3.577
Bilginin Vücud-u Haricisi
Aklımızdaki bilginin vucud-u haricisi var mıdır? Eğer varsa, şirk düşüncesi de bir bilgidir. Fakat hakikati olmadığına göre nasıl vücud-u haricisi olur?
Destek olunİlmi çalışmalarımıza destek olun, bu hizmetlerin kesintisiz sürmesine katkıda bulunun.
Bağış Yap
3.577
Aklımızdaki bilginin vucud-u haricisi var mıdır? Eğer varsa, şirk düşüncesi de bir bilgidir. Fakat hakikati olmadığına göre nasıl vücud-u haricisi olur?
Evet, abdest esnasında veya abdest bittikten sonra bir uzvun yıkanması unutulup sonradan hatırlanırsa, sadece o unutulan kuru yerin yıkanması yeterlidir. Abdesti en baştan almak gerekmez. Hanefi mezhebine göre abdest organlarını sırayla yıkamak (tertip) ve ara vermeden peş peşe yıkamak (müvalat) sünnet olduğundan, aradan zaman geçmiş olsa dahi hatırladığı an sadece unutulan kuru yeri yıkamak abdesti tamamlamak için yeterlidir1Ayrıca BakınızABDEST ALIRKEN BOĞAZA SU KAÇMASI ORUCU BOZAR MIKUR'AN'I KERİM'E ABDESTSİZ DOKUNMAK VE OKUMAKGUSÜL ABDESTİ ALIRKEN KONUŞMAKABDEST ALIRKEN BOYNU MESHETMEKABDESTTE UZUVLARI OVMAK ŞART MIDIR?ŞAFİİ MEZHEBİNDE ABDEST NİYETİ KALPTEN YAPILIR MI?KaynakçalarVehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c. 1, s. 163.
Annemin rahatsızlığı sebebiyle şifa niyetiyle bir yetim çocuğun hamiliğini üstlenmek ve benim de bir katkımın olmasını istedim. Altı aylık ücretini ödedim. Ancak eşimin zekât borcu olduğunu öğrendim. Daha önce ödediğim bu ücreti zekât olarak değerlendirebilir miyim? Bundan sonraki ödemelerimi de zekât niyetiyle yapabilir miyim?
Hanefî mezhebinde namazları cem etmek yalnızca belirli şartlarda caiz görülür. Cem-i takdimde, birinci namaz henüz kılınmadan cem etmeye niyet edilmesi gerekir. Cem-i tehirde ise birinci namazın vakti içinde, namazı ikinci namazın vaktine bırakmaya niyet edilmelidir.Bir sonraki vaktin ezanı başlamışsa önceki vaktin farz namazı artık kaza olarak kılınır; bu durum cem-i tehir sayılmaz. Cem-i tehir, ancak şer'an caiz görülen mazeretler sebebiyle belirli namazların sonraki vakitte birlikte kılınmasıdır. Dolayısıyla vakti çıkmış bir namaz, yeni vakit girdikten sonra cem-i tehir niyetiyle değil, doğrudan kaza niyetiyle kılınmalıdır.Detaylı bilgi için lütfen bakınız:Ayrıca BakınızNAMAZLARI CEM ETMENİN (BİRLEŞTİRMENİN) HÜKÜMLERİ
3.513
Ben çok teganni yapıyorum.Bunu yenmem için ne yapabilirim?
