On Beşinci Mektup'ta geçen temsil özetle şöyledir: “Dün geceki Kadir Gecesi’ne ulaşmak için iki yol vardır. Biri, bir sene gezip dolaşıp o geceye gelmektir. İkincisi ise bir sene beklemeye gerek kalmadan, zamandan sıyrılıp ruhen yükselerek dünkü Kadir Gecesi’ni, öbür günkü bayram gecesiyle birlikte bugün gibi müşahede etmektir.”
Bu temsilde birinci kişi, tasavvuf ve tarikat yoluyla hakikate ulaşmaya çalışan kimseyi temsil eder. Bu yol, kurbiyet esasına dayanır. Kurbiyet ise kulun Allah'a yakınlığı demektir. Yani kul, kendi gayretiyle, ibadetleriyle, riyazet ve mücahedesiyle Allah’a yaklaşmaya çalışır. Bu sebeple temsilde bir sene dolaşıp Kadir Gecesi’ne ulaşan kişi, kurbiyet yolunun uzun ve tedricî seyrini ifade eder.
İkinci kişi ise akrebiyet sırrına dayanan yolu temsil eder. Akrebiyet, Allah’ın kuluna olan yakınlığı, kulun Allah tarafından sevilmesidir. Hakikate ulaştırmada en kısa, en metin, en yüksek, en hâlis; harikaları az fakat meziyetleri fazla olan bir yoldur. Bu yolda kul, Allah’a yaklaşmaya çalışırken uzun ve meşakkatli olan tasavvuf ve tarikat yolundan ziyade, Allah'ın her şeye, her şeyden daha yakın olduğunun farkına varır. Bu ise veraset-i nübüvvet yoluyla, yani doğrudan doğruya Kur’ân ve Sünnet'ten alınan tefekkürle gerçekleşir. Kişi, kâinatı, hayatı ve kendi nefsini derin bir tefekkürle okuyarak Allah'ın her şeyde tecelli eden isim ve sıfatlarını müşahede eder. Bu müşahede, zaman ve mesafe kayıtlarını bir derece aşan bir idrak kazandırır. Temsilde zamandan sıyrılıp dünkü Kadir Gecesi’ni bugün gibi gören kişi, işte bu akrebiyet sırrıyla hareket eden kimsedir.
Her iki yolda giden kişi de Kadir Gecesi’ne ulaşır. Ancak birinci yolda, yani tasavvuf ve tarikat yolunda, seyrüsülûk ile mertebeleri aşarak giden kişi meşakkatli ve daha uzun süren bir yolda gittiği için Kadir Gecesi’ne ulaşması zaman alır. İkinci yolda giden kişi ise doğrudan doğruya Kur’ân ve Sünnet'ten aldığı feyiz ile meşakkatsiz ve daha hızlı giderek Kadir Gecesi’ne daha erken ulaşır.
Bu ikinci yol Peygamberlere mahsustur. Peygamberlere tâbi olmak yoluyla peygamberlerin arkadaşlarına da bu hakikat nasip olmuştur. Sahabe Efendilerimiz de bu yoldadır. Bunun için denilebilir ki ikinci yolun makamı daha üstündür.
Velayet Çeşitleri
Velâyet sözlükte “yakın olmak, yakınlık” anlamındaki "vely" kökünden türeyen velâyet; “sevmek, yönelmek, yardım etmek, bir işin sorumluluğu kendi üstünde olmak” mânalarına da gelir. Tasavvufta velâyet, kulun nefsini aşıp Allah’a yaklaşma hâlidir. Velâyet, velâyet-i âmme ve velâyet-i hâssa olmak üzere iki kısma ayrılır. Velâyet-i âmme: İslâm’ın emrettiği farz ve vacipleri yerine getirmek için çaba göstermektir. Bu gayret içindeki bütün mü’minleri kapsar. Velâyet-i hâssa: Farz, vacip ve nâfilelerde titiz davranan, tam kulluk şuuruna erenlerin durumudur.
