Bağış Yap

Sorular

Bediüzzaman Hazretleri Ne Zaman ve Nerede Vefat Etti? Son Günleri, Urfa Yolculuğu ve Vasiyeti

Bediüzzaman Hazretleri, bir müddet Emirdağ'da kaldıktan sonra, son aylarını Isparta'da geçirmeye başladı. Ramazan ayı geldiğinde yanında kalan hizmetkârlarıyla birlikte teravih namazını cemaatle kılıyordu. Hazret-i Üstad'ın son günlerini yakından gören ileri gelen Nur Talebeleri'nden olan Büyük Ruhlu Küçük Ali merhum, o zaman vuku bulan ve Nur Hizmeti'nin geleceğini yakından alâkadar eden mühim bir hâdiseyi ve Hazret-i Üstad'ın pek mühim bir vasiyetini şöyle anlatıyor:Üstad'ımız Bediüzzaman Hazretleri vefatından önce Urfa'ya giderken bize (Isparta'ya) geldi. Talebeyi topladı. Hüsrev kardeşe hitaben buyurdular ki:-Hüsrev ben gidiyorum. Benden sonra bu vazifeyi siz deruhte edeceksiniz.Hüsrev kardeş de buyurdular ki:-Üstad'ım efendim, ben hem ihtiyarım hem hastalıklıyım. Bu vazifeyi genç kardeşlerimize tevdi buyurun.Üstad Hazretleri Hüsrev kardeşe cevaben:-Hüsrev benden sonra 15-16 yaşındaki delikanlı gibi sıhhat bulacaksın. Hem benim daha 8 senelik ömrüm var. Onu da sana veriyorum' deyip bu şekilde vazifeyi Hüsrev Kardeşe tevdi buyurduktan sonra Üstad Hazretleri gitti. Bir kaç gün sonra radyodan Bediüzzaman Hazretleri'nin Urfa'da vefat haberini aldık.1Ramazan'ın yarısı geçince Hazret-i Üstad tekrar hastalandı ve Emirdağ'a giderek Emirdağ talebelerinden olan Doktor Tâhir Barçın tarafından muayene edildi. Dr. Tâhir Barçın o günü şöyle anlatmaktadır:Nur Talebeleri Üstad'ın şiddetli hasta olduğunu haber vermişlerdi. Hemen gittim, muayene ettim. Üstad'ın ateşi 38 dereceydi. Yaşlı insanlarda derece çok yükselmiyor. Çünkü vücut direnci olmuyor. Ateş yükselmesi demek, vücudun mikroba karşı silah kullanması demektir. Üstad'ın hastalığı çok ciddî idi. Ağır bir zatürreye yakalanmıştı. Ben bir iğne yapmak istedim. Zübeyr, 'yapalım abi', diye iğne yapmamı istedi. Altı yüzlük veya sekiz yüzlük bir penisilin iğnesi yaptım.Ertesi sabah Üstad biraz açılmış ve rahatlamıştı. Yine harareti vardı, bu yüzden kar yedi. Hazırlık yaptılar. Isparta'ya gidecekti. Daha önceki seferlerde Isparta'ya, Ankara veya İstanbul'a giderken, vedalaşıp, helâlleşmezdi. Bu sefer Üstad'ın ayrılması acıklı olmuştu. Biz o zaman için Üstad'ın vefat edeceğini hiç hatırımızdan bile geçirmiyorduk, içimizden katiyyen böyle birşey geçmiyordu. Fakat son ayrılışımız çok hazin olmuştu. Helâlleşti, Allah'a ısmarladık diye vedâ etti.Daha sonraki günlerde Isparta'ya, oradan da Urfa'ya gidip vefat ettiğini öğrendiğimiz zaman, çok çok üzülüp, sarsılmıştık. Son ayrılıştaki vedâlaşmasını ancak o zaman idrak ettim. Meğer Üstad artık ebedî âleme doğru yolculuğa çıkıyormuş, bu sebepten bizlerle, Emirdağ'daki Nur talebeleriyle teker teker vedâlaşmıştı.”2Bu son ziyaretinde Emirdağ'da iki gün kalan Bediüzzaman Hazretleri 19 Mart'ta Isparta'ya döndü.Emirdağ'dan Isparta'ya dönüşünde gayet hasta bir halde, ikindi vaktinde, kaldığı eve son kez çıkan Bediüzzaman Hazretleri, gece yarısı ateşler içerisinde