Sorular

5.807

En'am Sûresi 51. Âyetin Tefsiri

İlgili âyet şöyledir:Ve Rablerinin huzûrunda toplanacaklarından korkanları, onunla (Kur'ân ile) korkut; onlar için O'ndan (O Rablerinden) başka ne bir dost, ne de bir şefâatçi vardır; tâ ki(günahlardan) sakınsınlar.1Müfessirlerden bazılarının bu âyet ile ilgili görüşlerini aktaracak olursak;Elmalılı: O halde ki kendilerinin ondan, âlemlerin Rabbinden başka ne bir dostları, ne de bir şefaatçileri yoktur. Gerek ortaya çıkmasına inanmakla olsun ve gerek imkân ve ihtimal üzerine şüphe ve tereddütle olsun kalplerinde böyle bir haşr (toplanma) korkusu, bir ahiret hissi bulunduğu halde, korunmayan veya korunmasını bilmeyen, dolayısıyla takva sahibi olmayanları korkut, ki bunlar belki korunurlar. Yani bunlar içinde bu sayede sakınacak, korunacak olanlar vardır. Gerçi haşr ve ahireti tamamen inkâr edenler yahut ahirete inanmakla beraber Allah'ın azabından kendilerini kesin kurtarabilecek Allah'tan başka yakınları veya şefaatçileri bulunduğuna kesin bir şekilde inanmış bulunanlar, mesela putlarının ve diğer İlâh tanıdıklarının ve babalarının, dedelerinin, pirlerinin ve Allah'ın izni olmadan peygamberlerinin Allah'a karşı kendilerine sahip olup şefaat edeceğine inanmış olanlar korkutulmaları mümkün değilseler de, Allah'tan başka dost ve şefaatçileri olmadığına inanan veya ihtimal verenler, korkmaları ve tesir altında kalmaları mümkün olanlardır.2Fahreddin Razi: "Onların, O'ndan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi yoktur" buyruğu hakkında Zeccâc şöyle demektedir: "Başında “leyse” bulunan bu cümle, hal olmak üzere mahallen mansûbtur. Buna göre sanki, "Onlar, her türlü dost ve şefaatçiden uzak ve mahrum olarak..." denilmek istenmiştir. Bu durumda, hâlde âmil olan kelime “yehafun” lâfzıdır. Sonra, burada bir mevzu bulunmaktadır ki o da şudur: "Eğer, Rablerine toplanacaklarından korkanlar..." tabiriyle kâfirler murat edilmiş olursa, o zaman ifade açıktır. Zira, Allah katında onların hiçbir şefaatçisi bulunmamaktadır. Bu böyledir, çünkü Yahudî ve Hristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz..." Maide, 18) diyorlardı. Halbuki Allah, onları bu konuda yalanlamıştır.. Yine Cenâb-ı Hak başka bir âyette, "Zâlimlerin ne müşfik bir yakını, ne de dinlenebilecek bir şefaatçisi yoktur" (Mümin, 18) buyurmuştur. Ve yine "Artık, şefaat edicilerin hiç bir şefaati onlara fayda vermeyecek" Müddessir. 