“Ehl-i sünnet ve’l-cemaat”, Resulullah’ın (sav) ve ashab-ı kiramın takip ettikleri yolu izleyen tâbiin ve tebe-i tâbiinin, müçtehit âlimlerin ve her devirdeki Müslümanların büyük çoğunluğunun dâhil olduğu cemaat (sevâd-ı a‘zam) şeklinde tarif edilmiştir.
Günümüzde ehl-i sünnet denilince amelde Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî; itikatta ise Eş’arî ve Mâtürîdî mezhebini takip edenler akla gelmektedir. Amelde 4, itikatta 2 mezhep, Peygamberimiz’in (sav) ve sahabenin inanç ve yaşantılarını devam ettirdikleri için İslam’ın ilk yüzyılından bugüne kadar daima bu sıfatla anılmışlardır.
“Ehl-i sünnet” tabirinin ilk defa Hasan-ı Basrî tarafından kullanılmış olduğunu Muhammed bin Sirin ve Darimî aktarmaktadır. Ehl-i sünnet sisteminin şekillenmesini başlangıç döneminde sağlayan ve bu konuda önemli rol oynayan isimlerin başında hiç şüphesiz Hasan-ı Basrî gelir. 1
Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav) hayattayken Ashâb-ı kiram, herhangi bir mesele ile karşılaştıklarında bunu doğrudan Hz. Peygamber’e (sav) gelip sorabiliyorlardı. Peygamber Efendimiz’in (sav) ahirete irtihalinden sonra ehl-i sünnetin temelini oluşturan sahabe, tâbiin ve tebe-i tâbiin denilen selef-i salihîn, bir mesele olduğunda bunu Kur’an ve sünnete göre çözüyorlardı. Fakat İslamiyet’in farklı coğrafyalara yayılması ve farklı milletlerin Müslüman olmalarıyla birlikte Hâricîler ve Şia, daha sonraları da Mutezile, Cehmiyye, Mürcie gibi birtakım bid’at fırkaları ortaya çıktı. Bu fırkalardan kimi Kur’an ve sünneti, Peygamber Efendimiz’in (sav) ve sahabelerin anladığından farklı bir şekilde yorumlamış, kimileri hadisleri inkâr etmiş, kimileri de hadis uydurma yoluna gitmiştir. İşte bu bid’at fırkalarına karşı sahabenin Peygamberimiz’den (sav) aldığı sahih Kur’an ve sünnet anlayışını muhafaza etmeye çalışan ve Müslümanların ekseriyetini oluşturan gruba “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” denilmiştir. Tâbiin ve tebe-i tâbiin denilen nesil, sahabeye ait Kur’an ve sünnet kaynaklı itikadî ve amelî anlayışı muhafaza etmiştir.
Ehl-i sünnet, her meselede aşırılıktan yani ifrat ve tefritten kaçınarak hadd-i vasat olan istikameti yakalamaya çalışmıştır. Hep orta yolu bulmaya gayret etmiştir. Açıkça küfre düşmeyen fırkaları ehl-i kıbleden sayarak tekfir etmekten kaçınmışlardır. Kur’an, sünnet, icma ve kıyasa uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tâbi kılmakla en isabetli yolu tercih etmişlerdir. Ve tarih boyunca ana yoldan kopmayan yegâne mezhep olarak kalmıştır.
Ehl-i Sünnetin Kur’an’ı Anlamada Takip Ettiği Usuller
Ehl-i sünnete göre Cenab-ı Hakk'ın muradını anlamanın birinci yolu, Kur’an’ı Kur’an’la tefsir etmektir. Bazı ayetlerin izahı başka ayetlerde vardır. Bu yönüyle Kur’an’ı bir bütün olarak kavrayıp bir ayetin diğer ayetlerle irtibatı araştırılmalıdır.
İkinci yolu, Peygamberimiz’in (sav) sünneti ve hadisleridir. Zira Kur’an’ı indiren Allah’ın Kur’an’da kastettiği manaları en iyi anlayan, hiç şüphesiz Kur’an’ın vahyine ilk muhatap olan Peygamberimiz’dir (sav). Öyleyse Kur’an’ı, Cenab-ı Hakk'ın muradına uygun anlamanın ikinci yolu, Peygamberimiz’in (sav) hadisleridir.
Üçüncü yol, sahabelerdir. Çünkü onlar Kur’an’ın indirilmesine şahit olmuşlar ve Cenab-ı Hakk'ın muradını en iyi anlayan Peygamber Efendimizden (sav) öğrenmişlerdir.
