Ahmed Hüsrev Efendi, 1899 yılında Isparta’da köklü bir ailenin ferdi olarak dünyaya gözlerini açtı. Kendisi, Osmanlı döneminde Isparta valiliği yapmış olan Hacı Edhemoğlu Hacı Ali Ağa’nın torunuydu. Babası Mehmed Efendi, annesi ise Ayşe Hanım’dı. Aile kökeni hem anne hem de baba tarafından köklü ve saygın bir geçmişe dayanıyordu. Baba tarafı "Yeşil Sarıklılar" adıyla anılıyor ve soyları Hazret-i Ebubekir’e (ra) kadar ulaşıyordu. Anne tarafı ise “Hâfız-ı Kurrâlar” olarak tanınan bir silsileden geliyor ve Hazret-i Hüseyin (ra) yoluyla Peygamber Efendimizin (sav) soyuna bağlanıyordu. Bu yönüyle Ahmed Hüsrev Efendi, Âl-i Beyt’e mensup bir seyyid olarak kabul ediliyordu.
Hüsrev Efendi, aynı ailede yetişen yedi kardeşin dördüncüsüydü. Kardeşlerin yaş sırasına göre isimleri şöyleydi: Hatice (1887), Osman (1890), Ali (1895), Hüsrev (1899), Hasan (1902), Bekir Sıdkı (1907) ve Ömer (1909). Büyük ağabeyi Osman, Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi’nde Ruslara karşı mücadele ederken şehit düşmüştü. Ailenin en küçük ferdi olan Ömer Altınbaşak ise uzun bir ömür sürerek 2003 yılında vefat etti.
Hüsrev Efendi, çocukluk yıllarından itibaren gelecekteki manevi şahsiyetinin işaretlerini veren, dindar bir yaşam tarzını benimsemişti. Henüz beş-altı yaşlarındayken sabah namazlarını cemaatle kılmaya başladı. Kısa süre sonra, büyüklerin bulunduğu zikir meclislerine kabul edilmişti. Küçüklüğüne rağmen bu meclislerde sergilediği ağırbaşlılık ve olgunluk herkesin dikkatini çekiyordu. O kadar sevilip benimsenmişti ki, katılamadığı günlerde zikir halkasındaki yeri boş bırakılır, yerine kimse oturtulmazdı.
Genç yaşta babasını kaybeden Hüsrev Efendi, annesi ile ömür boyu sürecek olan büyük bir sevgi, şefkat ve hürmet bağı kurmuştu. Peygamber Efendimizin (sav) "cennet annelerin ayakları altındadır" sözünden aldığı şevk ve muhabbeti kalbinde hissederek, annesinin ayaklarının altını öpecek kadar ona bağlıydı. Takva sahibi bir hanım olan annesi de oğlundaki bu alışılmışın dışındaki olgunluğu ve dindarlığı gördükçe ona olan sevgisinden dolayı çoğu zaman kendisine "Şeyhim!" diye hitap ederdi.
Kardeşleriyle olan ilişkileri de oldukça iyiydi. Hepsiyle yakın bir bağ kurmuştu ve aile içinde sevilen bir kardeşti. Özellikle en büyükleri olan ablası Hatice Hanım, küçüklüğünden beri Hüsrev Efendi için ikinci bir anne gibiydi. Hüsrev Efendi, 1951 yılından ömrünün sonuna kadar, ablasının Ankara’ya taşınmaları sebebiyle boşalan evinde kalmaya başlamıştı. Ablası Hatice Hanım ise genellikle yaz aylarında gelir, Hüsrev Efendi’ye misafir olur, yemek çamaşır gibi hizmetlerinde yardım ederdi. Ablası evin masraflarına ortak olmak istediğinde, "Ben zaten sana ev için kira vermiyorum" diyerek kabul etmez, en sevdiği ablasının parasını dahi karıştırmayacak kadar rızık hususunda dikkatli davranırdı. Hatice Hanım, Hüsrev Efendi’nin çocukluk yıllarındaki yetişme sürecinde büyük emek verdiği gibi, tüm ömrü boyunca kardeşine kol kanat germiş ve şefkatini hiç eksik etmemiştir.
Arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde de büyük takdir toplamıştı. Sakin yapısı, yardımseverliği ve yumuşak huyu sayesinde kısa zamanda çevresinin de sevgisini kazanmıştı. Mahallede ve okulda arkadaşlarına yardım etmeyi severdi. Bu sebeple arkadaşları arasında ona "Hızır" lakabını takmışlardı. Arkadaşları ve yakınları arasında gördüğü bu sevgi ve itibar, ileride üstleneceği büyük sorumlulukların ve sahip olduğu yüksek ahlakın adeta birer habercisi gibiydi.
Hüsrev Efendi Isparta’da ilk mektebi ve rüştiyeyi (ortaokul) tamamladıktan sonra idâdîde, yani lisede eğitimine devam etti. Ancak o yıllarda dünyada büyük bir savaş patlak vermişti.
Birinci Dünya Savaşı başladığında Osmanlı Devleti de bu savaşın içinde yer aldı. Ülke zor bir dönemden geçiyordu ve birçok genç gibi Hüsrev Efendi de askerlik görevine çağrılmıştı. Liseyi bitirdiği yıl olan 1916’da -henüz on yedi yaşındayken- askere alındı. Böylece ilki 2 yılı aşkın sürecek olan askerlik hayatı başlamış oldu.1
Heyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 1, s. 405. / 411.