48) buyurmuştur.Eğer, bu ifadeyle murat edilenler Müslümanlar olursa, biz deriz ki: Hak Teâlâ'nın "Onların, Ondan başka ne bir dostu, ne de bir şefaatçisi yoktur" buyruğu, bizim müminlere şefaat edileceği şeklindeki görüşümüze ters düşmez.. Çünkü, meleklerin ve peygamberlerin müminlere şefaat etmesi, ancak yüce Allah'ın izni ve müsaadesiyle olur.. Zira Allah, "Onun izni olmadıkça, nezdinde şefaat edecek kimmiş?" (Bakara, 255) buyurmuştur. Bununla beraber bu şefaat, Allah'ın izni ve müsadesiyle olunca, gerçekte Allah tarafından yapılmış olur.3Zemahşeri: “Onunla uyar” cümlesindeki zamir, [önceki âyette geçen] “bana vahyolunana” ifadesine râcidir [yani “sana vahyedilenle uyar”].“Toplanacaklarından korkanlar” ya İslâm'a girip öldükten sonra diriltilmeyi kabul edenlerdir -ancak bu kişiler sâlih amel işlemede ihmalkârdırlar ve bu sebeple Peygamber (sav) kendisine vahyolunanla onları uyarır “ki sakınsınlar”, yani müttakî Müslümanlar topluluğuna katılsınlar- ya da Ehl-i Kitap'tır çünkü öldükten sonra diriltilmeyi kabul etmektedirler. Yahut müşriklerden bir grup insandır ki bunların halinden, 'öldükten sonra diriltilmenin gerçek olduğu ve bu durumda müşriklerin helâk olacağı sözünü duyduklarında korktukları' anlaşılmaktadır. Bu [üç] topluluk -inatçı olanları hariç- uyarının kendilerine fayda sağlayacağı ümit edilen kimselerdir. Bu sebeple Allah Teâlâ, onları uyarmasını [peygamberine] emretmiştir.“O'ndan başka bir veli ve şefaatçileri olmadığı...” ifadesi, ‎يُحْشَرُوا fiilinin hâli konumunda olup mâna şöyledir: Kendilerine yardım ve şefaat edilmeksizin haşredilecek olmalarından korkarlar. Çünkü bundan kaçış yoktur, herkes haşredilecektir. Öyleyse korkulan tek şey, iş bu durum üzere haşredilmektir.4Netice olarak: Bu âyet, ahirette Rablerinin huzurunda toplanacaklarını hisseden ve bu ihtimali ciddiye alan kimselerin, Kur'ân ile uyarılmasının anlamlı ve etkili olacağını ifade eder. Elmalılı'ya göre bu uyarı, ahireti tamamen inkâr etmeyen fakat takvaya erememiş kimseler içindir. Zira Allah'tan başka mutlak bir dost ve şefaatçi bulunmadığını kabul edenler bu korkudan etkilenebilirler. Fahreddin Râzî, ifadenin kâfirler için açık olduğunu, müminler için ise Allah'ın izni olmadan hiçbir şefaatin söz konusu olmadığını, dolayısıyla gerçek şefaatin yine Allah'a ait bulunduğunu vurgulamaktadır. Zemahşerî ise uyarının, ahireti kabul etmekle birlikte amelde gevşek davranan Müslümanlara, Ehl-i Kitap'a veya ahiret ihtimali karşısında kalbi ürperen bazı müşriklere yönelik olduğunu belirtir. Ortak noktada, herkesin mutlaka haşredileceği, asıl korkulması gerekenin ise Allah'tan başka hiçbir veli ve şefaatçinin bulunmadığı bir hâl üzere huzura çıkmak olduğu sonucuna varılmaktadır.KaynakçalarEn'âm, 6 / 51.Elmalılı M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'an Dili", Azim Dağıtım Zehraveyn Yayın, c. 3, s. 433.Fahruddîn er-Râzî, "Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb", Huzur Yayınevi, 2002, c. 9, s. 443.Zemahşeri, "El-Keşşâf", En'âm 6/51.