Evet, insanları incitmek, kalplerini kırmak, umutlarıyla oynamak ve onları üzmek de kul hakkı kapsamına girer. Kul hakları; insanların canları, bedenleri, manevi şahsiyetleri ve saygınlıklarıyla ilgili kişilik haklarının yanı sıra mallarına ve aile fertlerine ilişkin haklarını da kapsar1Kul hakkı denildiğinde genellikle bir kimsenin malını veya parasını haksız yere almak, borcunu ödememek, diyet hakkını ihlal etmek ya da bir başkasının maddî zarara uğramasına sebep olmak gibi durumlar akla gelir. Hâlbuki kul hakları maddî ve mânevî olmak üzere ikiye ayrılır. Mânevî kul hakları, çoğu zaman göz ardı edilen, yeterince önemsenmeyen ve ihlal edildiğinde helalleşilmesi gerek görülmeyen haklardandır. Hak kavramı, öncelikle korunması ve gözetilmesi gereken değerleri ifade eder. Bu çerçevede insanın bedenine ve malına yönelik haksız müdahaleler maddî hakların, kalbine ve ruhuna verilen zararlar ise mânevî hakların ihlali olarak değerlendirilmektedir.2Dolayısıyla bir kimsenin duygularıyla bilerek oynamak, onu kırmak, incitmek veya zor durumda bırakmak da başkasının hakkını ihlal etme kapsamına girer. Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), insanlara karşı güzel ahlaklı olmayı, onların haklarını gözetmeyi ve incitici davranışlardan kaçınmayı öğütleyen pek çok hadis buyurmuştur. Bunlardan birkaçını zikretmekle yetineceğiz. Bu hadislerden bazıları şöyledir:(İyi) Müslüman, dilinden ve elinden müslümanların emin olduğu kişidir. (Asıl) muhâcir de Allah'ın yasakladıklarını terkedendir.3Kim, cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulmayı isterse, ölümünü, Allah'a ve âhirete inanmış olarak karşılasın. Bir de başkalarına karşı, kendisine nasıl davranılmasından hoşlanıyorsa öyle davransın.4Mü'min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.5Muâz b. Cebel şöyle anlatır: “Bir gün, "Ey Allah"ın Resûlü, beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana söyle." dedim. Buyurdu ki, "Büyük bir şey sordun ama o, Allah Teâlâ"nın kolaylaştırdığı kimse için kolaydır. Allah"a ibadet eder, O"na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve Kâbe"yi haccedersin." Sonra da dedi ki, "Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç, bir kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları söndürür. Geceleyin bir kimsenin namaz kılması da böyledir." Daha sonra, "Onların vücutları (gece namaz kılmak için) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümitle Rablerine dua ederler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra harcarlar. Onların yaptıkları amellere mükâfat olarak kendileri için göz aydınlığı olacak nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu şimdi kimse bilmez." 67 mealindeki âyetleri okudu. Ondan sonra, "Dinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?" buyurdu. "Evet, ey Allah"ın Resûlü." dedim. "Dinin başı teslimiyet, direği namazdır, zirvesi de cihaddır." buyurdu. Ondan sonra da "Bu dediklerimin hepsini kemale erdiren ve tamamlayan şeyin ne olduğunu sana söyleyeyim mi?" diye sordu. "Evet, ey Allah"ın Resûlü." dedim. Mübarek dilini eliyle tutup, "İşte şunu tut." buyurdu. "Ey Allah"ın Resûlü, biz söylediğimiz sözler sebebiyle de mi sorgulanacağız?" dedim. Resûl-i Ekrem, "Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzükoyun burunları üzerinde sürünerek cehenneme götüren, dilleriyle kazandıkları değil midir? " buyurdu.”6Bu hadisler son derece güçlü bir mesaj vermektedir. Nitekim hadislerde, insanların onurunu, şerefini ve saygınlığını zedelemenin basit bir davranış olarak görülemeyeceği; mânevî hakların da can ve mal hakları gibi korunması gereken önemli haklar olduğu açıkça ortaya konulmuştur.Ayrıca BakınızKUL HAKKINDA SADECE HELALLİK İSTEMEK YETERLİ MİDİR? KUL HAKKI NASIL TELAFİ EDİLİR?KUL HAKKINA GİREN NE YAPMALI? KUL HAKKI İLE ALLAH'IN HAKKI ARASINDAKİ FARK NEDİR?KUL HAKKI İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER NELERDİR?KUL HAKKI VE TEVBEKUL HAKKINA GİREN NE YAPMALI? KUL HAKKI İLE ALLAH'IN HAKKI ARASINDAKİ FARK NEDİR?KaynakçalarMustafa Çağrıcı, “Kul Hakkı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Erişim 2Ocak 2020).Sancaklı, Saffet. “Hadisler Bağlamında Kul Hakkı Açısından Trafik Olgusunun Analizi / Değerlendirilmesi.” İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6/2 (Güz 2015), 11-12.Buhârî, Îmân 4, 5, Tirmizî, Kıyâmet 52, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8, 9, 11Müslim, İmâre 46. İbni Mâce, Fiten 9Tirmizî, Birr,48Tirmizî, “İmân”, 8.
