manevî makamlara ulaşmış insanlar değil, her kalp bu irtibattan istifade edebilir.İnsan, aciz ve muhtaç bir varlıktır. Hayatını devam ettirmek için havaya, suya, gıdaya, sağlığa, güvenliğe ve daha pek çok şeye ihtiyaç duyar. Üstelik insanın ihtiyaçları yalnızca maddî değildir.Sevilmek, affedilmek, huzura kavuşmak, ebedî yaşamak ve sevdiklerinden ayrılmamak gibi arzuları da vardır. Fakat insanın kendi kudreti, bütün bu ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. İşte bu noktada dua ortaya çıkar. Dua, insanın kendi aczini ve fakrını anlayarak kudreti ve rahmeti sonsuz olan Allah'a yönelmesidir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادٖی عَنّٖی فَاِنّٖی قَرٖیبٌؕ اُجٖیبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ(Habîbim, yâ Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şübhe yok ki ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevab veririm.2Bu ayet, kalpteki telefon temsilinin anlaşılmasında son derece önemlidir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın kullarına yakınlığını ve dualarına icabet ettiğini bildirir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın ilmi, kudreti ve rahmeti bütün varlıkları kuşatır. Hiçbir kulun duası O'nun ilminden uzak değildir. İnsanın Cenab-ı Hakk'a evinde, yolculukta, hasta yatağında, kalabalıklar arasında, hiç kimsenin bulunmadığı bir yerde yönelebilir. Hatta O, insanın diliyle söylemediği, kalbinden geçirdiği ihtiyaçlarını da bilir. Bu yönüyle telefon, insanın her hâlinde Cenab-ı Hakk'a yönelebilme imkânını temsil eder.Ayrıca telefon, günlük hayatımızda iki yönlü bir iletişim vasıtasıdır. Bir insan telefonla hem konuşur hem dinler. Dolayısıyla bu örnekteki bir mana kulun Cenab-ı Hakk'a yönelmesi olduğu gibi, diğer mana da Cenab-ı Hakk'ın kuluna cevap vermesidir. Bu da duaların kabulü, ihtiyaçların karşılanması, hayırlı kapıların açılması, bir musibetin giderilmesi veya kulun hikmet gereği başka bir hayra yönlendirilmesi gibi şekillerde düşünülebilir.Bununla birlikte, bir insanın kalbine doğan doğru ve güzel düşünceleri de bu telefon örneğiyle bağdaştırabiliriz. Buna “ilham” deriz. İlham, İslâmî düşüncede, insanın kalbine doğan bazı manevî yönelişleri ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Vahiy gibi bütün insanlar için bağlayıcı ve hatadan korunmuş bir bilgi kaynağı değildir. Dolayısıyla “Her kalpte telefon var” ifadesi, her insanın peygamberler gibi vahiy aldığı anlamına gelmez. Bediüzzaman Hazretlerinin bu “telefon” benzetmesini, Kur'ân-ı Kerîm'den şu ayetler ile de destekleyebiliriz:وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهٖ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَیْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖیدِCelâlim hakkı için, insanı (biz) yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz! Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız!3وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونٖٓی اَسْتَجِبْ لَكمْRabbiniz buyurdu ki: “Bana duâ edin, size icâbet edeyim (duânıza cevab vereyim)!4اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْیَةًRabbinize yalvara yalvara ve için için duâ edin!5اَمَّنْ یُجٖیبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَیَكْشِفُ السُّٓوءَ وَیَجْعَلُكُمْ خُلَفَٓاءَ الْاَرضِ(Onlar mı daha hayırlıdır,) yoksa (bir sıkıntısından dolayı) kendisine duâ ettiği zaman darda kalan (bir kulun)a icâbet edip, (ondan) fenâlığı gideren ve sizi yeryüzünün halîfeleri kılan (Allah) mı?6“Telefon” benzetmesinin yanlış anlaşılmaması için bazı hususları da belirtmek gerekir. Bu benzetme, Cenab-ı Hakk'ın (Haşa!) bir mekânda oturduğu ve insanın oraya ses gönderdiği anlamına gelmez. Cenab-ı Hakk'ın insanın ihtiyacını öğrenmek için duasını beklediği anlamına gelmez. Her insanın kalbine gelen düşüncelerin ilâhî vahiy olduğu anlamına gelmez. Dua eden herkesin istediği her şeye mutlaka aynen kavuşacağı anlamına gelmez. Cenab-ı Hakk ile kul arasında fizikî veya teknik bir iletişim mekanizması bulunduğunu da anlatmaz. Çünkü bir benzetme, hakikatin her yönünü bire bir karşılamak zorunda değildir. Bediüzzaman Hazretleri de, metnin başında وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلَىٰ (En yüce sıfatlar ise Allah'ındır.)7 ifadesini kullanmıştır. Bu ifade, Cenab-ı Hakk'ın yüce sıfatlarının yaratılmış olan varlıklara benzetilemeyeceğini hatırlatır.Sonuç olarak, insanın Cenab-ı Hakk'a yönelişi yalnızca dış dünyayı gözlemlemekten ibaret değildir.Dua, iman, ihlas, niyet, muhabbet, tevekkül ve teslimiyet gibi manevî hâller kalple yakından ilgilidir. Kâinatın azameti karşısında insan kendisini küçük, güçsüz ve yalnız hissedebilir. Fakat iman nazarında Cenab-ı Hakk, kulundan habersiz değildir. İnsan kalbinden Rabbine yöneldiğinde, O'nun kendisini bildiğine ve duasını işittiğine inanır. Dolayısıyla “telefon” benzetmesi, Rabbini tanıyan insanın kendi aczini, fakrını, ihtiyaçlarını, şükrünü ve muhabbetini O'na arz etmesini temsil eder. Bu benzetmeyi, insanın Cenab-ı Hakk ile irtibat kurmaya elverişli bir fıtratla yaratıldığını anlatan kapsamlı bir ubudiyet ve marifetullah temsili olarak okumak mümkündür.KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.2, s.346-347.Bakara, 2/186.Kâf, 50/16.Mü'min, 40/60.A'râf, 7/55.Neml, 27/62.Nahl, 16/60.