6.014

Amellerde İhlaslı Olmak Ne Demektir?

Sözlükte “arınmak, saflaşmak, kurtulmak” manasındaki hulûs/halâs kökünden türetilmiş olup “bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırmak, saflaştırmak” anlamına gelen ihlâs kelimesi, terim olarak “ibadet ve iyilikleri riyadan ve çıkar kaygılarından arındırıp sadece Allah için yapmak” demektir. İslâmî literatürde ihlâs daha geniş olarak şirk ve riyadan, bâtıl inançlardan, kötü duygulardan, çıkar hesaplarından ve genel manada gösteriş arzusundan kalbi temizlemeyi, her türlü hayırlı faaliyete iyi niyetle yönelmeyi ve her durumda yalnızca Allah'ın rızasını gözetmeyi ifade eder.Fudayl b. İyâz, “İnsanların hatırı için ameli terk etmek riya, onları memnun etmek için amel etmek şirk, bu iki durumdan kurtulmaktır, der.1 Bediüzzaman Hazretleri de bu konuda şöyle demektedir:Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer o râzı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabûl etse, bütün halk reddetse, te'sîri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktizâ ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabûl ettirir, onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya; yalnız, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını esas maksad yapmak gerektir.2Yani yapılan işi yalnızca Allah'ın rızası için yapmak esastır. İhlâs, insanın amelinde insanların beğenisini, takdirini veya eleştirisini ölçü almaması, sonucu sadece Allah'ın kabulüne bağlamasıdır. Bu sebeple, Allah razı olduktan sonra bütün insanların karşı çıkması değersizdir, Allah kabul etmedikten sonra da herkesin alkışlaması hiçbir anlam taşımaz. Çünkü gerçek etkiyi ve değeri veren, insanların kanaati değil, Allah'ın kabulüdür. İhlaslı insan, hizmetini ve amelini doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'a yöneltir, sonucu ve kabul görmesi için ayrıca bir talepte bulunmaz. Allah dilerse, hikmeti gereği, insan istemese bile o ameli insanlar arasında da makbul kılar. Bu yüzden ihlâs, hedefin yalnızca Allah rızası olmasıdır. Şeytanın ihlaslı kişilere zarar veremeyeceği şu âyetle söylenmektedir:(İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmandan dolayı, (ben de) mutlaka onlara yeryüzünde (günahları) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım! Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş olan kulların müstesnâ.3Fahreddin er-Râzî, tefsirinde ihlası şöyle tanımlamaktadır. İhlâsın “bir şeyi karışımdan temizleyip saf hale getirmek” şeklindeki sözlük anlamını hatırlattıktan sonra insanın bir ameli ya sırf Allah için ya da Allah'tan başka biri için veya her iki amacı birlikte gözeterek yapacağını, sonuncu durumda ya Allah rızâsını veya başkasını memnun etmeyi öne alacağını belirtmekte, bunlardan sadece birinci amelin makbul olduğunu, ameline gösteriş karıştırmakla birlikte Allah rızasını önde tutanların da ihlaslı kimselerden sayılmasının umulduğunu söylemektedir.4Sonuç olarak ihlas, yapılan ibadet ve hayırlı işleri her türlü gösterişten, çıkar hesabından ve insan beğenisi arzusundan arındırarak yalnızca Allah'ın rızasını esas gaye edinerek yapmaktır. Gerçek değer ve kabul, insanların övgüsünde değil, Allah'ın kabulündedir. Bu bağlamda ihlas, kalbi şirkten ve riyadan koruyan, ameli bereketlendiren ve kişiyi şeytanın tuzaklarına karşı muhafaza eden en temel manevi güçtür.KaynakçalarSüleyman Ateş, "İhlâs", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2000, c. 21, s. 535.Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 167.Hicr, 15 / 39-40.Fahruddîn er-Râzî, "Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb", Huzur Yayınevi, 2002, c. 19 s. 188-189.

9.367

Sevdiklerinin Ölümünü Yok Oluş Sanan Kişinin Teselli Arayışı

14. Söz'ün Hatimesi'nde geçen: “İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu bîçâre adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firâkı kapamak ister.” Cümlesini kısaca izah edebilir misiniz?

9.548

4. Söz'de Bahsi Geçen Ayetler Hangi Ayetlerdir?

Bahse konu olan yer Risale-i Nur'da şöyle geçmektedir:O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede kat' ederler. Bir kısım ehl-i takvâ berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayâl gibi, elli bin senelik bir mesâfeyi bir günde kat' eder. Kur'ân-ı Azîmüşşân şu hakîkate iki âyetiyle işaret eder.1Burada anlatılan seyahat, insanın ölümle başlayan ve kabirden haşre, oradan da ebedi hayata uzanan manevi yolculuğudur. Bu yolculuğun süresi ve kolaylığı, kişinin ameline ve takva derecesine göre değişir. Takva sahibi kimseler bu yolu çok kısa bir zamanda ve kolaylıkla kat ederken, manevi hazırlığı zayıf olanlar için aynı yol son derece uzun ve ağır olur. Yani zamanın uzayıp kısalması, yolun kendisine değil, kulun iman ve ameline bağlıdır.Kur'ân'ın işaret ettiği kısım ise, ahiret yolculuğunda zamanın göreceli oluşudur. Bin ve elli bin seneye işaret eden âyetler şunlardır:(Ey Habîbim!) Senden azâbı acele istiyorlar; hâlbuki Allah, va'dinden aslâ dönmez! Şüphesiz ki Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin sene gibidir.2Melekler ve Rûh (Cebrâîl), mikdârı (sizce) elli bin sene olan bir günde O'na (arşına) çıkarlar.3Ayrıca BakınızKur'ân ve Sünnette Namazın ÖnemiNamazda Huşuyu YakalamakNamazın FaydalarıKaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 8.Hac, 22 / 47.Meâric, 70 / 4.