İki ateistten biri 25 yaşında tövbe etmeden vefat ediyor. Diğeri ise 40 yaşında tövbe ederek 75 yaşına kadar düzgün bir Müslüman olarak yaşayıp vefat ediyor. İlk kişi yaşasaydı tövbe etme ihtimali de bulunacağından, bu durumda ilahî adalet açısından bir haksızlık söz konusu olur mu?
2.791
"Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise aç olana verilir." 29.sözde geçen bu ifadeyi konuyla bağlayamadık halbuki üstad kainattaki bu tezyinatın, mehasinin ve kemalatın enzarı için meleklerin insanların ve cinlerin gerekliliğinden bahsederken yukarıdaki cümlede sanki bizim enzarımız için de kainatın varlığı gerekli görülmüş gibi bir mana çıkıyor.
Evvabin kelimesi, tövbe edip Allah'a yönelenler anlamına gelmekte olup İslam fıkhında, akşam namazının farzı ve sünneti eda edildikten sonra kılınan nafile namaz için kullanılmaktadır. Evvabin namazı, genel kabul gören görüşe göre altı rekattır. Bu namaz, isteğe göre ikişer rekat halinde üç selamla, dörder ve ikişer rekat olarak iki selamla ya da altı rekatın tamamı tek bir selamla kılınabilir. Fıkıh alimlerinin çoğunluğu ve faziletli kabul edilen uygulama, ikişer rekat kılınarak her iki rekatta bir selam verilmesi yönündedir.1İkişer Rekat Halinde ve Üç Selamla Kılınacak Evvabin Namazının Kılınışı Şu Şekildedir: İlk iki rekata, "Niyet ettim Allah rızası için Evvabin namazı kılmaya" diye niyet edilerek tekbir alınır ve eller bağlanır. Birinci rekatta Sübhaneke duası okunduktan sonra Euzü-Besmele çekilir, Fatiha suresi ve ardından zamm-ı sure (en az üç kısa ayet veya bir sure) okunur. Rüku ve secdeler yapıldıktan sonra ikinci rekata kalkılır. İkinci rekatta sadece Besmele çekilip Fatiha ve zamm-ı sure okunduktan sonra rüku ve secdelere gidilir. İkinci secdeden sonra oturuşa geçilerek sırasıyla Tahiyyat, Salli-Barik ve Rabbena duaları okunup sağa ve sola selam verilir. Aynı şekilde ikişer rekatlık kılınış iki defa daha tekrarlanarak altı rekat tamamlanmış olur.Eğer Evvabin Namazı Dört Veya Altı Rekat Olarak Tek Bir Selamla Kılınacak Olursa; ikinci rekatın sonundaki ilk oturuşta Tahiyyat duasıyla birlikte Salli ve Barik duaları da okunur. Üçüncü rekata ayağa kalkıldığında namazın başına dönülmüş gibi tekrar Sübhaneke okunur, Euzü-Besmele çekilir, Fatiha ve zamm-ı sure okunarak kılınışa devam edilir. Nafile bir namaz olduğu için evvabin namazının her rekatında Fatiha suresinden sonra zamm-ı sure okumak vaciptir.2Ayrıca BakınızTEHECCÜD VE EVVABİN GİBİ NAFİLE NAMAZLAR SESLİ KILINABİLİR Mİ?NAFİLE NAMAZ VE VESVESENAFİLE NAMAZLARDA İHLAS SURESİ'Nİ BİRDEN FAZLA OKUMAKİSLÂM'DA NAFİLE SÜNNETLERİ DEĞİŞTİRMENİN / BEĞENMEMENİN HÜKMÜNAFİLE NAMAZ KILINAMAYAN VAKİTLERKaynakçalarHeyet, Fetvalar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2024, s. 189-190.Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c. 1, s. 493.
