Birinde kaderin insan için halî ve vicdanî bir hal olduğu, diğerinde ise kaderin Allah'a nispetle ilim nevinden olduğu ifade edilmiştir. İkisi arasında bir çelişki veya irtibat yoktur. İlgili yerler Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
Kader ve cüz’-i ihtiyârî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir.1
Kader, ilim nev‘indendir. İlim, ma‘lûma tâbi‘dir.2
Bediüzzaman Hazretlerinin bu iki ifadesi görünürde farklı gibi görünse de, aslında aynı hakikatin iki farklı yönünü anlatır ve bir çelişki yoktur. Şöyle ki: “Kader ve cüz’-i ihtiyârî ilmî ve nazarî değildir” derken, kaderin sadece akılla tartışılan, mantık yürütülerek çözülen teorik bir konu olmadığını, asıl olarak vicdanla hissedilen ve yaşanan bir iman meselesi olduğunu vurgular. Yani kader, matematik problemi gibi masa başında çözülecek bir konu değildir. İnsanın kendi iradesini, sorumluluğunu ve iç dünyasında yaptığı tercihi bizzat yaşayarak fark ettiği bir hakikattir.
Buna karşılık “Kader, ilim nev’indendir. İlim, ma‘lûma tâbidir” ifadesi ise kaderin özelliğini tarif eder. Kader, Allah’ın ezelî ilmidir; yani Allah, kulun neyi seçeceğini önceden bildiği için kaderde öyle yazılmıştır, yoksa kader yazıldığı için kul o fiili yapmaz. Burada kaderin Allah’ın ilmine ait bir yönü anlatılmaktadır.
Sonuç olarak; kader özellik olarak ilim nev’indendir, fakat insanın onu kavrayışı ve imanı açısından ilmî-nazarî değil, hâlî ve vicdanîdir. Yani kader Allah’a bakan yönüyle ilimdir, kula bakan yönüyle ise sorumluluk, irade ve vicdan meselesidir.
Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 80.
Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 84.

