RİSALE-İ NUR

08.12.2018

2273

Allah İçin Sevmek ile Sebepler Hesabına Sevmek Arasındaki Fark Nedir?

"İkinci kısım ise, en evvel esbâbı sever. Ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesîle yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhâfaza edemez, dağılır. Ve bazen kuvvetli bir esbâba rast gelir. Onun muhabbetini ma‘nâ-yı harfîden ma‘nâ-yı ismîye çeker. Helâkine sebep olur. Şâyet Allah’a vâsıl olsa da, vusûlü nâkıs olur."

Burada geçen "en evvel esbâbı sever" nasıl olur? Önce muhabbete buradan başlamak niye zarar versin?

08.12.2018 tarihinde cevaplandı.

Cevap

İnsan; insana, anne babaya, evlada, eşe, dostlara, tabiata, güzelliğe, ilme, nimete, sanata karşı sevgi duyar. Bu sevginin kendisi yasak değildir. Esas mesele, bu sevginin hangi doğrultuda olduğudur. Muhabbetin kaynağı Allah olursa ibadet hükmüne geçer; nefis ve sebep merkezli olursa tehlikeli hale gelebilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:

Cenâb-ı Hakk’tan mâadâ, mahlûkāta yapılan muhabbet iki çeşittir. Birisi, yukarıdan aşağıya nâzil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki: Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği her şeyi sever. Ve mahlûkāta taksîm ettiği muhabbeti, Allah’a olan muhabbetini tenkîs etmez, tezyîd eder. İkinci kısım ise, en evvel esbâbı sever. Ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesîle yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhâfaza edemez, dağılır. Ve bazen kuvvetli bir esbâba rast gelir. Onun muhabbetini ma‘nâ-yı harfîden ma‘nâ-yı ismîye çeker. Helâkine sebeb olur. Şâyet Allah’a vâsıl olsa da, vusûlü nâkıs olur. 1

Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere, Allah'tan başka mahlukatı sevmek noktasında iki çeşit sevgi vardır. Bunlardan birisi yukarıdan aşağıya, yani önce Allah'ı sever, daha sonra varlıkları sevmeye başlar. Bir diğeri ise aşağıdan yukarıya, yani önce varlıkları sever, oradan da Allah'ı sevmeye başlar.

Yukarıdan Aşağıya Nâzil Olur Ne Demek?
Bu, muhabbetin Allah’tan başlamasıdır. Yani kul önce Allah’ı sever. Sonra O’nun yarattığı, O’nun sanatını gösteren, O’nun ihsanını bildiren her şeyi O’nun namına sever. Bu sevgide eşya müstakil mahbub, sevilen olmaz; Allah’a bakan yönüyle sevilir. Bu durumda sevginin merkezi birdir. İnsan her şeyi Allah hesabına sever; annesini babasını Allah’ın emaneti oldukları için, evladını Allah’ın ihsanı olduğu için, baharın güzelliğini Allah’ın rahmetinin cilvesi olduğu için, ilmi hakikate ulaştırdığı için sever. Böyle olunca bu sevgiler Allah'a olan sevgiden herhangi bir şey eksiltmez, bilakis Allah'a olan sevgiyi artırır. Çünkü her sevgide Allah’ın bir ismi, bir ihsanı, bir rahmeti görülür.

Mahlukat Allah’a perde yapılırsa muhabbet azalır; Allah’a ayna yapılırsa muhabbet artar. İnsan bir çiçekte, bir yavruda, bir baharda, bir nimette, bir dostta Allah’ın rahmetini, keremini, cemalini, lütfunu görür. Böylece tek bir muhabbet, çok cihetlerle kuvvet bulur. Her bir nimet, Allah’a muhabbeti artıran yeni bir delil ve yeni bir vesile olur. Böylelikle Allah'a olan muhabbet artar.

Asıl ve hakiki muhabbet yalnız Allah’a verilmelidir. Mahlukatı severken de sadece Allah için sevmek gerekir. Böyle olursa mahlukata yönelen muhabbet de hakikatte Allah’a gitmiş olur. Çünkü o sevgi mahlukta kalmaz; varlık üstünde görünen Allah'ın isimlerine intikal eder.