3.262
Evet, ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir. (Lem'alar,13. Lema, osmn. 73) Burada geçen “hayrın sureten menfi ve ademi olması” ile “şerrin de sureten vücudi esasının da ademi olmasını” nasıl anlayabiliriz”
Emirdağ Lahikasında ilgili yer şu şekilde geçmektedir:Bu enâniyetli zamandaki hizmet-i îmâniyede en büyük tehlikem ve ma'nevî en büyük suçum ve cinâyetim, bu zamanda hizmet-i Kur'âniyemi şahsıma âit maddî ve ma'nevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma âlet yapmak imiş.Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükrediyorum ki, bu uzun zamanlarda, ihtiyârım hâricinde hizmet-i îmâniyemi, değil maddî ve ma'nevî terakkiyâtıma ve kemâlâtıma ve azâbdan ve cehennemden kurtulmama ve hatta saâdet-i ebediyeme vesîle yapmama, belki hiç bir maksada kat'iyen âlet etmemekliğime gāyet kuvvetli, ma'nevî bir mâni' görüyordum. Hayret, hayret içinde kalıyordum.1İbadet, Allah emrettiği için yapılır. Sonucunda da sadece Allah'ın rızası beklenir. "(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!"2 âyetinin sırrıyla insanın yaratılmasının en önemli gayesi Allah'ı tanımak ve ona ibadet etmektir. İhlasa ve kulluğa yakışan sadece Allah için ibadet etmektir. Buna tam ihlas denilir. Bu hususta Kur'ân-ı Kerim'de yer alan şu ayetler, bize ihlasla nasıl ibadet ve hizmet etmemiz gerektiğini öğretmektedir:Şüphesiz ki biz, sana bu Kitâb'ı hak ile indirdik; öyle ise (sen de) dinde O'na (karşı) ihlâslı (samîmî) bir kimse olarak Allah'a kulluk et!3 De ki: (Ben,) Allah'a dînimde O'na (karşı) ihlâslı (samîmî) bir kimse olarak ibadet ederim.4 Bununla birlikte bir kimsenin cennete girmek arzusuyla veya cehennem korkusuyla ibadet etmesi câizdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de hem cennete teşvik ediyor hem de cehennemle tehdit ediyor. Demek ki bir kimse, cennete gideceğini düşünerek veya cehennemden çekinerek şerleri, kötülükleri terk edip iyiliklere yönelebilir, ibadete ve hizmete koşturabilir.Bediüzzaman Hazretleri, enaniyetin ön plana çıktığı bu zamanda, iman ve Kur'ân hizmetinde zayıf imanları takviye edip kuvvetlendirecek ve kesin kanaat verecek derslerin ancak Allah'ın rızasını esas maksat yapmakla tesir göstereceğini ifade etmektedir.Bu anlamda Bediüzzaman Hazretleri, hiçbir şeye alet edilmeyen iman ve Kur'ân hizmetinde bulunanların, manevi ve uhrevî makamları dahi gaye ve maksat hâline getirmemeleri gerektiğini ifade etmektedir. Şu ifadeler konumuza ayrıca ışık tutmaktadır:Şimdi bu zamanda hiç bir şeye âlet ve tâbi' olmayan ve her gāyenin fevkinde olan hakāik-i îmâniyeyi, fıtrî ubûdiyet ile muhtâçlara te'sîrli bir sûrette bildirmenin bu dehşetli zamanda çâre-i yegânesi ve îmânı kurtaracak ve kanâat-ı kat'iye verecek bu tarzda, yani hiç bir şeye âlet olmayan bir ders-i Kur'ânî lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın ve herkese kanâat-i kat'iye verebilsin.5Yani bu zamanda insanlara iman hakikatlerini tesirli şekilde anlatmanın yegane yolu, onları hiçbir dünyevi maksada alet etmeden, safi bir Kur'an dersi olarak anlatmak ve izah etmektir. Böyle bir hizmet, küfr-ü mutlakı ve inatçı dalaleti kırar; muhtaç olanlara kuvvetli bir iman ve kesin kanaat kazandırır.Ayrıca BakınızKONUŞAN YALNIZ HAKİKATTİRKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4, s.248Zâriyât, 51/56Zümer, 39/2Zümer, 39/14Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4, s.249