Velâyet yolunun üç şartı vardır:
1. Sağlam iman ve teslimiyet
2. Farzları yerine getirip haramlardan kaçınmak
3. Nâfile ibadetlere devam etmek.
Bediüzzaman Hazretlerine göre velâyet, Allah’a yakınlık derecelerinde ilerlemektir. Kul, mânevî mertebeleri geçerek Cenâb-ı Hakk'ın yakınlığına ulaşır; bu süreç emek ve zamana ihtiyaç duyar. Bediüzzaman Hazretleri, velâyetin peygamberliğin bir delili olduğunu belirtir; çünkü peygamberlerin getirdiği hakikatler, velîlerce kalp ve ruhla açıkça görülür. Velâyet, insanı olgunlaştıran, ruhu nurlandıran, terakkînin kaynağı ve feyzin menbaıdır. Bediüzzaman Hazretleri, velâyetin kazanıma dayalı, uzun, zahmetli ve kerametleri çok bir yol olduğunu da ekler. İmâm Rabbânî’den nakille velâyet üçe ayrılır: En üst mertebe “velâyet-i kübrâ”, orta mertebe “velâyet-i vustâ”, alt mertebe ise “velâyet-i suğrâ”dır. 1
Velâyet-i Kübra
İmâm-ı Rabbânî’ye göre Velâyet-i Kübrâ, aslî velâyettir. Dünyada iken, hayal ve düşüncenin her türlü kaydından kurtulmanın gerçekleştiği bir velâyettir. Cenâb-ı Hakk'ın fiil ve sıfat tecellîsine girilir. Bu velâyet sahipleri, âfâk ve enfüse ait her türlü kayıttan bir anda kurtulurlar. Âfâk ve enfüs dairelerini aşıp arkalarında bırakırlar. Bu velâyet, büyüklerin meskeni ve sığınağıdır. İmâm Rabbânî’ye göre velâyet-i suğrânın son noktası, velâyet-i kübrânın ilk mertebesidir. Velâyet-i Kübrâ, peygamberlerin velâyetidir. Asâleten peygamberlere mahsustur. Peygamberlere tâbi olmak yoluyla peygamberlerin arkadaşlarına da bu hakikat nasip olmuştur. İmâm Rabbânî’ye göre velâyet-i kübrâda fiil, sıfat ve zâtî tecellînin hakikati ortaya çıkar. İsim ve sıfatlar dairesine manen yükseliş olur. 2
Velâyet-i Vusta
İmam Rabbânî’nin Mektubat’ında bu makam “velâyet-i ulyâ” olarak geçer; “velâyet-i vustâ” ifadesi ise yer almaz. Hz. Üstad’ın “velâyet-i vustâ”dan maksadı, eğer “velâyet-i ulyâ” ise, İmam Rabbânî’ye göre bu velâyet, Cenâb-ı Hakk'ın Zâhir ve Bâtın isimlerindeki manevî yolculuğu ifade eder. Zâhir isimlerdeki yolculuk, ilâhî sıfatlarda ilerlemeyi; Bâtın isimlerdeki yolculuk ise zâtla ilgili isimlerde derinleşmeyi anlatır. Meselâ ilim sıfatında ilerlemek Zâhir isimlerdeki, Alîm isminde derinleşmek ise Bâtın isimlerdeki yolculuktur. 3
Velâyet-i suğrâ
İmam Rabbânî’ye göre evliyaların (Allah dostlarının) Allah'a yakınlığıdır. Bu makama “velâyet-i zılliyye” de denir. Velâyet-i suğrânın son merhalesi, velâyet-i kübrânın ilk basamağını oluşturur. Velâyet-i suğrâda hayal ve vehmin kayıtlarından tamamen kurtulmak mümkün değildir.4
Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s.198
Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s.199
Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s.200
Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s.200