13.075

Orucu Bozan ve Bozmayan Durumlar

ORUCU BOZAN ŞEYLEROrucu bozan durumlar şöyledir;Oruçlu olduğunu bilerek bir şeyi yemek ve içmek.Dışarıdan buğday, arpa, pirinç veya bir susam tanesi kadar bir şeyi alıp yutmak.Oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişkide bulunmak. Karı kocadan biri ötekine zorla cinsel ilişkide bulunduğu takdirde, zorla ilişkide bulunana kaza ve keffaret, kendisine zorla ilişkide bulunulan kişiye ise kaza lazım gelir.Sigara içmek, öd ağacı veya anber ile tütsülenip dumanını içeri çekmek.Enfiye çekmek.Buğday ve arpa tanesi yutmak.Az miktarda tuz yemek.Kan aldırdıktan veya sadece eşini öptükten sonra orucu bozulduğu kanaatiyle bile bile orucunu bozmak.Un, hamur, bir defada çok miktarda tuz ve zeytin çekirdeği gibi yenilmesi ya da yutulması mutat olmayan şeyleri yemek veya yutmak.Taş, toprak, demir, altın ve gümüş gibi şeyleri yutmak.İçi olmayan ceviz ve badem yutmak.Boğazına kaçan kar veya yağmuru kendi isteği olmayarak yutmak.Başkasının zorlaması ile orucu bozmak.Dişleri arasında nohut tanesi kadar kalan yemek kırıntısını yutmak.Abdest esnasında ağzına ve burnuna su alırken kendi elinde olmayarakboğazına su kaçması.Unutarak yiyip içtikten sonra orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içmek.Kendi isteği ile ağız dolusu kusmak.Kendi isteği ile içine veya genzine duman çekmek. Kendi isteği ile olmazsa oruç bozulmaz (İçeri çekilen duman sigara dumanı olursa keffaret gerekir).Güneş batmadığı hâlde, battı zannederek iftar etmek.İmsak vakti geçtiği hâlde daha vakit vardır zannederek yemek ve içmek.Cinsel ilişki dışında kadına dokunmak veya öpmek sonucu boşalmak.Misafir iken oruca başlayıp ikamete niyet ettikten sonra yemek.Mukim iken oruca başlayıp sefer mesafesi yolculuğa niyet ederek bulunduğu yerin sınırlarını geçtikten sonra orucu bozmak.Gıda ve/veya keyif verici iğneler ve enjeksiyonlar orucu bozar. Hastaya serum veya kan verilmesi de tedavi amaçlı olmayıp gıda vermek amaçlı ve keyfi ise aynı hükme tabidir. Gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamına gelmediklerinden orucu bozmazlar.Bunlardan biri ile orucu bozulan kimsenin akşama kadar yememesi, içmemesi ve cinsel ilişkide bulunmaması vacibdir.ORUCU BOZMAYAN ŞEYLEROruçlu olduğunu unutarak yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) bu konuda şöyle buyurmuştur:Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir.1Unutarak yiyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup, oruca dayanabilen bir kişi ise oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.Kendi isteği olmayarak kusmak.Kendiliğinden içeriden gelen kusuntunun yine kendiliğinden içeriye gitmesi.Uyurken ihtilam olmak.Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.Eşini öpmek.Geceleyin cünüp olan kimsenin sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanması.Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan ve nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.Ağzındaki tükürüğü yutmak.Ağzına gelen balgamı yutmak.Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.Ağzına aldığı mesela, dişine koyduğu ilacın tadını boğazda hissetmek.Gözlerine sürme çekmek.Kan vermek.Krem sürmek.Göz ve burun damlası kullanmak.Astım Spreyi kullanmakDil altı hapları kullanmakİğne yaptırmak, hastaya serum ve kan vermek. (İğnenin orucu bozup bozmayacağı, kullanılış amacına göre değerlendirilebilir. Ağrıyı dindirmek, tedavi etmek, vücudun direncini artırmak, gıda vermek gibi amaçlarla enjeksiyon yapılmaktadır. Gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamına gelmediklerinden orucu bozmazlar. Ancak gıda ve/veya keyif verici enjeksiyonlar orucu bozar. Hastaya serum veya kan verilmesi de, aynı hükme tabidir.)Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz.2Ayrıca BakınızORUÇTA KEFFARET/CEZA GEREKTİREN DURUMLARORUÇTA KAZA GEREKTİREN AMA CEZA GEREKTİRMEYEN DURUMLARKAN VERMEK ORUCU BOZAR MI?SAHURDA EZAN OKUNURKEN YEMEK ORUCU BOZAR MIKREM SÜRMEK ORUCU BOZAR MIGÖZ DAMLASI ORUCU BOZAR MIBURUN DAMLASI ORUCU BOZAR MI?ASTIM İLACI ORUCU BOZAR MI?KaynakçalarBuhârî, “Savm”, 7.Lütfi Şentürk, Seyfettin Yazıcı, İslâm İlmihali, Diyanet İşleri Yayınları, Ankara 2019, s. 277.

