Melek kelimesi (çoğulu melâike) Ugaritçe, Habeşçe, İbrânîce ve Arapça gibi Sâmî dillerde bulunan “göndermek” anlamındaki “lʾek” kökünden olup “haberci, elçi; güçlü kuvvetli, tasarrufta bulunan, yöneten” manalarına gelmektedir. İslam inancında melek, “Farklı sûretlere girebilen ve duyularla algılanamayan nûrânî varlıklar” şeklinde tarif edilir.1
Müekkel kelimesi ise kelime manası olarak, vekil tâyin edilen, kendisine vekâlet verilen kimse" olarak tarif edilmiştir.2 İslam inancında müekkel melekler, Allah'ın emriyle kâinattaki belirli işleri yürütmek, varlıkları korumak veya nezaret etmekle görevli meleklerdir.
İslam düşüncesinde "her zerreye müekkel bir melek vardır" anlayışı, İslam literatüründe Allah’ın kâinattaki düzeninin ne kadar kusursuz olduğunu anlatmak için kullanılan bir yaklaşımdır. Evet, her atomda, her zerrede Allah tarafından görevlendirilmiş bir melek bulunduğu kabul edilmektedir. Böylece atomlardan oluşan her bir mahlûkta (yaratılan), o atomların sayısı kadar vazifeli melekler vardır. Bu durumda bu, kâinatın başıboş olmadığını, her şeyin -atomdan yıldızlara kadar- İlâhî bir düzen ve kontrol altında olduğunu göstermektedir.
Bu meleklerin görevi, o varlığın içindeki işleyişin düzenli bir şekilde devam etmesine nezaret etmek ve bu düzen içinde Allah’ın ilmini, kudretini ve hikmetini tefekkür ederek ibadet etmektir. Yani melekler sadece Allah'ın izniyle birer yönetici/idare eden değil, aynı zamanda sürekli ibadet halinde olan varlıklardır. Bir insanın vücudunda hücrelerin düzenli çalışması, organların uyum içinde hareket etmesi gibi durumlar, o vücuda müekkel meleklerin vazifesiyle gerçekleşir. Ancak bu durum, meleklerin bağımsız bir irade ile müdahale ettiği anlamına gelmemektedir.
Meleklerin varlıklara iradî, yani kendi başlarına karar vererek müdahaleleri yoktur. Onlar tamamen Allah’ın emriyle hareket ederler. Yani bir şeyi yapan, yaratan ve işleten aslında Allah’tır. Melekler ise bu İlâhî emrin birer memuru, birer temsilcisi gibidir. Bu yüzden “vücudun işlemesini melekler sağlar” denildiğinde, bu ifadeyi sebep olan bağlamında düşünmek gerektir. Çünkü asıl tesir sahibi Allah’tır. Melekler ise bu düzenin görünmeyen görevlileridir.
Aynı anlayış cansız varlıklar için de geçerlidir. Taş, toprak, su gibi cansız maddelerin her bir zerresinde de görevli melekler bulunmaktadır. Ancak bu, “cansız maddeleri melekler oluşturur” anlamına gelmez. Yaratma fiili yalnızca Allah’a aittir. Melekler yaratıcı değil, yaratılan ve görevlendirilen varlıklardır. Onların görevi, Allah’ın yarattığı düzenin devamına nezaret etmek ve bu düzen içinde kendi ibadetlerini yerine getirmektir. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle demektedir:
Melâike ma‘nâsını ve rûhâniyâtın hakîkatini inkâra mecâl bulamamışlar, belki fıtratın nâmuslarından ‘Kuvâ-yı Sâriye’ diye, cereyân eden kuvvetler nâmını vererek, yanlış bir sûrette tasvîr ile, bir cihetten tasdîkine mecbûr kalmışlar. Ey kendini akıllı zanneden! onların dizginlerini ellerinde tutacak, melâike denilen ibâdullâh olmazsa, o nâmuslara, o kanunlara bir vücûd taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakîkat-i hâriciye olamaz. Halbuki hayat bir hakîkat-i hâriciyedir. Vehmî bir emir, hakîkat-i hâriciyeyi yüklenemez.3
