Dürüstlüğün ne kadar ehemmiyetli olduğunu, bu meselenin zıttı olan "yalan" kelimesini inceleyerek daha iyi anlayabiliriz.
Yalan söylemek, insanda bulunan güzel ahlakı yıkıp harap eden, İslam âlemini zehirleyen, insanlar arasında fesat çıkaran, insanlığın manen ve maddeten çöküşüne sebep olan en kötü fiillerden biridir. Kur’ân-ı Kerîm’de münafıkların özellikleri anlatılırken şöyle buyrulur:
"Kalblerinde bir hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Ve yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için (pek) elemli bir azap vardır."1
Bu ayet bize çok mühim bir ders vermektedir. Çünkü münafıkların sahip olduğu pek çok kötü sıfatlar varken, ayette onların “yalancılık” ile tarif edilmeleri, yalanın ne kadar çirkin ve kötü bir fiil, ne kadar etkili bir zehir olduğuna işaret eder. Çünkü yalan, küfrün temelidir. Bir kâfir Cenâb-ı Hakk’ı inkar ederken, kâinattaki bütün delilleri yalanlamış olur. Aynı zamanda yalan, ikiyüzlülüğün birinci alâmetidir. Ve kudret-i İlahiye'ye bir iftiradır. Çünkü yalan söyleyen kişi, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin yaratmadığı bir şeyi yaratmış gibi göstermiş olur. Bu sebeple Rabbimize karşı da büyük bir iftiraya kalkışmış olur. Hatta yalan, Müseyleme-i Kezzâb gibilerin bütün dünyaya rezil rüsva olmalarının en büyük sebebidir.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, Kur’ân-ı Kerîm yalanı, bütün kötülükler içinde lânetlenmeye ve elemli bir azapla tehdit edilmeye en layık görülen fiil olarak gösterir. Dolayısıyla bu ayet insanları ve bilhassa biz Müslümanları, yalana karşı çok dikkatli olmaya davet eder. Yine, yalanla alakalı olarak,
"Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazab (sebebi) oldu."2
ayeti, bize apaçık bir şekilde yalanın, Cenâb-ı Hakk’ın katında büyük bir gazab sebebi olduğunu gösterir.
"Ey îmân edenler! Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin! Ki (Allah), size işlerinizi düzeltsin ve sizin için günahlarınızı bağışlasın!"3
Bu ayet de, hangi şart altında olursak olalım, doğru sözlü olmamızın işlerimizin düzelmesine ve günahlarımızın bağışlanmasına vesile olacağını anlatır. Furkân suresinde de şöyle buyrulur:
“Onlar (o mü’minlerdir) ki, yalan yere şâhidlik etmezler; boş şeyler (söz ve hareketler) ile karşılaştıkları zaman, (yüz çevirerek) vakarla geçip giderler."4
Yalanın ne kadar büyük bir günah olduğu ile alakalı hadîs-i şerîfler de mevcuttur. Mesela, Abdurrahman b. Ebû Bekre'nin naklettiğine göre, babası Ebû Bekre (ra) şöyle anlatmaktadır:
Rasûlullah (asm) üç kere, "Size büyük günahların en büyüğünü söyleyeyim mi?" buyurdu.
"Evet söyle yâ Rasûlallah!” dedik.
Bunun üzerine Rasûlullah (asm), “Allah'a ortak koşmak ve anne-babaya saygısızlık, kötülük etmektir.” buyurdu.
Sonra arkasına yaslanmış hâldeyken doğruldu ve şöyle dedi: “Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır. Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır.” Bu cümleyi o kadar çok tekrarladı ki hiç bitmeyecek sandık.5
Yine, Safvan İbnu Süleym (ra) anlatıyor:
“Ey Allah'ın Resûlü!” dedik, “Mü'min korkak olur mu?”
“Evet!” buyurdular.
“Peki cimri olur mu?” dedik, yine:
“Evet!” buyurdular. Biz yine:
“Peki yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer:
“Hayır!” buyurdular.6
Bu hadîs-i şerîfler vesilesiyle bir kez daha anlıyoruz ki, yalan söylemek bir Müslümanın asla yapmaması gereken bir fiildir.
Münâzarât isimli eserinde Bediüzzaman Hazretlerine, bir kısım kanaat önderlerinden bazı sualler gelir. Sualler ve cevaplar şöyledir:
Sual: Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?
Cevap: Doğruluk.
Sual: Daha?