Dördüncü yol ise tabiîn ve tebe-i tabiîndir. Günümüzde varlığını devam ettiren dört mezhebin kurucuları İmam-ı Azam, İmam Şafiî, İmam Ahmed bin Hanbel ve İmam Mâlik (r.a) ilk üç asırda yaşamıştır. Bu âlimler, ilim ve takvalarıyla ümmete istikamet yolunu çizmişlerdir. Bu mezhep imamları ilimlerini miras yoluyla tabiînden almışlardır. Tabiîn ise ilmini sahabeden öğrenmiştir. Bizzat dinin muhatapları olan sahabe efendilerimiz ise ilimlerini Kur’an’dan ve Peygamber Efendimiz’den (sav) ders alarak edinmişlerdir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde ilk üç asrın ümmet nazarında kıymetini, ehemmiyetini şu şekilde vurgulamıştır:
En hayırlı asır, öncelikle benim içinde bulunduğum şu asırdır; sonra onu takip eden asır (tabiin), sonra onu takip eden (tebe-i tabiin) asrıdır.2
Ayrıca, ehl-i sünnete göre edille-i şer’iyye yani dinde ortaya konan bir hükmün doğruluğunu ispat eden deliller dörttür. Bunlar: kitap, sünnet, icma ve kıyastır.
Kitap: Kur’an-ı Kerim’dir. Rabbimiz şöyle buyurur:
Sana bu Kitâb'ı, herşey için bir açıklama ve Müslümanlar için bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olmak üzere indirdik.3
Bu gibi birçok ayet, Kur’an-ı Kerim’in hidayet ve saadet kaynağı olduğunu bize açıkça ifade eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu ayetin tefsiri niteliğinde şu ifadeleri kullanır:
Kur'an bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i îmâniyenin her birisini tafsîlen, erkân-ı hamse-i İslâmiyenin her birisini kasden ve cidden ve saâdet-i dâreyni te’mîn eden bütün düstûrları görür, gösterir. 4
Kur’ân, yalnız inanç ve bilgi vermekle kalmaz, aynı zamanda yaşayışa, ibadete ve dünya hayatına ait ölçüler de ortaya koyar. İmanın altı esasını ayrıntılı şekilde beyan edip İslam’ın şartlarından her birisini açıkça ve kuvvetle ders verir. Kur’ân sadece ahiret saadetini değil, insanı hem dünyada hem de âhirette saadete ulaştıracak bütün prensipleri ortaya koyar.
Sünnet: Peygamberimiz’in (sav) halleri, sözleri ve tavırları yani izlediği yoldur. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:
Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti. 5
İcma: İslâm âlimlerinin dinî bir meselenin hükmü üzerinde fikir birliği etmelerini ve bütün Müslümanların ortaklaşa benimsedikleri dinî hükümleri ifade eden şer‘î delil, İslâm fıkhının Kur’an ve Sünnet’ten sonra üçüncü kaynağıdır. Eğer bir meselede müçtehit âlimlerin çoğunluğu ittifak etmişse müminler için o mesele üzerinde artık icma vardır. O icmaya uymak lazımdır.
Kıyas: Hükmü nasstan anlaşılamayan bir şeyin hükmünü, hükmü bilinen ve bu şeye benzeyen başka bir şeyin hükmünden anlamaktır. Şu ayetler, benzer hüküm ve misallere göre âlimlerin kıyas yapmasının ehemmiyetini ortaya koyar.
Eğer bilmiyorsanız o hâlde ehl-i zikre (iyi bilenlere) sorun!6
Ama onu, peygambere ve içlerinden ülü'l-emre (emir sâhibi idârecilerine) arz etselerdi, onlardan bunu (o işin gerçek mâhiyetini, dirâyetleriyle ortaya) çıkarabilecek olanlar, elbette onu(n tedbîrini) bilirlerdi. 7
Peygamber Efendimiz (sav), ictihad ile hüküm vermenin yani kıyasın şer‘î delillerden olduğuna şu şekilde işaret etmiştir:
Peygamber (sav), Hz. Muaz’a sordu: "Sana hâlli için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?" diye sordu. Hz. Muaz, "Allah'ın kitabındaki hükümlerle hüküm veririm." dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Eğer Allah'ın kitabında onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?" diye sordu. Hz. Muaz, "Resûlullahın sünnetine göre hüküm veririm." dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, "Resûlullahın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?" diye sordu. Hz. Muaz, "O zaman, kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm." dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bundan son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini şöyle ifade etti: "Allah'a hamdolsun ki, Resûlullahın elçisini, Resûlullahın razı olduğu şeye muvaffak kıldı. 8
Metin Yurdagür, Kelam Tarihi, İstanbul M.Ü İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2017, s. 220-221.
Buhârî, Şehâdât, 9.
Nahl, 16/89.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 144.
Muvatta, Kader, 3.
Nahl, 16/43.
Nisa, 4/83.
Ebu Davud, Akadiye, 11.