İlgili yer şöyle geçmektedir:Cenab-ı Hakk tecelli-i zatıyla ve esma-yı hüsnanın a'zami mertebede nev'-i insanın ma'nen en a'zam bir ferdine tecelli-i a'zam tezahür eder ki, bu tezahür ve tecelli, Mi'rac-ı Ahmedi asm sırrıdır ki onun velayeti, risaletine mebde' olur. 1Velayet, kulun Allah'a kulluğuyla yakınlık kazanmasıdır. Risalet ise, Allah'ın nebi olarak isimlendirdiği seçkin kullarını hususi bir surette vazifelendirerek dünya ve ahirete dair insanlığın ihtiyaçlarını bildirmek üzere onlar vasıtasıyla yürüttüğü elçilik vazifesidir. 2“Velayetin risalete mebde olması”, Mi'rac hakikatinde Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam'ın ubudiyet, kulluk, dua, zikir ve tam teslimiyetle Cenab-ı Hakk'a yönelmesinin; yani velayet cihetinin, risalet vazifesine ait büyük tecellilere bir başlangıç olması demektir.Peygamber Efendimiz'in (asm) Mi'rac'ı, velayet cihetiyle bir seyr ü süluk ve kurbiyet yolculuğudur. Bu yolculuğun nihayetinde Cenab-ı Hakk'ın hususi iltifat ve hitabına mazhar olmuş; ardından bu velayeti, risalet vazifesine medar olan ilahi ihsanlarla ümmetine yönelmiştir. Başta beş vakit namaz olmak üzere, Bakara Suresi'nin son iki ayeti gibi büyük hediyeler, bu nübüvvet ve risalet vazifesinin ümmete bakan semereleri/meyveleri olarak tebliğ edilmiştir. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle söylemektedir:Velayet, kurbiyet meratibinde süluktür. Çok meratibin tayyına ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u a'zam olan risalet ise, akrebiyet-i İlahiyenin inkişafı sırrına bakar ki, bir an-ı seyyale kafidir. Onun için hadiste denilmiş: Bir anda dönmüş gelmiş.Ayrıca sorduğunuz kısım ile ilgili Bediüzzaman Hazretleri, Miraç Risalesi'nin farklı yerlerinde şöyle buyurmaktadır:Mi'rac ise, velayet-i Ahmediyenin keramet-i kübrası, hem mertebe-i ulyası olduğundan, risalet mertebesine inkılab etmiş.Netice olarak; velayet, kulun kendi kulluğu ve gayretiyle Allah'a yönelmesi, yani Hakk'a yaklaşmasıdır. Bu ise zaman içinde yol almayı ve derece kazanmayı gerektirir.Bu yolculuğun sonunda Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, Cenab-ı Hakk'ın özel iltifat ve hitabına mazhar olmuş; ardından bu velayetin meyveleri, risalet vazifesine vesile olan ilahi ihsanlar şeklinde ümmetine yönelmiştir. Başta beş vakit namaz olmak üzere, Bakara Suresi'nin son iki ayeti gibi pek büyük hediyeler, nübüvvet ve risalet vazifesinin ümmete bakan meyveleri olarak tebliğ edilmiştir.Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, Mi'rac'dan önce de peygamber idi. Fakat yüce kulluğuyla en yüksek velayet derecesine çıkmış ve Mi'rac'a layık hale gelmiştir. Mi'rac'dan dönüşü ise risalet vazifesinin bir tecellisidir. Risalet ise Hakk'ın kuluna yönelmesidir. Yani Allah'ın akrebiyet ile kuluna yakın olmasının bir tecellisidir.Ayrıca BakınızVELAYET-İ KÜBRA, VELAYET-İ VUSTA VE VELAYET-İ SUĞRAMİRAC MUCİZESİNİN RİSALET VE VELAYET YÖNÜVELAYETTE MAKAMLARKURBİYET VE AKREBİYET YOLUNUN FARKI VELAYET MERTEBELERİNDE NASIL GÖRÜNÜR?MİRAC MUCİZESİNİN RİSALET VE VELAYET YÖNÜAYET VE HADÎSLERLE İSRÂ VE MİRAC MUCİZESİKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.244YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, "NÜBÜVVET", TDV İslam Ansiklopedisi,2007,33. cildinde, s.286
"Hiç mümkün müdür ki , gökte , yerde , karada , denizde , yaş kuru , küçük büyük , âdî âlî her şeyi , kemâl-i intizâm ve mîzân içinde muhâfaza edip , bir türlü muhâsebe içinde netîcelerini eleyen bir hafîziyet..." Bu parçada geçen "kendilerine mahsus bir muhasebe içinde neticelerini eleyen bir hafiziyet" ifadesini hangi açılardan ele alabiliriz? Örnek vererek izah eder misiniz?