uyurken bir ara gözlerini açıp talebelerine, “Arabayı hazırlayın Urfa'ya gideceğiz!” der. Sabah olduğunda hizmetini gören üç talebesiyle birlikte 20 Mart 1960 günü saat dokuzda Isparta'dan ayrılır. Bir rivayete göre, rüyasında kendisini Urfa'ya çağıran İbrahim Aleyhisselam'ın dâvetine icabet etmek için yağmurlu bir havada, son menzili olan Urfa'ya doğru hareket ederler.Nitekim Urfa İpek Palas Oteli'nin sahibi Mahmut Erbaş, oteline gelen Üstad'ı odasında ziyareti esnasında, “Niçin bu hasta halinizle buralara kadar geldiniz?” diye sorması üzerine Üstad'ın: “Oğlum ben İbrahim (as)'ı rüyamda gördüm. Beni Urfa'ya çağırdı. Belki buraya ölmeye geldim” dediğini bildirmektedir.21 Mart Pazartesi günü öğleye doğru Urfa'ya, ulaşarak İpek Palas Oteline yerleştiler. Bediüzzaman'ın Urfa'ya geldiğini işiten binlerce Urfalı, büyük bir heyecanla otele akın etti. Üstad çok hasta olmasına rağmen hiç kimseyi geri çevirmedi. Önceleri, hastalandığı zaman ziyaretçi kabul etmediği halde, Urfa'da kim gelmişse hemen içeri aldırdı ve görüştü. Odasının önünde kuyruk oluşturup sıra ile Üstad'ı ziyaret eden yüzlerce Urfalı, Üstad'ın elini öpüp, duasını aldılar.22 Mart 1960 Salı günü akşamı ortalığı hazin bir sessizlik kapladı. Artık Aziz Üstad'ın hakka vasıl olma zamanı iyice yaklaşmıştı. 23 Mart 1960 Çarşamba günü gecenin ilerleyen saatlerinde, büyük iman müceddidi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, ateşler içinde yattığı yatağında yavaş yavaş kendinden geçmiş, bu fânî dünyayı bırakıp ebed âlemlerine göç etmiştir. Vefat ettiği vakit Ramazan'ın 25. gecesiydi. Bir ömür boyu Kur'ân'ın yeryüzünde cemaatsiz kalmaması için bütün herşeyini feda eden bu büyük Kur'ân hâdimi, “27” numaralı otel odasından, kimbilir, belki de bir Kadîr Gecesi'nde, bu dünyadaki mânevî ticaret ve memuriyetini bitirip Rabb-i Rahîm'ine ve Mevlâ-yı Kerîm'ine kavuştu.1911'de yazdığı Münazarat Risalesi'nde “Ölüm bizim Nevruz Günümüzdür” diyen büyük Üstad, elli sene sonra bir Nevruz Günü'nün gecesinde vefat ederek “Bediüzzaman” olduğunu bir kez daha gösterdi.“Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir” sözü meşhur bir hakikattir. İslâm Dünyası onun vefatıyla bu hakikatli sözü bir kez daha hatırlıyor, “bir âlemini” daha ebediyete uğurluyordu.3Vasiyeti için bakınız: BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN VASİYETNAMESİAyrıca BakınızÜSTADIN VEFATINDAN SONRABEDİUZZAMAN HAZRETLERİNİN VEFATI ESNASINDA KİMLER VARDIBEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN TELİF ETTİĞİ ARAPÇA VE TÜRKÇE TÜM ESERLERBEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ KİMDİR? RİSALE-İ NUR NEDİR?BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ'NİN HALEFİ KİM?KaynakçalarHeyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 3, s. 1143.Heyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 3, s. 1144.Heyet, Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru'l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrat Neşriyat, Isparta 2013, c. 3, s. 1145-1147.