4.420

Rüyanın Dinimizdeki Yeri ve Önemi

Sözlükte “görmek” anlamındaki rü'yet kökünden türeyen rü'yâ kelimesi uyku sırasında zihinde beliren görüntülerin bütününü (düş) ifade eder. Sözlük anlamı aynı olan hulm (çoğulu ahlâm) ise daha çok korkunç düşler için kullanılır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:Rüya Allah'tan, hulm ise şeytandandır.1Rüyaların rahmani olanına “rü'ya-yı sadıka, saliha, hasene”; şeytani olanına “hulm” denilir. Başka bir Hadis-i Şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:Rüya üç kısımdır: Birincisi sâlih rüya olup Allah'tan bir müjdedir; ikincisi şeytanın verdiği korku, (vesvese) ve hüzündür; üçüncüsü de kişinin kendi kendine konuştuğu şeylerdir. Kim rüyasında hoşlanmadığı bir şey görürse, onu başkalarına anlatmasın; hemen kalkıp namaz kılsın.2Resul-i Ekrem'e (sav) ilk vahiy salih rüya şeklinde gelmiş, altı ay müddetle vahiy bu şekilde devam etmiştir. Bir hadiste yirmi üç yıllık vahiy müddeti içerisindeki bu altı aylık zaman dilimi kastedilerek, “Müminin sâdık rüyası nübüvvetin kırk altıda biridir” buyurulmuştur. 3 Başka bir Hadis-i şeriflerinde Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:“Nübüvetten yalnız müjdeciler kalmıştır.” Oradakiler “Ya Resulellah! Müjdeciler nelerdir?” diye sorduklarında “Salih rüyalardır.” buyurdu.4Bu Hadis-i şerif, Peygamberliğin tamamlandığını ve artık yeni bir vahiy gelmeyeceğini açıkça bildirir. Vahiy bitmiş olsa da, müminler için bir teselli ve manevi işaret olarak salih rüyaların devam ettiğini ifade eder.Sonuç olarak rüya; İslam inancında bütünüyle reddedilen ya da bütünüyle bağlayıcı kabul edilen bir hadise değildir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) beyanları doğrultusunda rüyaların kaynağına göre değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Rahmanî olan salih rüyalar mümin için bir müjde, bir teselli ve manevi bir işaret mahiyetindedir. Ancak bunlar vahiy değildir ve dinî hüküm kaynağı olarak kabul edilemez.Şeytanî rüyalar ise, şeytanın aldatma, vesvese ve korkutmalarıyla meydana gelen karışık hayaller, düşler ve telkinlerdir. Bunların anlatılması ve yorumlanması tavsiye edilmemiştir. Kişinin kendi iç dünyasından kaynaklanan rüyalar da günlük yaşantının bir yansımasıdır.Ayrıca BakınızVefat Eden Yakınlarımızla Rüyada Nasıl GörüşebilirizEzanı Rüyasında Gören SahabelerKaynakçalarBuhârî, “Taʿbîr”, 3, 4, 10, 14; Müslim, “Rüʾyâ”, 2; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 5.Buhârî, Ta'bîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6 Buhârî, “Taʿbîr”, 5; İbn Mâce, “Taʿbîr”, 1; Tirmizî, “Rüʾyâ”, 2-3.Buhari, Tabir, 5; Muvatta, Rüya, 3

