Bahse konu olan yer Risale-i Nur'da şu şekilde geçmektedir:
Hem bununla beraber Hâlık-ı Zülcelal, her şeye yakın olduğu hâlde, yetmiş bine yakın nuranî perdeleri vardır. Meselâ: Sana tecelli eden Hâlık isminin mahlûkıyetindeki cüz'î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvan-ı a'zama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin. Demek bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın.1
Allah bize çok yakındır; bizi bilir, görür, işitir ve her an idare eder. Fakat biz Allah’ı bu dünyada doğrudan doğruya Zâtıyla göremeyiz. Çünkü O’nun Zâtı, bu dünya şartlarında doğrudan idrak edilemeyecek kadar yücedir. Bu sebeple Allah kendisini bize isimleri, sıfatları ve fiilleriyle tanıtır.
Hâlık-ı Zülcelal, her şeye yakın olduğu hâlde, yetmiş bine yakın nuranî perdeleri vardır.
Buradaki “nuranî perdeler”, Allah ile varlıklar arasına giren engeller demek değildir. Çünkü Allah her şeye yakındır. Buradaki perde, Allah’ın doğrudan Zâtının değil; isimleri, sıfatları ve fiilleriyle tanınması demektir. Yani insan Allah’ı önce eserlerinden tanır; sonra bu eserlerden fiillere, fiillerden isimlere, isimlerden sıfatlara doğru yükselir. Bu perdeler, uzaklık değil, mertebe farkını anlatır.
Meselâ bir insan kendine baktığında yaratılmış olduğunu görür. Bu, onda Hâlık isminin tecellî ettiğini gösterir. Fakat bu tecellî cüz’îdir; yani küçük ve sınırlıdır. Sonra bütün insanlara bakar; Hâlık ismi daha geniş görünür. Daha sonra hayvanlara, bitkilere, yeryüzüne, göklere ve bütün kâinata bakar. Her yerde yaratma fiilini görünce, Hâlık isminin çok büyük ve kuşatıcı bir tecellîsi olduğunu anlar.
İşte metindeki “Sana tecelli eden Hâlık isminin mahlûkıyetindeki cüz’î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvan-ı a’zama kadar” ifadesi bunu anlatır: İnsan önce kendisindeki küçük yaratılmışlıktan hareket eder; sonra o yaratılmışlığın bütün kâinata yayılan büyük hakikatini görür. Böylece Hâlık ismini daha geniş, daha parlak ve daha yüksek bir mertebede tanımaya başlar.
“Mahlûkıyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına yetişirsin” cümlesi de bunu tamamlar. Mahlûkıyet kapısı, yaratılmış varlıklara bakmak demektir. İnsan, yaratılmışlardan yola çıkar. Her varlığın sonradan yaratıldığını, muhtaç olduğunu, kendi kendine var olamayacağını görür. Buradan hareketle onların bir Yaratıcıya işaret ettiğini anlar. Sonunda nazarı yalnız mahlûkta kalmaz; Hâlık ismine ulaşır. Yani artık sadece “yaratılmış şeyler var” demez; “bunları yaratan Allah vardır” hakikatini görür. Bunu en ileri seviyede görebilmek için manevi bir miraç yaşamak gerekir. Yedi kat semayı aşmadan bunu tam anlamak mümkün değildir.
“Dâire-i sıfâta yanaşmak” ifadesi, varlıkları yalnız kendileri hesabına değil, onları yaratan Zât’ın isim ve sıfatlarına delil olmaları cihetiyle okumaya başlamaktır. İnsan, “mahlûkiyetin kapısından” bakınca eşyayı yaratılmış görür; fakat “Hâlık/yaratıcı isminin zirvesine” yetişince, o yaratılmışlarda görünen kudret, irade, ilim, hikmet, rahmet gibi sıfatları görmeye ve okumaya başlar.
Buradaki “bütün kâinâtı arkada bırakmak” sözü, kâinâtı inkâr etmek değil; onu müstakil ve kendi hesabına görmeyip Hâlık’a, yani yaratıcıya götüren bir ayna olarak aşmaktır. Yani nazarımız, eşyanın kendisine takılı kalmaz; ondan Hâlık olan Allah'ın isimlerine, oradan da sıfatlarının tecellisine yükselir.
Şu hâlde “dâire-i sıfâta yanaşmak”, isimlerden sıfâta doğru bir yakınlık kazanmaktır. Çünkü insan, yaratılmış varlıklardan hareketle önce fiilleri, sonra isimleri, sonra da sıfatların varlığını ve tecellîsini anlayabilir. Allah'ın Zâtı ise bu dünyada anlaşılabilmenin ötesindedir.
Özetle; eşyadan Hâlık’a, yani yaratıcıya geçmek “Allah'ın isimlerine”, bu isimleri anlamak ve okumakta ileri seviyeye gitmek de ilim, kudret, irade, hikmet ve hayat gibi mânâları okumak “dâire-i sıfâta yanaşmaktır.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 124.