Azdırıcı Çikolata, Viagra ve Cinsel Uyarıcı Ürünleri Kullanmak Caiz midir?

Azdırıcı çikolata ve Viagra gibi cinsel uyarıcı ürünlerin kullanılmasının hükmü, kullanım amacına ve kişinin sağlığına verebileceği zarara göre değerlendirilir. Kişinin bir hastalık veya cinsel işlev bozukluğu sebebiyle bu tür ilaçları kullanması, tedavi amacı taşıdığı için dinen caizdir. İslam dini, kişinin sağlığını korumasını ve gerektiğinde tedavi olmasını teşvik eder. Ancak bu ilaçların mutlaka uzman bir doktora danışılarak ve sağlık açısından sakınca oluşturmayacak şekilde kullanılması gerekir.Herhangi bir sağlık sorunu bulunmadığı halde yalnızca cinsel hazzı artırmak veya daha fazla zevk almak amacıyla bu tür ilaçları kullanmak ise farklı değerlendirilir. Bu kullanımın kişiye zarar vermesi, ciddi yan etkilere yol açması veya sağlığı tehlikeye atması durumunda caiz olmaz. Zira İslam'da kişinin kendi bedenine zarar vermesi yasaklanmış, sağlığın korunması esas kabul edilmiştir. İçeriği helal olan, doğal olan, sağlığa zarar vermeyen ve haram bir amaç için kullanılmayan ürünlerin tüketilmesinde kural olarak sakınca yoktur.1Netice itibarıyla cinsel mutluluğu artırmak amacıyla kullanılan her ürünün hükmü aynı değildir. Ürünün içeriği, tıbbi etkileri ve kullanım amacı dikkate alınmalıdır. Özellikle Viagra gibi ilaçlar, doktor tavsiyesi olmadan kullanılmamalıdır. Eşler arasındaki cinsel mutluluk meşru ve doğal bir ihtiyaçtır. Ancak bu mutluluğu artırmak için sağlığı tehlikeye atacak yollara başvurmak dinen uygun değildir.KaynakçalarRecep Çiğdem, "İslam'ın Cinsel Hayata Yaklaşımı", İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, say. 28, 2016, s. 131.

Allah Hesabına Sevmeye Niyet Etmek, Bu Muhabbeti Gerçekten Hissetmeden de Allah İçin Sevmek Sayılır mı?