21. Lem'a'nın 2. Düsturu'nun haşiyesinde geçen “O rûhlar vâsıtasıyla sevâb cihetinde yaşıyorum, yalnız günâh cihetinde ölüyorum.” ifadesiyle ilgili üç sorum var:Bu sözün kaynağı nedir?Bu manevi ihsan bütün Ehl-i sünnet toplulukları için geçerli midir? Herhangi bir Ehl-i sünnet topluluğuna mensup kişi bu ifadeyi kullanabilir mi?Bu ihsandan faydalanmak için mutlaka bir topluluğa mensup olmak gerekir mi? Kendini ümmete ait hisseden, Müslümanlarla beraber olup onlara hizmet eden, ancak belirli bir topluluğa katılmak istemeyen bir kişi de ümmetin sevabından hissedar olabilir mi?
Peygamber Efendimizin (sav) ilk torunu Hz. Hasan (ra), Peygamber Efendimizin (sav) sevgili kızı Hz. Fâtıma ile Ali b. Ebî Tâlib'in büyük oğludur. Hicretin 2. yılında doğduğu rİvâyet edilmekte ise de, kaynakların çoğunluğu hicretin 3. yılı Ramazan ayının ortasında doğmuş olduğunda birleşirler.Hz. Ali'nin şehadetinden sonra kısa bir süre halifelik yapmış, ardından Müslümanlar arasında kan dökülmesini önlemek ve ümmetin birliğini sağlamak amacıyla hilafetten Hz. Muaviye lehine feragat etmiştir. Hayatının kalan kısmını Medine'de ibadetle geçiren Hz. Hasan Efendimiz, hicretin 49. yılında haince yapılan bir suikast neticesinde zehirlenerek 46 yaşında şehit edilmiş ve Medine'deki Cennetü'l-Baki kabristanına, annesi Hz. Fatıma'nın yanına defnedilmiştir. Bu durumu Kadı İyaz şu şekilde izah eder:Resul-i Ekrem Efendimiz'in (sav), diğer torunu Hz. Hüseyin ile birlikte “Cennet gençlerinin efendisi” olduklarını söylediği Hz. Hasan, torunları içinde kendisine en çok benzeyendi. Medine'de yaşadı ve hicretin 49. yılında (miladi 669), kırk altı yaşındayken orada zehirlenerek vefat etti. Cennetü'l-Baki'ye annesi Hz. Fatıma'nın yanına defnedildi. 1İsmail Hakkı Bursevi de tefsirinde şu açıklamaları yapar:Şeyh Üftade Hazretleri (ks) demiştir ki: Hz. Hasan (ra) zehirlenerek, Hz. Hüseyin de (ra) boğazı kesilerek şehit edilmiştir. 2İslam Ansiklopedisi'nde ise şu bilgiler yer alır:Hz. Hasan rivayete göre Yezid b. Muaviye ile evlendirilmek vaadiyle kandırılan eşlerinden Ca'de bint Eş'as b. Kays tarafından zehirlendi ve 28 Safer 49 tarihinde vefat etti. 3Resulullah'ın (sav) gözbebeği iki torunundan ikincisi olan Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib, 5 Şaban 4 tarihinde, Medine'de doğmuştur. Peygamber Efendimizin (sav) ikinci torunu Hz. Hüseyin (ra), Kufelilerin daveti üzerine Irak'a doğru ilerlerken, Yezid b. Muaviye'nin Kufe valisi Ubeydullah b. Ziyad'ın sevk ettiği ordu tarafından Kerbela mevkiinde etrafı sarılmıştır. Günlerce susuz bırakılan Hz. Hüseyin ve beraberindeki Ehl-i Beyt mensupları, Ubeydullah b. Ziyad'ın ordusuyla çarpışmışlardır. Hz. Hüseyin, hicretin 61. yılı Muharrem ayında 57 yaşında şehit edilmiştir. Bu durum kaynaklarda şu şekilde açıklanmıştır:Hz. Hüseyin'e Şemir b. Zülcevşen'in emriyle her taraftan hücum edildi. Sinan b. Enes en-Nehai önce bir harbe saplayıp onu yere düşürdü, sonra da atından inerek saçlarını ve daha sonra başını kesti; oradakiler de cesedini soyup her şeyini, ardından da çadırları yağmaladılar. Bu arada Hz. Hüseyin'in hasta yatağındaki oğlu Ali Zeynelabidin öldürülmek istendiyse de Ömer b. Sa'd buna engel oldu (10 Muharrem 61 / 10 Ekim 680).4Ayrıca BakınızPEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) HZ. HASAN VE HÜSEYİN EFENDİLERİMİZE HUSUSİ İLGİ VE ALAKA GÖSTERMESİHZ. HASAN VE HZ. HÜSEYİN HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLERHZ. HÜSEYİN EFENDİMİZİ ŞEHİT EDEN YEZİD'İN ÖLÜMÜ NASIL OLMUŞTUR?KaynakçalarKadı İyaz, Şifa-i Şerif Şerhi, Tahlil Yayınları, İstanbul 2017, c. 2, s. 190.