RİSALE-İ NUR

06.09.2010

10017

Kaderin Hâlî ve Vicdânî Olması

Kader risalesinin girişindeki, "Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir."  cümlesindeki "hâlî ve vicdanî","ilmî ve nazarî" tabirlerinden ne anlamamız gerekir?

08.10.2010 tarihinde cevaplandı.

Cevap

İlgili kısım Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:

Kader ve cüz’-i ihtiyârî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir.1

“Kader ve cüz’-i ihtiyârî ilmî ve nazarî değildir” derken, kaderin sadece akılla tartışılan, mantık yürütülerek çözülen teorik bir konu olmadığını, asıl olarak vicdanla hissedilen ve yaşanan bir iman meselesi olduğunu vurgular. Yani kader, matematik problemi gibi masa başında çözülecek bir konu değildir. İnsanın kendi iradesini, sorumluluğunu ve iç dünyasında yaptığı tercihi bizzat yaşayarak fark ettiği bir hakikattir.

İmanın kendisi ise hâlî ve vicdânî bir nurdur. Çünkü imanın tarifinde, Allah tarafından kulun kalbe indirilen bir nur olduğu ifade edilir. Yani iman akıldaki bir kabul değildir. Mesela çok insanlar var ki Allah'ın varlığını akılla kabul etse de, hatta Hz. Peygamberin (sav) Peygamber olduğunu bilse de iman sahibi olmuyorlar. Çünkü kalplerinde Allah'a ve Peygambere (sav) bağlılık ve sadakat duygusunu taşımıyorlar. Halbuki iman bağlanmaktır; yani kalbdeki bağlılk duygusudur.

Bununla beraber imanın yeri akıl olmasa da imanın delilleri akıl ile anlaşıldığı için iman aynı zamanda ilmi ve nazarî bir konudur, yani aklın nazarıyla (bakışıyla) ve ilmi yollarla anlaşılıp ispat edilebilir. Buradaki imandan kastımız genel anlamda Allah'a ve İslâm dinine iman etmektir.

Fakat kader ve cüzi ihtiyari meselesine iman ise farklıdır. O sadece hâlî ve vicdânî bir imandır. Onda ilmî ve nazarîlik (fikir nazarıyla anlaşılabilme) tarafı pek yoktur. Yani başkasına, (imanı olmayanlara) delillerle ve akli yollarla anlatılamaz.

Başkasına anlatılamayan şey kader ve iradenin varlıkları değil, hayırların kadere günahların insan iradesine dayandığı doğru ve olması gereken kader anlayışıdır. İşte bu, hâlî ve vicadî bir imanla elde edilebilir. Çünkü insanın cüzi irade sahibi olduğu açık bir konudur. İspata gerek yoktur.

Kaderin varlığı ise kainattaki sonsuz düzene dayanarak her şeyin önceden programlı olduğu  gösterilerek bir derece ispat edilebilir.

Fakat kadere iman demek varlıklarını kabul etmek değil, "Her şey kader ile olduğuna inandığı halde insanın işlediği kötülüklerden tamamen mesul olduğunu kabul etmek" demektir.

Sonuç

Kader meselesi, yalnızca akılla tartışılıp mantık yürütülerek çözülebilecek teorik (ilmî ve nazarî) bir mesele değildir. Asıl özelliği insanın vicdanında yaşadığı, sorumluluk duygusuyla bizzat hissettiği (hâlî ve vicdanî) bir iman hakikatidir. Yani kader, “aklen var mıdır?” sorusundan çok, “ben irademle tercih yapıyor muyum ve bunun sorumluluğunu taşıyor muyum?” sorusuyla anlaşılır. İnsan, iyiyi veya kötüyü seçerken iradesini kullandığını vicdanında açıkça hissetmektedir. Günahı işlerken de sevabı tercih ederken de mesuliyet duygusu bunu gösterir. İşte kader ve cüz’-i ihtiyarînin imandaki yeri, bu yaşanan hâl ve vicdan tecrübesiyle kavranır. Akıl kaderin varlığını delillerle kabul edebilir. Fakat hayırların Allah’tan, şerlerin insanın iradesinden olduğunu tam manasıyla kabullenmek, ilmî bir tartışmadan ziyade vicdanî bir imandır. Bu sebeple kader, imanın en son sınırında yer alan, aklın durup teslim olduğu, vicdanın ise sorumluluğu kabul ettiği bir hakikat olarak anlaşılmalıdır.

Ayrıca Bakınız
Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 80.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (2)

Allah celle celalüh razı olsun.

21.09.2016

Allah razı olsun.

09.10.2010

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız