İslâm ilim tarihinde önemli bir yere sahip olan Ebû Hanîfe Hazretleri, hem büyük övgülere mazhar olmuş hem de bazı çevreler tarafından sert eleştirilere uğramıştır. Özellikle hicrî ikinci asırda, ilmî ekollerin henüz tam olarak sistemleşmediği bir dönemde yaşaması, onun hakkında yapılan değerlendirmelerin oldukça farklı ve zaman zaman aşırı uçlara varan bir dil içermesine neden olmuştur.
Öncelikle belirtmek gerekir ki klasik Sünnî kaynaklarda Ebû Hanîfe (ra) hakkında doğrudan putperest ya da müşrik gibi açık bir tekfir ifadesinin yaygın ve sahih bir şekilde yer aldığına dair herhangi bir ifadeye rastlayamadık. Bununla birlikte, erken dönem bazı âlimlerin Ebû Hanîfe Hazretleri hakkında oldukça sert eleştirilerde bulunduğu bilinmektedir. Örneğin Süfyân es-Sevrî (ra), Yahyâ ibn Maîn (ra) ve kısmen Ahmed ibn Hanbel (ra) gibi isimlerden, onun hadis rivayetindeki konumu ve fıkıh metodolojisi hakkında eleştirel ifadeler nakledilmiştir.
Bu eleştiriler daha çok onun re’y ve kıyas metodunu yoğun şekilde kullanmasına yöneliktir. Kûfe ekolüne mensup olan Ebû Hanîfe (ra), nasların bulunmadığı durumlarda aklî çıkarımlara başvurmuş, bu da hadis merkezli yaklaşımı benimseyen bazı âlimler tarafından ihtiyatla karşılanmıştır. Bu nedenle kendisine re’y ehli denilmiş, hatta zaman zaman bid‘at ehli gibi ağır sayılabilecek nitelemeler kullanılmıştır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, bu eleştirilerin büyük ölçüde ilmî metot farklılıklarından kaynaklandığıdır. Yani mesele, iman veya küfür sınırlarını belirleyen bir tartışmadan ziyade, fıkıh usulü ve hadis anlayışı üzerindeki görüş ayrılıklarıdır.
Diğer taraftan, İmam Şâfiî (ra) ve İmam Mâlik (ra) gibi büyük müctehidlerin, Ebû Hanîfe Hazretlerinin fıkıh ilmindeki derinliğini takdir eden sözleri de mevcuttur. Özellikle İmam Şâfiî’ye atfedilen "İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin çocuklarıdır"1 sözü, onun ilmî otoritesini ortaya koyan önemli bir değerlendirme olarak kabul edilir.
Sahabeden Enes bin Mâlik’i (ra) gören Ebû Hanîfe Hazretleri, bu yönüyle tâbiîn neslinden sayılmaktadır. Aynı zamanda mutlak müctehid olması sebebiyle, kendisini amelde taklit eden milyonlarca Hanefîlerin sevaplarından hissedar olmasından dolayı küllî fazilette ve sevapda eşsiz bir makama sahip olduğu belirtilmiştir. Buna ek olarak İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kırk kadarı müctehid mertebesine ulaşmış binlerce talebesi olmuştur2
Çağdaşları arasında seçkin bir yere sahip bulunması, hukukî düşünce ve ictihad metodunda belli bir çığır açması, döneminden itibaren birçok fakihin onun görüşleri ve metodu etrafında kümelenmiş olması gibi sebeplerden ötürü, "büyük imam” anlamına gelen İmâm-ı Âzam sıfatı da kendisine verilmiştir.3
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de Ebû Hanîfe Hazretlerinin mânevî makamından bahsederken O'nun makamını; sahabeden ve Mehdî’den sonra, tarikat kutuplarının üzerinde bir mertebede değerlendirmiştir.4 Ayrıca Bediüzzaman Hazretleri, onun Hz. Peygamber (sav) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifine de tam mânâsıyla mazhar olduğunu ifade eder5:
Eğer din, Ülker yıldızına asılmış olsaydı, Fars kavminden bazı kimseler ona ulaşırlardı.6
Sonuç olarak, Ebû Hanîfe Hazretleri hakkında tarih boyunca sert eleştiriler yapılmış olmakla birlikte, putperest gibi İslâm dışına çıkaran ithamların güvenilir ve ana akım kaynaklarda bir karşılığı yoktur. Ümmetin genel kabulü ise onun büyük bir müctehid ve İslâm hukukunun en önemli isimlerinden biri olduğu yönündedir.
“İbn Ebi’l-Avâm, s. 87; Mekkî, I, 284; Zehebî, Menâkıb, s. 19.
el-Kerderî, Menâkıbu'l-İmâm Ebû Hanife, II, 218
Mustafa Uzunpostalcı, "ebû Hanîfe", Tdv İslâm Ansiklopedisi, Https://islamansiklopedisi.org.tr/ebu-hanife#1 (29.03.2026).
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s.124
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 240.
Tirmizî, c. 5, s. 834

