“Edeple gelen lütufla gider” sözünü aşağıdaki metin üzerinden değerlendirelim:
Sünnet-i seniye, edebdir. Hiçbir mes’elesi yoktur ki, altında bir nûr, bir edeb bulunmasın. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَن۪ي رَبّ۪ي فَاَحْسَنَ تَاْد۪يب۪ي “Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsân etmiş, edeblendirmiş.” Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve sünnet-i seniyeyi bilen, kat‘iyen anlar ki: Cenâb-ı Hak edebin envâını, Habîbind (asm) cem‘ etmiştir. Onun sünnet-i seniyesini terkeden, edebi terkeder. ب۪ى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ (Edepsiz, Allah'ın lütfundan mahrum kalır) kaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edebsizliğe düşer.1
Bazı türbe kapılarında yer alan “Edeple gelen lütufla gider” sözünü, İslam inancı ve tasavvuf kültürü çerçevesinde şöyle değerlendirebiliriz:
Bu söz İslam’ın tevhid inancına bir aykırılık teşkil etmez; aksine manevi bir terbiyeyi hatırlatır. Buradaki itikadi kilit nokta, lütfun asıl sahibinin Allah olduğunun idrak edilmesidir. İslam geleneğinde evliya, Allah’ın dostu ve O’nun rızasını kazanmış, makbul bir kuldur. Türbeyi ziyaret eden kişi, orada medfun zattan bir şey "yaratmasını" beklemez. Aksine, Allah’ın sevdiği bir kulunun huzurunda bulunmanın vakarına uygun bir edep takınır. Lütuf ise bizzat Allah tarafından, o edebe, sevgiye ve hürmete bir karşılık olarak kalbe gelen huzur, manevi feyiz veya duaların kabulü şeklinde tecelli eder.
"Ölüden ne lütuf olacak?" sorusu, meseleye sadece maddî ve bedenî bir açıdan bakıldığında belki haklı görünebilir. Ancak yukarıdaki metinde vurgulanan "Sünnet-i seniye, edebdir; altında bir nur ve bir edep bulunur" hakikati, ölümle son bulmayan bir gerçektir. Buradaki lütuf, fiziksel bir el uzatma değil, âdeta manevi bir feyiz aktarımıdır. Ziyaretçi, oradaki zatın hayatındaki edebi ve Sünnet-i Seniye’ye olan bağlılığını örnek alarak kendi ruhunu terbiye eder. Bu manevi alışveriş, ruhun ruhla kurduğu bir bağdır ve asıl lütuf, kişinin o mekandan daha temiz bir kalp ve yüksek bir farkındalıkla ayrılmasıdır.
Yukarıdaki metinde geçen "Edepsiz, Allah'ın lütfundan mahrum kalır" kaidesi, türbe ziyareti için de geçerlidir. Eğer bir kimse, Allah dostu olarak bilinen birinin huzuruna nezaketten uzak, kibirli veya sırf dünya menfaati peşinde bir "edepsizlikle" giderse, o mekanın manevi atmosferinden, nurundan, feyzinden istifade edemez. "Edeple gelen" kişi ise haddini bilerek gelmiş demektir. Rabbim beni edeple donattı diyen bir Peygamber’in (asm) izinden gidenleri ziyaret etmek, aslında o Nebevi edebi müşahede etmektir.
Burada kastedilen lütuf aslında birkaç katmanlıdır:
1. Manevi Uyanış: Ziyaretçinin kendi eksiklerini, kusurlarını fark etmesi, tövbeye yönelmesi ve istiğfar etmesi.
2. Sekinet: Kalbe inen ferahlık, genişlik, huzur ve dünya telaşından sıyrılma hissi.
3. Tevessül ve Dua: Allah’ın sevdiği bir kulun hürmetine, onu vesile yaparak edilen duaların reddolunmayacağı ümidiyle, bizzat Allah'tan istenen lütuf.
Sonuç olarak; edep bir kapıdır, lütuf ise o kapıdan girene Allah’ın bir ikramıdır. Türbe sadece bu hakikatin hatırlandığı bir "mektep" hükmündedir. Kişi, edebi vesile yaparak Allah’ın lütfuna talip olur. Bu sebeple söz konusu ifade, itikada zarar vermek bir yana, mü'mini edebe, tevazuya ve Sünnet-i Seniye’nin nuruna davet eden hikmetli bir uyarıdır.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 55