5.465

Kur'ân Tek Olduğu Halde Meallerin ve Tarikatların Farklılığı Nedendir?

Hak olan mezhepler ve tarikatlar, çok da olsalar, hepsi bir tek caddede gitmektedirler. O da Hz. Muhammed'in (asm) cadde-i kübrasıdır. Sâdî-i Şirazî; Bütün ehl-i hakikat “Allah'a giden o caddeden başka bütün yollar kapalıdır” demişler. Hak mezhepler ve tarikatlar ise, o caddede birer şerit hükmündedir. İnsanlar kendi mizaçlarına ve yaşama şartlarına göre kendilerine uygun bir şeritte gitmeyi tercih etmektedirler. Şeritler farklı farklı olsa da yol birdir, hedef aynıdır; O da Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmaktır.Risale-i Nur'un ictihad Risalesi'nde Hak bir olduğu halde 4 mezhebin bir çok farklı hükümleri olmasının hikmeti nedir? Sualine Bediüzzaman Hazretleri şöyle cevap vermektedir:Bir su, beş muhtelif mizâçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine hastalığının mizâcına göre su ilaçtır, tıbben vâcibdir. Diğer birisine hastalığı için zehir gibi muzırdır, tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir, tıbben ona mekrûhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübâhtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilaçtır. Yalnız vâcibdir. Başka hükmü yoktur.” İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye, mezheblere hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittibâ' edenlere göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her birisi de hak olur, maslahat olur. 1Su örneğiyle anlatılan hakikat kısaca şöyledir: Aynı su, farklı hastaların bünyelerine göre kimi zaman zorunlu bir ilaç, kimi zaman zararlı bir zehir, kimi zaman hafif zararlı (mekrûh), kimi zaman faydalı (sünnet), kimi zaman da nötr (mübâh) olabilir. Yani hüküm, muhatabın durumuna göre değişir. Bunun gibi İlâhî hükümler de insanların hâl, ihtiyaç ve maslahatlarına göre mezhepler içinde farklılık gösterir; her bir hüküm kendi muhatabı için haktır ve faydalıdır.Bir Çok Tarikat Ve Farklı Mealler Olmasının Nedenleri1) Her insanın yaratılışı, karakteri ve anlama biçimi farklıdır; Allah bu çeşitliliğe uygun olarak birçok yol açmıştır.2) Tarikat, dinin çizgisi içinde kalbi eğiten özel bir okuldur. Zikir ve usûl değişir ama hedef ortaktır: Allah'ı tanımak ve sevmek.3) “Hak yollar çeşit çeşittir; maksat tektir.” Yollar ayrı görünse de hepsi "tevhidde" birleşir.4) Kur'ân sonsuz mânâlar taşır. Meali hazırlayan âlim kendi ilmi ve üslûbuna göre tercüme eder; bu nedenle meallerin farklılığı birbirini tamamlar.5) Meal tefsir değildir; Arapça'nın bütün inceliklerini tam yansıtamaz. Farklılıklar, Kur'ân'ın zenginliğini gösterir.6) İnanç esaslarında birlik farzdır; tarikat ve meal çeşitliliği ise dinin müsaade ettiği bir rahmettir.7) Ortak zemin Kur'ân, Sünnet ve Ehl-i Sünnet akîdesine bağlılıktır. Farklı yollar bu birliği güçlendirmeli, ayrılığa yol açmamalıdır.KaynakçalarBediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 160.