Yani insanlar, özellikle inkâr eğiliminde olanlar, melekleri tamamen reddedememişler. Fakat onları açıkça kabul etmek yerine, “kuvâ-yı sâriye” yani varlık içinde işleyen görünmez kuvvetler, kanunlar ve yasalar şeklinde ifade etmişlerdir. Mesela bugün “yerçekimi”, “elektromanyetik kuvvet” veya hücre içinde işleyen biyolojik mekanizmalar dediğimiz şeyler aslında düzenli ve sürekli bir şekilde çalışan sistemlerdir. Bu tür kanunlar kendi başına bağımsız bir varlık değildir. Bir “kanun” dediğimiz şey soyuttur, yani tek başına gerçek bir varlık gibi davranamazlar. İşte burada melekler devreye girer: O kanunların uygulanmasını sağlayan, onları temsil eden ve Allah’ın emrini o sahada icra eden varlıklardır. Yani fizik kanunlarını çalıştıran, onları fiil hâline getiren, her an işlettiren bu görevli meleklerdir. Çünkü sadece isim olarak var olan bir kanun, gerçek dünyada kendi başına iş yapamaz; onu icra eden bir irade ve görevli gerekir. Böylece inkâr edenler aslında “kanun” diyerek dolaylı yoldan bu düzeni kabul etmiş, fakat arkasındaki İlâhî memurları yani melekleri tam anlayamamışlardır.
Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir. Kelâm sıfatından gelen şerîat-ı İlâhiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de, melâike dahi muazzam bir ümmettir ki, onların amele kısmı, irâde sıfatından gelen şerîat-ı tekvîniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i hakîkî olan kudret-i fâtıranın ve irâde-i ezeliyenin emirlerine tâbi‘ bir nevi‘ ibâdullâhtırlar ki, ecrâm-ı ulviyenin her biri, onların birer mescidi, birer ma‘bedi hükmündedirler.4
Yani nasıl insanlar Allah’ın kelâm sıfatından gelen dini emirleri taşır, yaşar ve temsil ederse, melekler de Allah’ın “irade” sıfatından gelen kâinat kanunlarını temsil ederler. Buna “şeriat-ı tekvîniye” denir. Yani yaratılış kanunları. Melekler bu kanunların uygulayıcılarıdır. Güneşin hareketi, yıldızların düzeni, doğadaki denge gibi büyük sistemlerin her biri onların görev alanıdır. Fakat unutmamak gerekir ki gerçek etkili olan Allah’ın kudretidir. Melekler ise bu kudretin emirlerini yerine getiren kullardır.
Hem insanın hilâfına olarak hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek, yalnız Sâni‘-i Zülcelâl’in nazarı ile, emri ile, teveccühüyle, hesabıyla, nâmıyla ve kurbiyetiyle ihtisâs ile ve intisâb ile hâsıl ettikleri lezzet ve kemâl ve zevk ve saadeti kâfî görüp hâlisan muhlisen çalışıyorlar. Cinslerine göre, kâinâttaki mevcûdâtın envâına göre vazîfe-i ibâdetleri tenevvü‘ ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dâirelerde, muhtelif vazîfedârları gibi; saltanat-ı rubûbiyet dâirelerinde vezâif-i ubûdiyeti ve tesbîhâtı öyle tenevvü‘ ediyor. Meselâ, Hazret-i Mîkâîl yeryüzü tarlasında ekilen masnûât-ı İlâhiyeye, Cenâb-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umûmî hükmündedir. Ta‘bîr câiz ise, umum çiftçi-misâl melâikelerin reisidir.5
Yani insanlardan farklı olarak meleklerde nefis ve menfaat gibi şeyler yoktur. Onlar yaptıkları görev karşılığında maddi bir karşılık beklemezler. Sadece Allah’a yakınlık, O’nun rızası ve emrine uygun hareket etmek onlar için en büyük mutluluktur. Bu yüzden görevlerini son derece samimi ve kusursuz şekilde yaparlar. Ayrıca her meleğin görevi farklıdır, tıpkı bir devletin farklı kurumlarında çalışan memurlar gibi. Mesela Mikâil (as) yeryüzündeki rızık düzeniyle, yağmurla ve bitkilerin yetişmesiyle ilgilenen bir nevi baş görevli gibidir. Bu da meleklerin görevlerinin ne kadar çeşitli ve düzenli olduğunu gösterir.