10.461

Bediüzzaman Said Nursi'nin Siyasete Bakışı Nasıldır? Siyaset, İman Hizmeti ve Risale-i Nur

Bediüzzaman Hazretleri'nin siyasete bakışı, tek cümleyle şöyle özetlenebilir: Asıl vazifemiz siyaset yapmak değil, imanı kurtarmak ve Kur'an hakikatlerine hizmet etmektir. Çünkü bu zamanın en büyük yarası, kalpleri ve zihinleri bozan inkar, şüphe ve dalalet cereyanlarıdır. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri, bu manevi yarayı tedavi etmenin yolunu siyasette değil, Kur'an'dan almış olduğu dersler ile “nur”da, yani iman hakikatlerini anlatmakta görmüştür.Bu zamanda ehl-i İslam'ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yeganesi, nurdur. Nur göstermektir ki: kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzu ile hareket edilse, galebe çalınsa, o kafirler münafık derecesine inerler. Münafık, kafirden daha fena olur. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer. Saklanır, nifaka inkılab eder. Hem nur, hem topuz, ikisini bu zamanda benim gibi bir aciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun, bakmamak lazım geliyor. 1Burada geçen “nur”, imani hakikatlerin kuvvetli delillerle anlatılmasıdır. “Topuz” ise kuvvet, baskı, siyasi mücadele ve tarafgirlik manasına gelir. Bediüzzaman Hazretleri, insanları dine yaklaştırmanın baskıyla, kaba kuvvetle veya siyasi üstünlükle değil; ikna ile, hakikati göstererek ve kalbi ıslah ederek mümkün olacağını ifade etmektedir. Çünkü bir insan dıştan susturulsa bile, kalben ikna olmazsa mesele çözülmez; hatta inkarını gizleyip nifaka düşebilir. Bu sebeple onun mesleğinde önce kalbin tamiri, aklın ikna edilmesi ve imanın kurtarılması vardır.Fakat Bediüzzaman Hazretleri'nin siyasete hiç bakmadığını söylemek de doğru değildir. O, dini siyasete alet etmeyi kabul etmez; fakat dine düşman olan, siyaseti dinsizliğe alet eden anlayışlara karşı da tamamen ilgisiz kalmaz. Mecburiyet ortaya çıktığında yapılacak iş, dini siyasete alet etmek değil; siyaseti dine dost ve hizmetkar hale getirmeye çalışmaktır. Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:Evet biz, dini siyasete alet değil, belki vatan ve milletin dehşetli zararına siyaseti mutaassıbane dinsizliğe alet edenlere karşı, bizim siyasete bakmamıza mecburiyet-i kat'iye olduğu zaman, vazifemiz, siyaseti dine alet ve dost yapmaktır ki, üç yüz elli milyon kardeşlerin uhuvvetini bu vatandaki kardeşlere kazandırmaya sebeb olsun.Elhasıl: Bize işkence edenlerin, siyaseti asabiyetle dinsizliğe alet etmelerine mukābil, biz de siyaseti dine alet ve dost yapmakla, bu vatan ve milletin saadetine çalışmışız. 2Bu ifadede çok ince bir denge vardır. Bediüzzaman Hazretleri, dini bir parti programı gibi kullanmayı doğru bulmuyor. Fakat öte yandan, dine zarar veren bir siyasete karşı da “bana ne” demiyor. Eğer siyaset, milletin imanına, ahlakına ve dini hayatına zarar vermeye başlamışsa, o zaman dindar insanlar siyasetin dine dost olmasını istemek durumunda kalabilirler. Yani burada hedef koltuk, makam, iktidar veya dünyevi menfaat değildir; hedef, dinin serbestçe yaşanmasına zemin hazırlamaktır.Bize hücum eden ve mahkemelerde ta'zib edenler demişler: Bu nur talebelerinin dini siyasete alet etmek ihtimalleri var, belki de ediyorlar. Biz de o zalimlere karşı müdafaatlarımızdaki binler hüccet ile demişiz ve diyoruz ki: Biz, dini siyasete alet değil, belki Rıza-yı İlahi'den başka hiç bir şeye, hatta dünyaya ve saltanata alet etmemek, bizim esas mesleğimiz. 