İsmail Hakkı Bursevi, Ruhul Beyan, Erkam Yayıncılık, İstanbul 2013, c. 7, s. 314.Ethem Ruhi Fığlalı, "Hasan", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1997, c. 16, s. 282-285.Ethem Ruhi Fığlalı, "Hüseyin", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1998, c. 18, s. 518-521.
Bu vecizeyi nasıl anlamalıyız? Hangi olaya binaen Hüsrev Efendi Hazretleri böyle demiştir? Risale-i Nur'da buna benzer vecizeler var mıdır?
Erkeğin altın takması hangi koşullarda haramdır? Mesela kullandığı bir kol saatinin görünmeyen yüzeyinde cüz'i miktarda altın bulunması da haram mıdır?
3.850
Peygamberize görünen melek ya melek değilse? Neden Peygamberimiz Allah ile direk görüşmemiştir?
4.217
"Mümkinat mahiyetlerinin mutlak kemali, mutlak vücuddur. Hususî kemali, istidadlarını kuvveden fiile çıkaran ona mahsus bir vücuddur." (29. Söz) cümlesini izah eder misiniz?
İlgili yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:Evet, dünyanın fani yüzüne karşı olan aşk-ı mecazi, eğer o aşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, baki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve ayine-i esma-yı İlahiye ve mezraa-i ahiret olan iki diğer yüzüne bakmaya muvaffak olursa, o gayr-i meşru' mecazi aşk, o vakit aşk-ı hakikiye inkılaba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zail ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını harici dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalalet ve gaflet gibi, kendini unutup, afaka dalıp, umumi dünyayı hususi dünyası zannedip ona aşık olsa, tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğerki harika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın.1Burada geçen “iltibas etmemek”, birbirine karıştırmamak, bir şeyi başka bir şey zannetmemek demektir. Bediüzzaman Hazretleri, bu ifadeyle insanın kendi şahsi dünyasını, yani kendi hayatıyla sınırlı olan ve ölümle sona erecek dünyasını, bütün dış dünyayla karıştırmaması gerektiğini nazara vermektedir. Çünkü insanın kendi dünyası; sevdiklerinden, malından, gençliğinden, sağlığından, hatıralarından ve yaşadığı hayattan meydana gelir. Bunların hepsi zamanla değişir ve bir gün sona erer. İnsan, bu geçici dünyayı hiç bitmeyecekmiş gibi düşünür ve bütün sevgisini ona bağlarsa, kaybetmekten korktuğu şeyler yüzünden sıkıntı çeker. Halbuki dünyanın yalnızca bu fani yüzü yoktur. Dünya, aynı zamanda Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellilerini gösteren bir ayna ve ahiret hayatı için hazırlık yapılan bir tarladır. İnsan, kendi şahsi hayatının geçiciliğini kabul ederken dünyanın bu diğer yönlerini de görebilmelidir.Mesela bir insan, gençliğine, güzelliğine veya sahip olduğu mallara aşırı derecede bağlanırsa, gençliğinin geçmesi, güzelliğinin değişmesi veya malını kaybetmesi karşısında büyük bir üzüntüye kapılabilir. Bunun sebebi, kendi geçici dünyasını kalıcı zannetmesidir. Halbuki gençliğin geçmesi, Allah'ın sanatını ve kudretini gösteren dünyanın sona ermesi demek değildir. İnsan, gençliğini Allah'ın bir