Bu noktada şöyle bir tefekkür de yapılabilir: Kâinatta çok katmanlı, hiyerarşik ve son derece düzenli bir manevi sistem vardır. Bütün bitkilerin genel sorumlusu olarak Hz. Mikâil en üstte yer alır. Onun altında, her bitki türünün kendine ait sorumlu melekleri bulunur. Mesela ağaç türlerinin her birinin ayrı bir baş meleği olduğu düşünülebilir. Bunun da altında, tek tek her ağacın başında görevli bir melek vardır. Daha da aşağıda, o ağacın içindeki her bir hücre, her bir faaliyet, hatta her bir zerre için vazifeli sayısız melek bulunmaktadır. O ağaçtaki meleklerin yaptığı tesbih ve ibadet, o ağacın sorumlu meleğine; o da türünün sorumlu meleğine; en sonunda da Hz. Mikâil’e arz edilmektedir.
Böyle bakıldığında, görünmeyen âlemde muazzam bir organizasyon ve sürekli işleyen bir faaliyet olduğu anlaşılmaktadır. Yani bu âlem sadece maddeden ibaret değildir. Adeta “âlem içinde bir âlem” gizlenmiştir. Her şey hem kendi vazifesini yapar hem de bu vazifenin manevi yönü melekler aracılığıyla şuurlu bir ibadete dönüşür. Bu da kâinattaki düzenin sadece fiziksel değil, aynı zamanda derin bir manevi boyuta sahip olduğunu göstermektedir.
İşte madem şu mevcudat-ı hariciyenin, her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki o cismin gösterdiği vezaif-i ubudiyet ve hidemat-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı uluhiyete bilerek takdim etsin.6
Yani maddi âlemde gördüğümüz her varlığın arkasında, onun yaptığı “ibadet” ve “tesbih”i temsil eden bir melek bulunur. Çünkü cansız gibi görünen varlıklar bile aslında kendi halleriyle Allah’ı tesbih ederler; fakat bu tesbih şuursuz bir şekilde olur. İşte o varlığın başındaki melek, bu şuursuz tesbihi şuurlu bir ibadete çevirir ve Allah’a takdim eder. Yani her varlığın hem görünen bir yönü (maddi tarafı) hem de görünmeyen, manevi bir temsilcisi vardır. Bu da kâinattaki her şeyin sadece fiziksel bir sistemden ibaret olmadığını, aynı zamanda manevi bir boyutunun da bulunduğunu nazara verilmektedir.
Sonuç olarak, kâinat başıboş ve sadece maddi sebeplerle işleyen bir sistem değildir. Her zerreden en büyük varlığa kadar İlâhî bir düzen içinde faaliyet gösterir ve bu düzenin görünmeyen yönünde melekler görev alır. Her atomda, her varlıkta o yapının işleyişine nezaret eden müekkel melekler bulunduğu; bu meleklerin kendi başlarına iradî bir müdahalede bulunmadıkları, tamamen Allah’ın emriyle hareket ettikleri anlaşılmaktadır.
İnsanların “tabiat kanunları” dediği şeyler ise aslında bu ilahî düzenin isimlendirilmiş hâlidir. O kanunları fiilen icra edenler de yine Allah’ın emrindeki meleklerdir. Melekler nefis ve çıkar peşinde koşmadan, sadece Allah’ın rızasıyla ibadet ederler. Her biri farklı görevlerle kâinatta hizmet eder ve bu görevler hiyerarşik bir düzen içinde devam eder. Böylece görünen maddi âlemin arkasında, sürekli işleyen, düzenli, şuurlu ve ibadet halinde olan bir manevi âlem bulunmaktadır. Âdeta âlem içinde başka bir âlemin gizli olduğu görülmektedir.
Ali Erbaş, "Melek", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2004, c. 29, s. 37.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 187-188.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 188.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 190-191.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 191.

