Bahsi geçen yer şu şekilde geçmektedir:
Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümüv der: Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim. Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: Piliç olacağım. باذن اللّٰە olur. Doğru söyler. Bir avuç su meyelân-ı incimâd ile der: Fazla yer tutacağım. Metîn demir, onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, irâdeden gelen evâmir-i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.1
Fıtrat kelimesi “yarmak, ikiye ayırmak; yaratmak, icat etmek” mânalarına gelen fatr kökünden isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamında kullanılır. İlk yaratılış, bir bakıma mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması şeklinde telakki edildiğinden fıtrat kelimesiyle ifade edilmiştir. Buna göre fıtrat ilk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir. 2
Fıtrat yalan söylemez sözüyle anlatılan hakikat şudur: Allah, yarattığı her şeyin içine ona uygun bir kabiliyet, bir istikamet ve bir program koymuştur. Bu yüzden bir şeyin fıtratında ne varsa, uygun şartlar oluştuğunda o şey onu göstermeye başlar. Çekirdek büyümeye yönelir, yumurta canlılığa yönelir, su donunca farklı bir hâl alır. Bunların her biri, eşyanın başıboş olmadığını; belli bir hikmet, ölçü ve emir altında hareket ettiğini gösterir.
Burada geçen “meyelân” kelimesi, bir şeye karşı yöneliş, eğilim, istek mânâsındadır. “Meyelân-ı nümüv”, büyüme eğilimi demektir. Bir çekirdeğe baktığınız zaman dışarıdan çok küçük, kuru, cansız gibi görünebilir. Fakat onun içinde koca bir ağacın programı saklıdır. Toprak, su, hava ve ışık ile karşılaştığında o çekirdek âdeta “Ben büyüyeceğim” der ve büyür. Demek ki onun içinde bu neticeye işaret eden bir kabiliyet ve program vardır.
Aynı şekilde yumurta da dışarıdan bakıldığında basit bir madde gibi durur. Fakat uygun sıcaklık ve şartlar altında ondan canlı bir civciv çıkar. Buna “meyelân-ı hayat” deniliyor. Yani onun içinde hayata doğru bir yöneliş vardır. Elbette yumurtanın kendisi “Ben kendi kendime canlı yapacağım” demiyor. Oradaki hayatı yaratan Allah’tır. Fakat Allah o yumurtanın içine öyle bir program, öyle bir kabiliyet yerleştirmiştir ki, bu kabiliyet uygun zeminde açığa çıkar.
Hz. Üstad bu meyilleri, yani büyüme, hayat bulma, donma gibi yönelişleri “irâdeden gelen evâmir-i tekvîniyenin tecellîleri” olarak tarif eder. Yani Evâmir-i tekvîniye, Allah’ın kâinatta işleyen yaratılış emirleri demektir. Meselâ ateşin yakması, suyun akması, çekirdeğin filizlenmesi, bedenin büyümesi birer tekvînî emirle olur. Yani bunlar kendi kendine işleyen bağımsız güçler değildir. Allah nasıl takdir etmişse öyle gerçekleşir. Bu sebeple çekirdeğin büyüme isteği de, yumurtanın hayata yönelmesi de, suyun donarken genişlemesi de aslında İlâhî irâdenin bir yansımasıdır.
Bu parça tabiata yanlış mana vermemek için çok mühimdir. Çünkü insan bazen “çekirdek büyütüyor”, “yumurta canlı yapıyor”, “tabiat meydana getiriyor” gibi ifadeler kullanabiliyor. Hakikatte ne çekirdek yaratır, ne yumurta icad eder, ne de tabiat bir şeyi yapan olabilir. Çekirdeğin vazifesi, kendisine verilen programa uygun hareket etmektir. Yumurtanın vazifesi, hayatın ortaya çıkmasına uygun bir zemin olmaktır. Tabiat denilen şey ise, Allah’ın kâinatta koyduğu kanunların toplamı gibidir; yaratıcı değildir. Yaratmak, yoktan var etmek ve her şeyi hikmetle neticelendirmek yalnız Allah’a mahsustur.
İnsan için de bu metnin ayrı bir yönü vardır. İnsanın fıtratında da sonsuzluk arzusu, hakikati arama isteği, güzelliğe muhabbet, merhamet, ibadet ihtiyacı gibi duygular vardır. Bunlar da boşuna verilmemiştir. Nasıl çekirdeğin büyüme meyli onun ağaca kabiliyetli olduğunu gösteriyorsa, insanın kalbindeki ebediyet arzusu da onun ebed için yaratıldığını gösterir. Demek ki fıtrat sadece bitkilerde ve maddelerde değil, insanda da hakikatin delilidir.
Özetle; varlıklardaki istidadlar ve meyiller gerçek, hikmetli ve yaratılışa yerleştirilmiş işaretlerdir. Fakat bu meyillerin kendisi yaratıcı değildir. Yani çekirdeği büyüten, yumurtadan hayat çıkaran, suya o özelliği veren Allah’tır.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 2, s. 496
İbn Abdülber, XVIII, 57 vd.; Lisânü’l-ʿArab, “fṭr” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “fṭr” md.

