“İmkân-ı zâtî”, bir şeyin zatı itibarıyla mümkün olması, yani kendi içinde var olmasına veya meydana gelmesine engel bir çelişki bulunmaması demektir. Mesela şu anda bir deprem olması mümkündür. Çünkü deprem meydana gelmesi aklen imkansız bir şey değildir. Fakat bir şeyin mümkün olması, onun mutlaka gerçekleştiği veya gerçekleşeceği anlamına gelmez.
“İmkân-ı zihnî” ise zihnin bir şeyi, kesin bir delile dayanmaksızın ihtimal olarak düşünebilmesidir. Mesela “Acaba şu anda evin altında bir hazine var mı?” diye düşünmek mümkündür. Fakat sırf bunu zihnimizde mümkün gördüğümüz için gerçekten hazine olduğu sonucuna varamayız.
Bu, temel bir mantık kaidesidir. Dolayısıyla bir şeyin mümkün olması, onun gerçek olduğunu göstermez. Bu kaideyi bilmek, özellikle insanın hem itikadi hem de ameli vesveselerden kurtulması açısından çok önemlidir. Mesela “Ya imandan çıktıysam, ya Allah yoksa, ya Peygamber Efendimiz hâşâ yalan söylediyse?” gibi düşünceler, ortada bunları destekleyen bir delil bulunmadıkça hakikati gösteren şüpheler değil, zihni ihtimallerdir. Delilsiz bir ihtimal, kesin delillerle sabit olmuş imanı sarsmaz ve bu sebeple ona ehemmiyet verilmez.
Aynı durum amellerde de geçerlidir. “Acaba abdestim bozuldu mu, acaba abdest alırken niyetim doğru muydu, acaba kalbim mi bozuldu?” gibi sürekli ihtimaller üretmek, aynı mantık hatasına dayanmaktadır. Kesin olarak bilinen bir şey, sırf ihtimal ile ortadan kalkmaz. İşte imkân-ı zâtî ve imkân-ı zihnî meselesini öğrenmek, insana “Her aklıma gelen ihtimal gerçek değildir;. Bir ihtimalin dikkate alınması için delil gerekir” ölçüsünü kazandırır.
Bu yönüyle Bediüzzaman Hazretlerinin bu kavramlar üzerinde durması, sadece teorik bir mantık meselesini öğretmek değil, insanı vesveseden, gereksiz şüphelerden ve ameldeki tereddütlerden kurtaran sağlam bir düşünme usulü kazandırmaktır.