nimeti olarak görüp onu hayırlı işlerde kullanabilir. Malını ise ihtiyaç sahiplerine yardım etme ve ahiretini kazanma vesilesi olarak değerlendirebilir. Böylece dünyanın fani güzelliklerine duyduğu sevgi, Allah'ın isimlerini tanımaya ve ahiret için çalışmaya yönelen hakiki bir sevgiye dönüşür. Demek ki burada önemli olan, insanın kendi hayatıyla sınırlı olan geçici dünyasını bütün dünyanın hakikatinden ibaret sanmamasıdır. Aksi halde insan, geçici olanı kalıcı zannederek ona bağlanır. Oysa dünyanın Allah'ın isimlerine ayna olma ve ahirete hazırlık yeri olma yönünü fark ettiğinde, sevgisini daha doğru bir istikamette kullanmayı öğrenir. Bediüzzaman Hazretleri konunun devamında bu durumu şöyle bir örnekle açıklamaktadır:Meselâ, şu güzel ziynetli odanın dört duvarında dördümüze âit dört endâm aynası bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakîkî ve umûmî, dördü misâlî ve husûsî. Her birimiz kendi aynamız vâsıtasıyla husûsî odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. Ve hâkezâ, aynada tasarrufla çok vaz'iyetler verebiliriz. Çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat hâricîve umûmî odayı ise, kolaylıkla tasarruf ve tağyîr edemeyiz. Husûsî oda ile umûmî oda, hakîkatte birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harâb edebilirsin. Ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.2Yani, dört kişinin aynı odada bulunduğunu ve her birinin önünde odanın görüntüsünü yansıtan bir ayna olduğunu düşünelim. Ortada bir tane gerçek oda, aynalarda ise dört kişinin kendine ait dört ayrı oda görüntüsü vardır. İnsan, aynadaki görüntüyü istediği gibi değiştirebilir, aynayı kırmızı bir boyayla kapatırsa oda kırmızı, yeşil bir boya ile kapatırsa yeşil görünür. Fakat bu değişiklikler gerçek odada değil, yalnızca aynadaki görüntüde meydana gelir. İşte insanın şahsi dünyası da böyledir. Olayları kendi düşünceleri, duyguları ve bakış açısıyla farklı şekillerde algılayabilir. Fakat bu, dış dünyadaki hakikatin değiştiği anlamına gelmez.Mesela bir insan, sevdiği bir yakınının ölümünü veya sahip olduğu bir nimetin elinden çıkmasını düşünerek bütün dünyayı karanlık ve anlamsız görebilir. Burada kararan, aslında onun kendi şahsi dünyasıdır. Yoksa Allah'ın isimlerini gösteren ve ahirete hazırlık yeri olan bütün dünya hakikati ortadan kalkmış değildir. İnsan kendi bakış açısını, düşüncelerini ve duygularını değiştirebilir. Ancak dış dünyadaki her şeyi kendi isteğine göre değiştiremez. Bu sebeple kendi şahsi dünyasında meydana gelen üzüntüleri bütün dünyanın hakikati gibi görmemelidir. Böylece geçici duygularının etkisiyle dünyaya küsmek yerine, olaylara daha geniş bir bakış açısıyla bakabilir ve dünyanın Allah'ı tanımaya, O'nun nimetlerini görmeye ve ahirete hazırlanmaya vesile olan yönünü fark edebilir.Ayrıca BakınızDÜNYA HAYATINA BAKIŞ AÇISIİKİNCİ SÖZ'DE ANLATILAN MÜ'MİNLE KÂFİRİN BAKIŞ AÇISI FARKITAHKİKİ İMANI ELDE ETMENİN YOLLARI NELERDİR?İMAN VE KÜFÜRKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 6.Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 6-7.
Ezan sesi her yere ulaşmalı mı? Günümüzde her yerde camilerin bulunması ve hoparlör sistemi sayesinde, çoğu yere ezan sesi ulaşıyor. Ama bu durum dinimize göre bir zorunluluk mu, yoksa böyle olması münasip görüldüğü için mi böyle yapılıyor?