RİSALE-İ NUR

03.12.2017

3424

"Firâk-ı Ebedî, Hicrân-ı Lâyezâlî ve Adem-i Mutlak" Ne Demektir?

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

Şu cümleyi izah edebilir misiniz?

"Ancak o rahmetin şe’nindendir ki, firâk-ı ebedîyi hicrân-ı lâyezâlîye, hicrân-ı lâyezâlîyi firâk-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firâkların, o hicranların kökleri ortadan kalksın."

24.01.2018 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Allah'ın rahmeti ve şefkati gözle görülecek kadar açıktır. İnsan kalbine yerleştirilen sevgi, şefkat, muhabbet gibi duygular da bu rahmetin tecellileridir. Eğer ölümden sonra ebedî ayrılık olsaydı, bu sevgi ve şefkat duyguları insan için en büyük nimet olmaktan çıkıp en büyük azaba dönüşürdü. Böyle bir netice ise rahmet ve şefkatin hakikatine zıt olurdu. O hâlde Allah'ın rahmeti, ebedî ayrılığı ortadan kaldıracak bir saadet-i ebediyeyi gerektirir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Allah'ın rahmetinin buna izin vermeyeceğini şu şekilde ifade eder:

Ancak o rahmetin şe’nindendir ki, firâk-ı ebedîyi hicrân-ı lâyezâlîye, hicrân-ı lâyezâlîyi firâk-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firâkların, o hicranların kökleri ortadan kalksın. 1

Firâk-ı ebedî, sevilenlerden bir daha hiç kavuşmamak üzere sonsuza kadar ayrılmak demektir. Bu ifade, özellikle ölüm karşısında insanın hissettiği en derin korkulardan birini anlatır. İnsan, sevdiği anne-babasını, evladını, dostlarını, hatta güzel şeyleri kaybedince sadece geçici bir ayrılık değil, eğer iman olmazsa bunu ebedî bir kopuş gibi düşünür. İşte bu düşünce, ruh için çok ağır bir azaptır.
Hicrân-ı lâyezâlî, sonu gelmeyen ayrılık acısı ve dinmeyen hasret demektir. Firak ayrılığın kendisini ifade ederken, hicran o ayrılığın kalpte meydana getirdiği sızıyı anlatır.

Adem-i mutlak ise, her şeyin tamamen yok olması, hiçbir surette varlığın kalmaması demektir. Bu, sadece ölüm değil; ölümden sonra hiçbir hayatın, hiçbir bekanın, hiçbir mânânın bulunmaması demektir. En dehşetli ihtimal budur. Çünkü bu durumda ne sevginin, ne hatıranın, ne kavuşmanın ne de rahmetin bir mânâsı kalır. İnsan fıtratı ise bunu kabul etmek istemez; kalp buna şiddetle itiraz eder. Bu üç kavram arasındaki farkı kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:

Firâk-ı ebedî: Sevilenlerden sonsuz ayrılık.
Hicrân-ı lâyezâlî: O sonsuz ayrılığın kalpte doğurduğu bitmez hasret.
Adem-i mutlak: Ayrılığın da ötesinde, her şeyin tamamen yok olması düşüncesi.

"Firâk-ı Ebedîyi Hicrân-ı Lâyezâlîye Musallat Etme"

İnsana ölüm ve ayrılık, ilk bakışta sevdiklerinden sonsuza kadar ayrılmak gibi görünebilir. Bu da kalpte firâk-ı ebedî, yani sonsuz bir ayrılık endişesini doğurur. Böyle bir endişe kalbe yerleşince, onun arkasından hicrân-ı lâyezâlî gelir. Yani kişide bitmeyen özlem, sonsuz ayrılık acısı başlar. Fakat rahmet-i İlâhiye, ölüm hakikatini; ölümün yokluk, hiçlik, ayrılık olmadığını, aksine bir mekân değişikliği, bir kavuşma olduğunu bildirir. İşte bu hakikat, ayrılık acısının üstüne gönderilince o ayrılık ebedî olma vasfını kaybeder. Çünkü ebedî ayrılık ancak bir daha kavuşmamakla olur. Hâlbuki rahmet, kavuşmayı ve yeniden görüşmeyi netice verir. Böyle olunca ayrılık geçici hâle gelir; geçici ayrılıktan doğan hicran da sonsuz olamaz. Demek ki rahmet, kavuşma ve bir daha hiç ayrılmama hakikatiyle ebedî ayrılık düşüncesini kırar. Kişide ebedî ayrılık düşüncesi olmadığı zaman hicran da olmaz.

"Hicrân-ı Lâyezâlîyi Firâk-ı Ebedîye Musallat Etme"

Bazen de insanın kalbinde asıl hissedilen şey, ayrılığın kendisinden ziyade o ayrılığın kalpte bıraktığı hasrettir. Yani önce hasret hissedilir. Bu hasret, eğer sonsuz kabul edilse, kendi içinde “Demek ki bu ayrılık da sonsuzdur.” düşüncesi ortaya çıkar. Fakat rahmet burada da bu acıyı kendi aleyhine çevirir. Çünkü kalpteki hasret, fıtraten kavuşmayı istemektedir. Bir şeye hasret, özlem varsa bu durum, o şeye kavuşma ihtimalinden kaynaklanır. Bundan dolayı hasretin kendisi, kavuşmanın da mümkün olduğuna işaret eder. Eğer hiçbir kavuşma ihtimali olmasa, hicran denilen o büyük alaka ve kavuşma arzusu da manasız olurdu. Demek ki hicranın varlığı bile, ayrılığın mutlak ve sonsuz olmadığını gösteren bir delil gibi çalışır. Bu cihetle hicran, sonsuz ayrılık düşüncesini besleyen değil, onun hükmünü kıran bir şeye dönüşür. Yani rahmet, hasret duygusunun içine kavuşma isteğini yerleştirerek hasreti ebedî ayrılığın üstüne musallat eder.

"Adem-i Mutlakı da Her İkisine Musallat Edip O Firâkların ve Hicranların Köklerinin Ortadan Kalkması"

Firâk-ı ebedî ile hicrân-ı lâyezâlî, adem-i mutlak/mutlak yokluk düşüncesiyle daha dehşetli ve çıkılmaz bir hâl alır. Allah'ın rahmeti, adem-i mutlak meselesini onların üzerine musallat eder. Yani Cenâb-ı Hak, nihayetsiz rahmet, lütuf ve kerem sahibi olduğundan, ebedî yokluğa ve sonu gelmeyen hüzne müsaade etmemiştir. Bu sebeple firâk-ı ebedîyi ve hicrân-ı lâyezâliyi, yani sonsuz ayrılığı ve onun neticesi olan bitmez tükenmez elemi, adem-i mutlakta bırakmış; insanları bu dehşetli musibetin pençesinden kurtarmıştır.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.50.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız