İlgili yer Risale-i Nur'da şu şekilde geçmektedir:
Gel, şimdi döneceğiz. Şu cemâatlerin reîsleriyle ve zâbitleriyle görüşeceğiz. Ve techîzâtlarına bakacağız ki, o techîzât yalnız o meydandaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir? Yâhûd başka yerde uzun bir saâdet hayatı tahsîl etmek için mi verilmiştir? Görelim. Herkese ve her techîzâta bakamayız. Fakat numûne için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız. Bu cüzdanda zâbitin rütbesi, maaşı, vazîfesi, matlûbâtı, düstûr-u harekâtı vardır. Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil, pek uzun bir zaman için verilebilir. Şu maaşı hazîne-i hâssadan filan târihte alacaksın yazılıdır. Hâlbuki, o târîh çok zaman sonra ve bu meydan kapandıktan sonra gelir. Şu vazîfe ise, şu muvakkat meydana göre değil, belki padişahın kurbunda dâimî bir saâdeti kazanmak için verilmiştir. Şu matlûbât ise, birkaç günlük bu misâfirhânede geçinmek için olamaz. Belki uzun ve mes‘ûdâne bir hayat için olabilir. Şu düstûr ise, bütün bütün açığa verir ki, cüzdan sâhibi başka yere nâmzeddir, başka âleme çalışır. Bak, şu defterlerde âletler techîzâtının sûret-i isti‘mâli ve mes’ûliyetler vardır.1
Aynı risalenin On Birinci Hakikatinde bu cüzdan ve defterin insanındaki kalb ve latifeler olduğu şöyle izah edilmiştir:
İnsanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havâs ve isti‘dâdındaki cihâzât, tamâmen ve müttefikan saâdet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre techîz edilmiş olduğuna, ehl-i tahkîk ve keşif müttefiktirler.2
İnsanın kalbinde yani maneviyatında ve ruh dünyasında, “latife” adı verilen pek çok duygu vardır. Aynı şekilde aklında da birçok his ve özellik bulunur. Ayrıca kendisine verilmiş pek çok istidat ve kabiliyet mevcuttur. Bunların tamamına bakıldığında, insanın yalnızca fani bir hayatta kısa bir süre yaşayıp sonra yok olması için yaratılmadığı açıkça anlaşılır.
Mesela sevgi, insanın manevi duygularından biridir. Sevgi, sevdiğinden ayrılmayı asla istemez.
Yine ebedî yaşama arzusu her insanda vardır. Bu istek, fani bir hayat için verilmiş olamaz. Haşa, ahiret olmasaydı bu arzu boşuna verilmiş olurdu.
Şefkat duygusu da evladından ebedî bir ayrılığa razı olmaz. Bu duygu, fani dünya hayatı için fazla ve ağırdır; yalnızca bu dünya için verilmiş olması mümkün değildir. Mesela bir sultan, bir insana metrelerce ve pek çok çeşit kumaş verse, sadece tek bir elbise diktirmesi için verdiği söylenebilir mi? Eğer böyle olsaydı, yalnızca birkaç metre kumaş yeterli olurdu. Demek ki bu kumaşlar, bir tek elbise için değil; dilediği kadar, çeşit çeşit elbise yapabilmesi için verilmiştir.
İşte bunun gibi, Allah tarafından insana verilen duygu ve kabiliyetler yalnızca dünya hayatı için verilmiş olsaydı, bu duyguların dünyanın kısalığına ve faniliğine razı olmaları gerekirdi. Halbuki görüyoruz ki insanın duyguları ne faniliğe ne de dünya hayatında elde edilenlerle yetinmeye razı oluyor. Hem ebediyeti hem de her türlü nimetin kat kat fazlasını istiyor. Gözü bu dünyadakilerle doymuyor.
Bütün bunlar gösteriyor ki insan, bu fani dünya için değil; baki olan ahiret âlemi için yaratılmıştır. Asıl yurdu orasıdır ve bu dünyadaki varlığının temel gayesi de oraya hazırlanmak ve o ebedi saadet yurdunu kazanmaktır.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 15.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 48.