3Bu cümle, meselenin temelini gösterir: Din, oy toplamak, kitle yönlendirmek, güç kazanmak veya rakipleri yenmek için kullanılmaz. Çünkü din çok yüce bir hakikattir. Onu geçici dünya hesaplarına alet etmek, hem dine zarar verir hem de ihlası bozar. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri'nin çizgisi, dünyevi menfaat merkezli bir siyaset değil; Rıza-yı İlahi merkezli bir iman hizmetidir.Öte yandan Bediüzzaman Hazretleri, toplum hayatında dine ve şeair-i İslamiyeye alan açan idareleri de tamamen görmezden gelmemiştir. Özellikle dine daha serbest bir zemin hazırlayan idarelerin, millete dayanmak ve toplumu ayakta tutmak için ittihad-ı İslam hakikatine muhtaç olduğunu söylemiştir. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri'ne göre dinsizlik, zındıklık, masonluk ve komünistlik gibi cereyanlar toplumda anarşiyi doğurur; buna karşı en kuvvetli set ise Kur'an etrafındaki birliktir.Şimdi milletin arzusuyla şeair-i İslamiyenin serbestiyetine vesile olan demokratlar, hem mevkiʻlerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çare-i yeganesi, ittihad-ı İslam cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransa, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mani' oluyordular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil, belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intac ediyor. Bu dehşetli tahrip edicilere karşı, ancak ve ancak hakikat-i Kur'aniye etrafında ittihad-ı İslam dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmaya vesile olduğu gibi, bu vatanı istila-yı ecanibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur. 4Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bediüzzaman Hazretleri bir partizanlık dersi vermiyor. O, toplumun manevi yapısını koruyacak esasın İslami değerler olduğunu söylüyor. Yani dine alan açan, millete manevi nefes aldıran gelişmeler desteklenebilir; fakat yine de asıl vazife parti siyaseti değil, iman ve Kur'an hizmetidir.Nitekim kendisi, insanın en büyük davasının ahireti kazanmak olduğunu özellikle vurgular. Eğer insanın itikadı sağlam değilse, en önemli davasını kaybetmiş olur. Bunun dışındaki mücadeleler, asıl vazifenin önüne geçerse zarar verir. Siyasetle aşırı meşgul olmak ise insanı hem hizmetten geri bırakabilir hem de kalp selametini bozabilir.En büyük da'va, baki olan alemi kazanmaktır. İnsanın i'tikādı sağlam olmazsa, da'vayı kaybeder. Hakiki da'va budur. Bunun haricindeki da'valara karışmak zararlıdır. Siyasetle meşgul olan, ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır. Hem de siyaset boğuşmalarına kapılanlar, selamet-i kalbini kaybeder. 