Risale-i Nur'da muhabbet konusunda, “Sevme demiyoruz, Allah hesabına ve O'nun muhabbeti namına sev.” denilerek sevilen kişiyi veya varlığı, Allah'ın isim ve sıfatlarının bir aynası ve eseri olarak Allah hesabına sevmenin önemi vurgulanır.Peki, insan sevdiği kişiyi veya varlığı bu şekilde sevmeyi tam olarak hissedemese de kalben ve diliyle Allah hesabına sevmeye yönelirse, bu yine Allah hesabına sevmek sayılır mı?

Kız Yurdunda Kameralar Varken Kadınların Başı Açık Durması Caiz midir?

İslam fıkhına göre Müslüman kadınların kendi aralarındaki avret mahalli göbek ile diz kapağı arasıdır. Bu doğrultuda, dışarıya ve yabancı erkeklerin görüşüne tamamen kapalı olan yurt odaları veya özel mekanlarda kadınların kendi aralarında başı açık durmaları ve rahat kıyafetlerle bulunmaları caizdir. Ancak güvenlik kamerasının bulunduğu koridor ve ortak alanlarda durum, bu kamera ekranlarını ve kayıtlarını kimlerin izlediğine göre şekillenmektedir. Dinen namahrem bir erkeğin kadının baş, saç ve diğer mahrem yerlerine doğrudan veya ekran vasıtasıyla bakması haram kılındığı için, söz konusu kamera görüntülerinin erkek görevliler (güvenlik personeli, idareciler veya teknik ekip) tarafından canlı ya da kayıttan izlenme imkanı bulunuyorsa kadınların bu alanlarda başı açık gezmeleri caiz olmayıp günah sayılır.Şayet yurttaki güvenlik kameraları kesin bir biçimde sadece kadın güvenlik görevlileri tarafından takip ediliyor ve erkeklerin bu kayıtlara erişimi tamamen engelleniyorsa, kameralı alanlarda başı açık bulunmakta dinen bir sakınca yoktur. Fakat kameraları erkeklerin izleme riski veya olası bir erişimi mevcutsa, mahremiyetin korunması adına bu alanlarda tesettüre riayet edilmesi bir zorunluluktur. Bu durumda yurt yönetimi ile görüşüp net bilgi alınabilir.Ayrıca BakınızTESETTÜR VE BAŞÖRTÜSÜ FARZ MI ?BAŞÖRTÜSÜNÜ ÇIKARAN BİR HANIMA YAKLAŞIM TARZIMIZ NASIL OLMALI?ABDESTTE KADINLARIN BAŞÖRTÜSÜ VEYA ÇARŞAF ÜZERİNE SAÇLARINI MESH ETMESİKADINLARIN NAMAZDA BAŞÖRTÜSÜ ÜZERİNE NAMAZ ÖRTÜSÜ ÖRTMESİ SÜNNET MİDİR? HİKMETİ NEDİR VE BEYAZ OLMASI ŞART MIDIR?

Çocuk Müstehcenliği Suçlarıyla Mücadelede Bu Görüntüleri İncelemenin Dini Hükmü Nedir?

Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün Çocuk Müstehcenliği Büro Amirliğinde çalışıyorum. İnternet üzerinden çocuk pornografisi alıp satan şahıslara yönelik soruşturmalar yürütüyoruz. Bu görev kapsamında ister istemez söz konusu görüntülere maruz kalıyoruz. Bu görüntüleri incelememizin dinen hükmü nedir? Görevimizin gereği olarak buna cevaz var mıdır?

Dua Ettiğimizde Her Zaman Bizim İçin En Hayırlısı mı Gerçekleşir?

