Soru

Felsefi Meselelerin Kirleri

"...o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu. Birden, Cenâb-ı Hakkın rahmet ve keremiyle, Kur’ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi, o felsefî meselelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi."

Cümlesinde Üstad Hazretlerinin bahsettiği ulûm-u felsefe hangi ilimlerdir bir de felsefî meselelerin kirleri nelerdir?

Tarih: 14.04.2011 21:15:39
Okunma: 747

Cevap

Bediüzaman Hazretleri 1895 senesinde Van’lı Hasan Paşa’nın daveti üzerine Van’a gitti. O sıralarda 18 yaşında olan Üstad, kendisine tahsis edilen medresede ders verip talebe yetiştirmeye başladı. Van’da bulunduğu sıralarda, vali ve memurlarla görüşmeleri sonucunda bu asırda, yalnız eski tarzdaki Kelâm ilminin İslâm dini hakkındaki şüphelerin giderilmesinde yeterli olmadığına kanaat getirerek fen ilimlerinin tahsilini lüzumlu görmüştür. Buna ilaveten Üstad, Batı’nın gücünün fen ve felsefeden kaynaklandığını ve bu fen ilimlerine sahip olunursa Osmanlı’nın yeniden hayat bulup şahlanacağını düşünüyordu.

Bu sebeple, Van’da kaldığı 12 sene boyunca müspet ilimler, aklî ilimler ya da felsefî ilimler denilen bütün fenleri incelemeye başlayarak pek kısa bir zamanda tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik, kimya, astronomi ve felsefe gibi ilimlerin temellerini elde etmiştir. Hatta bu hususta bazı eserler dahi telif etmiştir. 

Burada şu hususa dikkat çekmek isteriz: Üstad felsefeyi müspet ve menfi olarak ikiye ayırır. Dine itaat eden, insanlığın kemâlâtına hizmet eden müsbet felsefeye karşı herhangi bir itirazı yoktur. Lakin aklı esas alıp vahye kulağını tıkayan ve dine hücum eden Menfi felsefeye karşı çıkıp çürük, ifsâd edici ve temelsiz esaslarını pek çok risalelerinde kati şekilde çürütmüştür. Demek Bediüzzaman Hazretlerinin karşı çıkıp mücadele ettiği felsefe, temelinde dinsizlik fikri olan materyalist ve pozitivist felsefelerdir.

Diğer yandan Bediüzzaman Hazretleri Avrupa felsefesinde bir kemâlât gördüğü için değil neyi savunduklarını anlamak için ilgilenmiştir. Baştan sona batı felsefesinin neyi savunduğunu öğrenmese idi onu çürüten kuvvetli delilleri yazması mümkün olmazdı.

Yazdığı Tehafüt el-Felasife kitabıyla İslam dünyasında gelişen ve kafaları karıştıran felsefî akımları çürüten ve felsefenin ilerlemesini durduran İmam Gazalî Hazretleri de tam iki sene felsefeyi  niçin tahsil ettiğini, "El-Münkızu Mineddalal"  kitabında şöyle anlatır:

"Kelâm ilmini öğrendikden sonra, felsefe bilgilerini incelemeye başladım. İyice anladım ki, bir ilimdeki fesad ve bozukluğu, ancak o ilmi derinlemesine inceleyen kimse anlayabilir. O ilme öyle vâkıf olmalı ki, o ilmin en âliminin ilmine eşit hâle gelmeli. Hattâ onu da geçmelidir. O ilmin ehlinin ulaşamadığı tehlikeleri tesbît edebilmelidir. Ancak o zamân o ilmin bozuk olduğuna dâir iddiâsının doğru olduğu ortaya çıkar."

Bediüzzaman Hazretleri'nin Eski Said döneminde batı felsefesini ciddi biçimde incelemesine de kader-i ilahî'nin ona verdiği, "menfi felsefeyi çürütme vazifesinin bir hazırlığı" olarak bakmak gerekir. Bu sayede felsefenin hangi noktalarda yanıldığını ve Kur'an hikmetinin felsefeden ne kadar üstün olduğunu kıyaslayarak ispat etme imkânını elde etmiştir.

Gerek felsefe gerekse fen ilimleri direk olarak Allah’tan bahsetmedikleri belki varlıkları ve olan hadiseleri tesadüflere, şuursuz sebeplere ya da tabiat kanunlarına dayandırarak izah ettikleri için akılları, kalpleri ve ruhları manen kirletmeleri mümkündür.

Yukarıdaki metnin devamında Üstad Hazretleri şöyle der: ‘’Şöyle ki; ulûm-u felsefiyenin (felsefî ilimlerin) vekâleti nâmına nefsim dedi ki: “Bu kâinâttaki esbâbın (sebeplerin), tabiatıyla bu mevcûdâta (varlıklara) müdâhaleleri var. Her şey, bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hubûbâtı topraktan istemeli. En cüz’î ve en küçük bir şeyi de Allah’dan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?...” (Lemalar, 250)

Evet, esasında tüm ilimler ve fenler kendi dilleriyle Rabbimizin varlığını, birliğini ve güzel isimlerini bildirirler. Ancak merkezinde küfür olan Pozitivist Felsefeden etkilenen bu aklî ilimler, bu asırda adeta dinsizlik cereyanının silahı derekesine düşerek Seküler bir bilim haline gelmiştir. Kâinatta olan biten harika işleri tesadüfe, sebeplere ya da tabiat kanunlarına vererek Allah’ı inkâr cihetine giderler.

Elbette bu ilimlerle yoğun bir şekilde meşgul olunduğunda elbette insanın zihnini ve kalbini kirletmesi mümkündür.

Hem bu yüzdendir ki, Üstad Hazretleri'nin felsefî meseleler için söylediği, "Zahiren mutantan, batınen kof’’ (görünüşte şaşaalı, gerçekte ise boş) tespitinin büyük bir kıymeti vardır.

Son olarak, Hazret-i Üstadın felsefî bilimlerin manevi kirlerinden nasıl temizlendiğini kendi dilinden aktaralım:  ‘’Ezcümle; fünûn-u hikmetten (kâinattan bahseden fenler) gelen zulümât-ı rûhiye, ruhumu kâinâta boğduruyordu. Hangi cihete baktımsa, o cihette nûr aradım; o mes’elelerde nûr bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ Kur’ân-ı Hakîm’den gelen ve لَٓااِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ cümlesiyle ders verilen tevhîd, gāyet parlak bir nûr olarak bütün o zulümâtı (karanlıkları) dağıttı; rahatla nefes aldım.‘’ (Lemalar, 250)

Bizler de müspet fen ilimleriyle meşgul olurken maddeci felsefenin gözlüğüyle değil de Allah namına ve Allah hesabına varlıklara ve hadiselere bakarsak, ‘’ne güzel’’ yerine ‘’ne güzel yaratılmış’’ dersek o vakit o fenlerin her birisi bize Rabbimizi anlatan ve bildiren hakiki birer muallim olacaklardır. Ve marifet nurlarını akıl ve kalbimize nakşedip imanımızın kuvvetlenmesine vesile olacaklardır.

 

Ayrıca bakınız;

Lemalar, 26. Lema, 11. Recâ


Yorum Yap

Yorumlar