5Bu ifade, özellikle gençler için çok önemlidir. Çünkü siyaset çoğu zaman insanı sertleştirir, tarafgir yapar ve karşısındakini düşman gibi görmeye sevk eder. Halbuki iman hizmeti şefkat ister, ihlas ister, teenni ister. Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri, talebelerinin siyaset kavgaları içinde savrulmasını değil; ilimle, ahlakla, tefekkürle ve Kur'an hakikatleriyle meşgul olmasını istemiştir.Dindar bir adamın hedefi siyaset olamaz. Ben اُولِی الْاَمْرِ ayetinin hakikatini biliyorum. Dindar bir adamdan hıyanet beklenemez; 6Bu cümle de aynı hakikati destekler. Gerçek dindarlıkta birinci hedef, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Siyaset ise ancak ikinci derecede, şartlara bağlı ve sınırlı bir alanda değerlendirilebilir. Yani dindar bir insanın bütün gayesini siyasete çevirmesi, Bediüzzaman Hazretleri'nin ortaya koyduğu dengeyle bağdaşmaz.Son olarak Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur'un hiçbir dünyevi cereyana alet edilemeyeceğini çok net bir şekilde ifade eder. Hatta sadece siyasete değil, bütün dünya cereyanlarına ve hatta kainata dahi alet edilemeyeceğini söyler. Çünkü Risale-i Nur'un vazifesi, küfr-ü mutlak karşısında imanı kurtarmak, insanlara ebedi hayatı kazandıracak Kur'ani hakikatleri ispat etmektir.Biz Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur'u, değil dünya cereyanlarına, belki kainata da alet edemeyiz. Hem Kur'an, bizi siyasetten şiddetle men' etmiş.Evet, Risale-i Nur'un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imani olan hakikatlerle gāyet kat'i ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli burhanlar ile Kur'an'a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur'u hiç bir şeye alet edemeyiz. 7Sonuç olarak Bediüzzaman Hazretleri'nin siyasete bakışı, ne tamamen siyasetin içinde olmak ne de her şeyi siyaset üzerinden okumaktır. Onun asıl çizgisi; dini siyasete alet etmemek, iman hizmetini her şeyin üstünde tutmak, kalpleri nur ile ıslah etmek ve gerektiğinde siyasetin dine hizmetkâr olmasını istemektir. Yani merkezde siyaset değil; iman, ihlas, Kur'an hizmeti ve Rıza-yı İlahi vardır. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri için en büyük mesele, insanların hangi görüşü savunduğu değil; imanını kurtarıp kurtarmadığıdır.Ayrıca BakınızSİYASET, EFKARIN ALEMİNDE BİR ŞEYTANDIR; İSTİAZE EDİLMELİ / LEMAATBEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ NEDEN EVLENMEDİ?BEDİÜZZAMAN'IN İMAN KURTARMA ÇABASIBEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ NEDEN EVLENMEDİ?BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ'NİN HALEFİ KİM?KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 104.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.4, s. 25.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.4, s. 25.Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c.4, s. 37.Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 329.Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 353.Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 421.