Aşağıdan Yukarıya Çıkar Ne Demek?
Bu ise insanın önce Rabbimizin yaratmış olduğu mahlukata/varlıklara bağlanması, sonra o bağlılıktan hareketle Allah’a ulaşmaya çalışmasıdır. Mesela kişi önce bir insanın güzelliğine, malına, makamına, evladına, tabiatın cazibesine tutulur; daha sonra “Bunları veren de Allah’tır.” diyerek Allah’ı sevmeye yönelir. Bu yol bütünüyle kapalı değildir; fakat sağlam, emniyetli ve selametli değildir.

Burada başlangıç noktası Allah değildir; eşya ve sebeplerdir. İnsan önce görünene tutulur, sonra görünenden Allah'ı tanımaya çalışır. Böyle bir durumda sevginin yönü karışmaya müsaittir. Çünkü kalp ilk anda sebebe bağlanmıştır. Kalpteki muhabbet tek merkezde toplanamaz; birçok sebebe dağılır, parçalanır, dağınık hale gelir. Kalbin bütün sevgileri Allah’a bağlanmadığı için her sevgi kendi hesabına çalışır.

Bundan dolayı ikinci kısım muhabbetin tehlikeli olduğu durumlar vardır. Zira sevgi Allah hesabına bağlanmadığında, sevilen şeyler kalpte müstakil birer mahbub/sevgili haline gelir. İnsan birini kaybetmekten aşırı korkar, birine kavuşamayınca haddinden fazla üzülür, bir nimetin zevaliyle, elden çıkmasıyla sarsılır. Böylece muhabbet, huzur ve marifet vesilesi olmaktan çıkıp elem, endişe ve bağımlılık sebebi haline gelebilir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin “Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır” ifadesi de buna işaret eder. Yani kalpteki sevgi tek bir merkeze bağlanmadığı için dağınık kalır. İnsan malı ayrı sever, evladı ayrı sever, makamı ayrı sever, güzelliği ayrı sever; her biri kalpte ayrı bir yer işgal eder. Bu da kalbin kuvvetini böler, insanı içten içe yorar. Oysa bütün bu sevgiler Allah için olursa, hepsi tek bir muhabbetin şubeleri haline gelir ve kalpte tek bir muhabbet olur.

Bazen de insan çok cazibeli bir sebebe rast gelir; bir şahsa, bir güzelliğe, bir menfaate, bir makama yahut bir nimete kalbini fazlasıyla kaptırır. İşte o vakit sevgi, yaratılmış olan mahluku Allah’a ulaştıran, delalet eden bir ayna olarak görmekten çıkar; onu kendi hesabına sevmeye döner. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, “muhabbetini mana-yı harfiden mana-yı ismiye çeker.” Yani o şey artık Allah’ın isimlerini gösteren bir işaret olarak değil, bizzat sevginin hedefi olarak görülmeye başlanır. Bu ise tehlikenin başladığı noktadır.

Çünkü fani, geçici olan şey, kalpte baki ve sonsuz makamına çıkarılınca insan mutlaka yara alır. Sevilen kişi değişir, güzellik solar, mal gider, makam biter, gençlik geçer. Kalp ise onları olması gereken yerin üstüne çıkardığı için, elden gitmesiyle şiddetli sarsılır. Hatta bazen insan kadere itiraz edecek, nimet vereni unutacak bir hale düşer.

Şayet bu ikinci sevgi ile kişi yine Allah’a ulaşsa bile, bu ulaşma tam ve safi olmaz. Çünkü kalp, sevmeye sebeplerden başladığı için arada o sebeplerin gölgesi kalır. Allah sevgisi asli ve doğrudan değil, dolaylı ve karışık bir surette hissedilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin “Şayet Allah’a vasıl olsa da, vusulü nakıs olur” beyanı bunu anlatır. Yani kişi Allah’ı tanıyabilir; fakat muhabbeti tam saflaşmadığı için Allah'ı tanıması, bilmesi, Allah'a teslimiyeti, Allah'a tevekkülü de eksik kalabilir.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 67.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız