İlgili metin Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:
Eğer nûr-u îmân içine girse, üstündeki bütün ma‘nîdâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min şuûr ile okur ve o intisâbla okutur.1
İnsan, kâinatın içinde sıradan bir varlık değildir. Bilakis Cenâb-ı Hakk’ın sanatının en mükemmel eserlerinden biridir. Nasıl ki antika bir sanat eseri, ancak onu anlayan bir sanatkârın gözüyle değerlendirildiğinde gerçek kıymeti ortaya çıkarsa, insanın değeri de ancak iman gözüyle bakıldığında anlaşılır.
Bir sanat eseri düşünelim: Çok ince işlenmiş, her ayrıntısı hikmetle yapılmış, eşsiz bir tablo veya el yapımı antika bir eser… Eğer bu esere bakan kişi sanatın inceliklerinden anlıyor ve üstelik bu eserin büyük bir ustaya ait olduğunu biliyorsa, o eserin değerinin paha biçilemez olduğunu söyler. Fakat sanattan anlamayan kaba bir insan aynı esere baksa, onun değerini kavrayamaz ve belki de sıradan bir eşya gibi görüp basit bir fiyat biçer.
İşte insan da buna benzer şekilde Allah’ın antika, eşsiz ve paha biçilmez bir sanatıdır. İnsan üzerinde İlâhî isimlerin sayısız nakışları vardır. Akıl, kalp, vicdan, sır, latife, merhamet, hafıza, duyular ve bedenin kusursuz düzeni; hepsi ayrı ayrı hikmetli bir sanatın işaretidir. İnsan âdeta bütün âlemin küçük bir modeli olacak şekilde yaratılmıştır. Bu sanatı anlayabilmek için bir ışık gerekir. Bu ışık ise iman nurudur.
Metinde geçen “Eğer nur-u iman içine girse üstündeki bütün nakışlar o ışıkla okunur” ifadesi tam da bunu anlatır: İman insanın içine girince, insan kendisine ve kâinata bakarken artık her şeyi manalı görmeye başlar. Yani iman, varlığa anlam kazandıran bir projektör gibidir. O ışık yanınca her şey okunur, anlaşılır, hikmetler fark edilir. Işık sönünce insan körleşir; görür ama anlayamaz, bakar ama ibret alamaz.
İmanla bakan bir insan şöyle düşünür: “Ben kendi kendime oluşmadım. Benim bedenimdeki düzen, ahenk, hislerimdeki ölçü, ruhumdaki derinlik bir yaratıcıyı gösteriyor. Bütün bu nimetler Allah’ın rahmet ve ikramıdır.”
İşte bu noktada “O mümin şuur ile okur ve o intisapla okutur” cümlesi devreye girer. Mümin sadece iman etmekle kalmaz; şuurla, yani farkında olarak, bilinçle okur. Kendine, bedenine, hayatına, olaylara, tabiata bakar ve her şeyde Allah’ın kudretini görür. Böylece iman, tefekkürle canlı bir hale gelir.
Fakat bunun bir boyutu daha vardır: Mümin bu manaları sadece kendisi okumaz, aynı zamanda başkasına da okutur. Yani insanlara Allah’ın sanatını gösterir ve bildirir. Bu yüzden iman bir “intisap”tır. İntisap, aidiyet demektir. Yani “Ben kime bağlıyım?” sorusunun cevabıdır. İnsan imanıyla şunu ilan eder: “Ben Allah’ın kuluyum. Ben O’nun sanatıyım. Benim üzerimdeki güzellikler ve nimetler bana ait değil; bunlar Rabbimin ikramıdır.”
Bu aidiyet insanın değerini olağanüstü yükseltir. Çünkü bir şeyin değeri çoğu zaman kime ait olduğuyla anlaşılır. Basit bir kâğıt parçası düşünelim; üzerinde bir padişahın fermanı varsa kıymet kazanır. Ya da sıradan bir çizim düşünelim; eğer o çizim büyük bir hattatın elinden çıkmışsa paha biçilemez hale gelir. Aynı şekilde Picasso’nun tablosu denildiğinde, o boya ve çerçeve artık sıradan bir eşya olmaktan çıkar, milyonlara değer bir sanat eseri olur.
Demek ki insanın şerefi ve değeri de intisabına göre değişir. Bir insan “Falancanın oğluyum” dediğinde toplumda değer kazanabiliyor. Çünkü insanlar itibarı nispetten alıyor. Köyde ağanın oğlu olmak bile insana bir ağırlık kazandırabiliyor. O halde en büyük nispet, en büyük intisap nedir? Elbette Allah’a kul olmaktır. İman bu bağı kurar. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (asm) için “Abdühû ve Resûlühû” denilir. Önce kul, sonra resûl. Çünkü kulluk en büyük şereftir.
Bu bağ koparsa ne olur? Yani insan Allah’ı unutursa, gaflete düşerse hali nice olur? O zaman insan kendisini yalnızca et ve kemikten ibaret zanneder. Bu durumda üzerindeki bütün İlâhî nakışlar gizlenir, okunmaz ve anlamını yitirir. Çünkü sanatkâr unutulunca sanatın değeri de düşer. Böylece insanın paha biçilemez değeri, sıradan ve geçici bir madde seviyesine iner. İnkâr ve gaflet, insanın kıymetini aşağıya indirir. Buna karşılık iman nuru ile insan, önce kendini tanır, sonra Rabbini tanır ve kâinatı doğru bir şekilde âdeta kitap gibi okumaya başlar. Böylece hem kendi şerefini hem de bütün varlıkların manasını ortaya çıkarır. İnsan, bu imanla “âlâ-yı illiyyîn” mertebesine yükselir. Çünkü iman, insanı sadece dünyaya bağlı bir varlık olmaktan çıkarıp ebediyetle irtibatlı bir hale getirir.
Demek iman; insanın içine girince insan kendisini ve kâinatı anlamlandırır. Her şeyde ve her yerde Allah’ın isimlerini, hikmetini ve sanatını görür. Böylece insanın değeri ortaya çıkar. Bu şuurla yaşamak, insanın şerefini artırır. Allah’a intisap etmek ise insanı paha biçilemez bir kıymete ulaştırır. İşte “iman nuru”, insanın dünyasını aydınlatan bir ışık gibidir. O ışık yanınca kâinat okunur, insan okunur, hayat okunur. O ışık sönerse insan karanlıkta kalır; bakar ama görmez, yaşar ama anlamaz.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.103