Cevap: Yalan söylememek.
Sual: Sonra?
Cevap: Sıdk7
Bu sual-cevapta görüldüğü gibi Bediüzzaman Hazretlerine, biz Müslümanlara en çok lazım olan 3 özellik sorulduğunda, verdiği 3 cevabın üçü de “doğruluk” olmuştur.
Ayrıca Hutbe-i Şâmiye isimli eserinde, Avrupa sanayi ve teknolojide ilerlerken, bizim bu gelişmeleri yakalayamamamızın 6 büyük sebebinin bulunduğunu ve bunlardan birinin de doğruluğun toplum hayatında ölmesi olduğunu söyler Bediüzzaman Hazretleri. Ona göre İslamiyet’in temel esası doğruluktur. Yüksek karakterlerin arasındaki bağ doğruluktur. Ulvî yaratılışa sahip insanın en önemli özelliği doğruluktur. Manevi hastalıklardan temizlenmenin bir vesilesi doğruluktur. Müslümanların toplum hayatının can damarı doğruluktur.
Riyâkârlık, dalkavukluk, gösteriş, sahtekarlık, bozgunculuk, iki yüzlülük ve münâfıklık ise temelinde yalan olan hallerdir. Îmân doğruluk, küfür ise bütün çeşitleriyle yalancılıktır. Bu sebeplerden dolayı ki, doğruluk ile yalan arasında, doğu ve batı kadar mesafe vardır. Aynı insan üzerinde birleşmeleri mümkün değildir.
Doğruluk öyle bir sırdır ki, Hz Muhammed(asm)’in peygamberliğini ispat eden en mühim esaslardan birisi, O’nun doğruluğudur. Çocukluğundan itibaren en küçük bir meselede bile yalana tenezzül etmemesi, O’nun “Muhammed’ül-Emîn” yani “güvenilir, inanılır Muhammed” sıfatıyla anılmasına sebep olmuştur. Peygamberlik vazifesine başladığı zaman, düşmanları dahi O’nu yalanlayamamışlardır. Yapabildikleri tek şey, çeşitli bahanelerle O’nun nübüvvetini kabul etmemek olmuştur.
Bunun zıttına, yine aynı asırda yaşayan Müseyleme ise, “Kezzâb” yani “aşırı yalancı” sıfatıyla anılmıştır. Yaptığı mesleğe dahi “yalancı peygamberlik” denerek, yalan kelimesi hem ismine hem de yaptığı işe alâmet olmuştur.
İşte doğruluk ve yalan arasında bu kadar derin bir uçurum vardır. Böyle bir asırda yetişen Sahabe Efendilerimiz, bütün hissiyatlarıyla anlamışlardır ki yalan, kâfirlerin ve münafıkların işidir. Asla ama asla yalana tevessül edilmez. Bu sebeple İslam âlimlerimiz tarafından “Sahâbeler dâimâ doğru söylerler. Onlardaki rivâyetlerin soruşturulup kontrol edilmesine ihtiyaç yoktur. Peygamber Efendimiz (asm)’den rivâyet ettikleri bütün hadisler sahihtir.” şeklinde bir kaide konulmuştur.
Demek ki asr-ı saadette doğruluk ile yalan, îmân ve küfür, cennet ve cehennem kadar birbirinden uzakken, zaman geçtikçe birbirine yaklaşmış hatta iç içe girmiştir. O halde İslâm âlemi olarak bizim kurtuluşumuz doğruluktadır. Tutunacak en sağlam zincirimiz doğruluktur. Îmânın en büyük alameti doğruluktur. İnsanı güzel ahlakın zirvesine ulaştıran doğruluktur. Manen ve maddeten yükselmenin temeli doğruluktur. Ashâb-ı Kirâm’ı bütün insanlardan üstün hâle getiren doğruluktur. Rasûl-ü Ekrem (asm)’i insanlığın en yüksek mertebesine çıkaran doğruluktur.
Son olarak şunu unutmayalım ki, her söylediğimiz doğru olmalı ama her doğruyu da her yerde söylememeliyiz. Eğer söyleyeceklerimiz zarar verecekse, sessiz kalmayı da bilmeliyiz.
Bakara; 2/10
Saff; 61/2-3
Ahzâb; 33/70-71
Furkân; 25/72
Buhârî, Edeb, 6
Muvatta, Kelam, 19, (2, 990)
Bediüzzaman Said Nursi, Mektûbât-2, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul 2012, s.412