Dua, güçsüzlük ve ihtiyacını ortaya koyarak Allah'a yalvarma, bir şeyin olmasını veya olmamasını isteme, yakarış ve niyaz demektir. Zira insan, yaratılışı itibarıyla sonsuz şeylere muhtaçtır. Bununla birlikte hastalık, bela ve musibet gibi birçok sıkıntıya maruz kalmaktadır. Bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için birinden yardım istemeye ve sıkıntılarından kurtulabilmek için birine sığınmaya ihtiyacı vardır. Bu sebeple Rabbine dua ve niyazda bulunmaktadır. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır.Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza cevab vereyim) Şübhesiz benim ibadetimden (yüz çevirip) kibirlenenler, yakında zelil olan kimseler olarak Cehenneme gireceklerdir!”1Ayetin de ifade ettiği üzere kulun yapmış olduğu her duaya muhakkak bir karşılık vardır. Bu karşılık, yani duaya cevap ise genel anlamda üç farklı şekilde gerçekleşmektedir. Allah (cc), kulun duada istediği hususun aynısını verebilir veya daha güzel ve hayırlısı ile cevap verebilir. Yahut ahirette cennet nimetleri şeklinde en güzel bir ihsan ile duaya karşılık verir. Lakin insan, kendisi için neyin hayırlı olup olmadığını tam idrak edemediğinden, Allah'ın takdirinin kendisi için hayırlı olmadığı zannına kapılır. Halbuki geleceği bilemeyen, kendisini tam anlamlandıramayan, his ve heveslerine söz geçiremeyen insan; hayır ve şerrin tam olarak ayrımını yapabilecek kabiliyette değildir. Sonsuz merhamet ve şefkat sahibi Yüce Allah ise kulunun her daim hayrını ve güzelliğini istediğinden, takdirinde kulunun hayrını ve güzelliğini murat eder ve duasına bu şekilde karşılık verir.Netice olarak gerek duaların karşılığı gerekse insanın hayat üzerinde yaşadığı her şey tam olarak hayırdır ve hayra hizmet eder. Başımıza gelen her şey doğrudan veya dolaylı olarak en hayırlı olanıdır. Bazen bizzat kendisi hayırlıdır, insan bunu fark eder ve şükreder. Dünyaya gelen evlat gibi. Bazen de olaylar şer gibi görünebilir; lakin neticesinde çok büyük hayırlar ve güzellikler ortaya çıkar. Hastalıklar gibi.Ayrıca BakınızDUA VE ÇEŞİTLERİHER ŞERDE HAYRI GÖRMENİN YOLUKaynakçalarMü'min, 40/60

"Hakiki Bir Müslüman Hiçbir Zaman Yahudi ve Nasrani Olamıyor. Olsa Olsa Dinsiz Olup Tam Anarşist Olur" Ne Demektir?

İlgili yer Emirdağ Lahikasında şöyle geçmektedir:Küfür ile îmân ortası yoktur. Bu memlekette İslâmiyet'e karşı komünist mücâdelesi ortası olamaz. Sağ ve sol ortası üç meslek îcâb ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler, hakları var. Sağ İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasrâniyet diyebilirler. Fakat bu vatanda küfr-ü mutlaka karşı îmân ve İslâmiyet'ten başka bir dîn, bir mezheb olamaz. Olsa, dîni bırakıp komünistliğe girmektir. Çünkü hakîkî bir Müslüman hiç bir zaman Yahûdî ve Nasrânî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tâm anarşist olur.1Bir insanda -hangi inanca sahip olursa olsun- bir takım güzel hasletler, insanî özellikler bulunabilir. Yani bir Hristiyan tahrif olmasına rağmen kendi dininden kaynaklanan doğru ve dürüst olmak veya Allah'a dua etmek gibi bir kısım güzellikler hayatında görünebilir. İsa peygamberi kabul etmese dahi insaniyete ait özellikler kendinde görünebilir. Mesela Avrupa başkentlerinde Gazzeli mazlumlar ve masumlar için sokaklara dökülen insanlar gibi... Ancak bir Müslüman diğerlerine benzemez. Hakkı ve hakikati, kısacası her şeyi en son ve yegane Hak din olan İslam'ın peygamberi Hz. Muhammed'den (asm) öğrenen birisi, onun manevi zincirinden çıksa artık hiç bir kayıt altına giremez. Anarşist olur.Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şu sözleriyle teyid ediyor:Bir Müslüman İslâmiyet dâiresinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayât-ı ictimâiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiç bir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir.2KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4, s.198-199Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4, s.355

109

Hüsrev Efendi Hazretleri'nin Hizmet Uğruna Fedakarlığı ve İnsanların Hidayetinden Sorumluluğumuz

Hüsrev Efendi Hazretleri'nden rivayet edilen, “Bu insanlar gençler cennete, biz cennete; bu insanlar cehenneme, biz cehenneme” şeklinde, tam hatırlayamadığım bir söz var.İnsanları kurtarmak için çabalıyoruz. Ancak bizim gayretimizle cennete gideceklerse veya gayret etmediğimizde cehenneme gideceklerse, onların şahsi imtihanları bir yönüyle bize bağlı hâle gelmiyor mu? Elbette kendi tercihleri var; fakat bazen bu durum, onların akıbeti bizim çabamıza bağlıymış gibi düşündürüyor. Bu konunun aslı ve esası nedir?