3.449

Ademe Düşmek

Risale i Nur'da bir çok yerde geçen "Şu halde sen ey mülhid, dalaletin itibariyle ya i'dam-ı ebedî ile ademe düşeceksin veya Cehennem'e gireceksin. Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduğun umum akraba ve asl ve neslin seninle beraber i'dam olmasından, binler derece Cehennem'den ziyade senin ruhunu ve kalbini ve mahiyet-i insaniyeni yandırır." gibi azabın en şedidine düşecek olan var mıdır? Süfyan veya deccal gibi şahısların milyonların dalaletine yol açtıkları için ademe düşecek denilebilir mi yoksa vücud dairesinde mi kalacaklar?

Kur'an-ı Kerim ve Dini Kitapların Satılması ve Ticaretinin Yapılması Caiz midir? Gayrimüslimlere Satılmasının Hükmü Nedir?

Kur'ân-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh kitapları gibi şer'î kitapların herhangi bir kerahat olmaksızın satılması, birçok alim tarafından caiz görülmüştür.İmam Nevevi bu konuda şöyle demektedir:Ashabımız, mushafın satılmasının, satın alınmasının, kiraya verilmesinin ve ücret karşılığında çoğaltılmasının caiz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir...Hadis, fıkıh, dil, edebiyat ve faydalanılması mubah olan şiir kitaplarının; ayrıca tıp, hesap ve içinde mubah bir fayda bulunan diğer kitapların satılması caizdir.1İbn Hazm, Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî ve Ebû Süleyman'ın da bu görüşte olduğunu ifade ederek şöyle demektedir:Mushafların satılması caizdir. Aynı şekilde Arapça veya başka dillerdeki bütün ilim kitaplarının satılması da caizdir. Çünkü satılan şey yalnızca parşömen, kâğıt, mürekkep ve ciltliyse deri ve üzerindeki süslemelerdir.2Halil Gönenç Hocaefendi ise şöyle demektedir:Kur'ân-ı Kerîm ile dinî kitapları bastırıp onlarla alış­veriş yapmak câizdir. Kutsal kitabımızı ve dinî eserlerimizi dünyaya ve ticarete alet edilmesin diye onların basılmasını ve ticaretini yasak­lamak, okunmalarına ve yayılmalarına sed çekmek anlamına gelir. Bu da İslam'a ve Kur'ân'a düşmanlık yapan kimsenin işine yarar. Kur'ân-ı Kerîm'in satışı meselesi İbn'i Abbas'a soruldu. İbn'i Abbas (ra) şöyle cevap verdi: Bunda beis yoktur. Çünkü hattatlar el emeğini alıyorlar.3Behûtî, Keşşâfü'l-Kınâ' adlı eserinde ise şöyle demektedir:İlim kitaplarının satılması caizdir.4Bununla birlikte, mushafın ve benzeri dinî kitapların gayrimüslimlere satılması caiz değildir.6 Bu noktada fukaha, Allah Rasulü'nün (sav) şu ifadesi ile istidlal (delil olarak getirmek) etmektedir: Düşman beldesine sefere giderken mushafı yanınıza almayın. Zira ben onun düşman eline düşmesinden çekiniyorum.7Hanefîler ise mushafın gayrimüslimin mülkiyetine geçmesini doğrudan bir tahkir olarak değerlendirmemişlerdir. Bu sebeple akdin sahih olduğunu, ancak doğuracağı sonuç itibarıyla caiz olmadığını ifade etmişlerdir.Ayrıca BakınızCENAZENİN BAŞINDA KUR'ÂN OKUMAKKUR'ÂN'IN DEĞİŞTİRİLEMEDİĞİNİN İSPATIKUR'ÂN'IN ALLAH KELAMI OLDUĞUNUN DELİLLERİÂDET DÖNEMİNDE HAFIZLIK VE KUR'ÂN EĞİTİMİYATARAK KUR'AN OKUMAK VE DİNLEMEK CAİZ MİDİR?ÂYET, HADİS VE ÂLİMLERİN SÖZLERİNDE KUR'AN OKUMANIN FAZİLETLERİKaynakçalarNevevî, el-Mecmûʿ Şerhu'l-Mühezzeb, el-Matbaatü'l-Münîriyye, Kahire 1344-1347, c. 9, s. 252-253.Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Saîd İbn Hazm el-Endelüsî, el-Muhallâ bi'l-Âsâr,, Dârü'l-Fikr, Beyrut; c. 7, s. 544.Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Yasin Yay., İstanbul 2012, c.1, s. 85.Mansûr b. Yûnus el-Behûtî, Keşşâfü'l-Kınâʿ an Metni'l-İknâʿ, c. 7.Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c.5, s. 258; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, Yasin Yay., İstanbul 2012, c.3, s. 114.Ebu Zekeriyya Muhyiddîn b. Şeref en-Nevevî, el-Mecmû' Şerhu'l-Mühezzeb (Kahire: İdâratu'-Tibâati'l-Münîriyye, 1928), 9/355.Müslim, İmare, 93 (Hadis No: 1869).